Yazar: cemalumit

Behice Boran’a dair – Sevgi Soysal

” ( … ) Behice Hanım’ın, bütün gücünü en gerekli yere saklamak akıllılığını gösteren sağlıklı kişilerden olduğunu anlıyorum. Hiç hoşa harcamıyor kendini. Gücünü hep kendi seçtiği ve gerekli bulduğu biçimde harcayanlardan; hoş yorgunluklardan titizlikle sakınanlardan. O ilk tutukluluk yazında, gölgeye çektiği iskemlesinde oturuşu geliyor gözümün önüne. Dizlerinin altında lastikle tutturduğu çorapları, terlikleri, durgun ve donuk bakışlarıyla,

okumak için tıklayınız

Ben sana mecburum – Attilâ İlhan (kendi sesinden)

BEN SANA MECBURUM Ben sana mecburum bilemezsin Adını mıh gibi aklımda tutuyorum Büyüdükçe büyüyor gözlerin Ben sana mecburum bilemezsin İçimi seninle ısıtıyorum. Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor Bu şehir o eski İstanbul mudur Karanlıkta bulutlar parçalanıyor Sokak lambaları birden yanıyor Kaldırımlarda yağmur kokusu Ben sana mecburum sen yoksun. Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur İnsan bir akşam üstü

okumak için tıklayınız

Behice Boran: Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali’den alıştığımız ve beklediğimiz çeşitten bir eser değildir.

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali’den alıştığımız ve beklediğimiz çeşitten bir eser değildir. Roman ve hikayelerinde bize kasaba ve köylerimizi tanıtan, içimizdeki Şeytan da İstanbul’a geçmekle beraber yine onda da bize yerli bir mevzuu veren, sözde entelektüel grupların içyüzünü deşen, Kuyucaklı Yusuf’la dilimizin belki en güzel romanını veren muharrir, Kürk Mantolu Madonna’da sadece “bir aşk hikayesi”

okumak için tıklayınız

Mina Urgan’ın anılarında bilinmeyen yönleriyle Behice Boran

Şimdi gene çocukluğumda tanıdığım, Behice Boran’dan söz etmek istiyorum. Behice’nin 10 Ekim 1987’de Brüksel’de öldüğü haberini aldığım sırada Bodrum’daydım. Onu Ağustos 1983’de beş günlüğüne Brüksel’e gittiğimde görmüştüm son kez. Sağlık durumu beni kaygılandırmıştı. Onu daha sonraları görenlerden de, hiç iyi olmadığını, böyle çalışmaya, kendini böyle tüketmeye devam ederse, onu yitirebileceğimizi duymuştum. Bu ölüme göğüs germeye

okumak için tıklayınız

Ayrılık Sevdaya Dahil – Attila İlhan

Ayrılık Sevdaya Dahil açılmış sarmaşık gülleri kokularıyla baygın en görkemli saatinde yıldız alacasının gizli bir yılan gibi yuvalanmış içimde keder uzak bir telefonda ağlayan yağmurlu genç kadın rüzgâr uzak karanlıklara sürmüş yıldızları mor kıvılcımlar geçiyor dağınık yalnızlığımdan onu çok arıyorum onu çok arıyorum heryerinde vücudumun ağır yanık sızıları bir yerlere yıldırım düşüyorum ayrılığımızı hissettiğim an

okumak için tıklayınız

Ben Sana Mecburum – Attilâ İlhan

Attila İlhan’ın 1960 yılında basılan ‘Ben sana mecburum! ‘ kitabının tek teması aşk değil elbette; bu kitapta beş bölümde topladığı şiirlerinde, dönemin siyasi havasını, çalkantılarını, gerilimi, direnişi, başkaldırıyı, imkânsız aşkları ve özgürlük özlemini de dile getirir. Kitap beş bölümden oluşuyor. İdeal düşüncelere sahip insanlar hep “askıda yaşamak”tadır. Hayat onlar için hiç de kolay değildir. Problemleriyle

okumak için tıklayınız

Cinayet Saati – Attila İlhan (Müzik: Ahmet Kaya)

CİNAYET SAATİ haliç’te bir vapuru vurdular dört kişi demirlemişti eli kolu bağlıydı ağlıyordu dört bıçak çekip vurdular dört kişi yemyeşil bir ay gökte dağılıyordu deli cafer ismail tayfur ve şaşı maktulün onbeş yıllık arkadaşı üçü kamarot öteki aşçıbaşı dört bıçak çekip vurdular dört kişi cinayeti kör bir kayıkçı gördü ben gördüm kulaklarım gördü vapur kudurdu

okumak için tıklayınız

Aysel Git Başımdan – Attilâ İlhan (Seslendiren: Rüştü Asyalı)

AYSEL GİT BAŞIMDAN Şiire Yorum Yapın Aysel git başımdan ben sana göre değilim Ölümüm birden olacak seziyorum. Hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim Aysel git başımdan istemiyorum. Benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün Dağıtır gecelerim sarışınlığını Uykularımı uyusan nasıl korkarsın, hiçbir dakikamı yaşayamazsın. Aysel git başımdan ben sana göre değilim. Benim için kirletme aydınlığını, hem kötüyüm karanlığım biraz

okumak için tıklayınız

Özgün Bir Türk Yazarı Yusuf Atılgan – Ahmet Ümit

Sanatta önemli olan farklı bir bakış açısı yakalayabilmek, farklı bir biçim kurabilmek, denenmemiş olanı denemek, yaratılmamış olanı yaratmaktır. O ünlü deyişi herkes anımsar: “Güneşin altında yaşanan her konu, her olay yazılmıştır.” Aşk, cinsel isteğin önüne ilk engeller konulduğu günden beri işlenegelmektedir. Kahramanlık, insanoğlu korkusunun farkına vardığı andan beri sanatın konusu olmuştur. Açlık, yoksulluk, mağaradaki atalarımızın

okumak için tıklayınız

Yusuf Atılgan’ın oğlu Mehmet Atılgan, babasının neler izlediğini ve neler okuduğunu anlatıyor

Seçil İpek: Neler izler neler okurdu o dönem, özellikle aklınızda kalan bir şeyler var mı? Mehmet Atılgan: Sinemaya çok düşkün olduğu birçok yerde yazılmıştır zaten. O zamanlar adı Sinema Günleri olan İstanbul Film Festivali’ni her yıl takip ederdi. 60’lar- 70’ler ABD otör yönetmenlerini çok severdi özellikle. Sam Peckinpah, Alan Pakula, Stanley Kubrick, Coppola çok sevdiği

okumak için tıklayınız

Yusuf Atılgan’ın oğlu Mehmet Atılgan, babasının cezaevi sürecinin sonrasını anlatıyor

Cezaevi sürecine gelirsek o zaman, 1944 yılında 10 aylık bir mahkûmiyeti söz konusu. Bu, hayatındaki dönüm noktalarından biri diyebiliriz. 10 aylık cezaevi süreci, öğretmenlik hakkının elinden alınması ve köye dönüşü… Sonrası için hep, “solcularla olan bağını kesmişti” diye yazılıp çizildi örneğin. O günlerin etkileri nasıldı üzerinde? O dönemini pek bilmesem de Vedat Türkali’yle çok yakın

okumak için tıklayınız

Yusuf Atılgan’ın oğlu Mehmet Atılgan’ın babasını bir okur olarak değerlendirmesi

Bir okur olarak, yazar Yusuf Atılgan’la tanışma deneyiminiz nasıldı? Ben Aylak Adam’ı 15 yaşında okudum. Lise birin yazıydı. Her yazar çocuğunda böyle bir şey var mıdır bilmiyorum, çok da gencim sonuçta ve kitabı okumaya başlarken, “ne yani babam yazdı diye sevmek zorunda mıyım” hissim vardı. Sonra çok beğendim Aylak Adam’ı. “Vay be babam iyi yazarmış

okumak için tıklayınız

Yusuf Atılgan: Korkuluksuz bir köprüde yürür gibi.

“Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. Kağızman köylerinden birinde bir çift öküzüne tutunan bir adam

okumak için tıklayınız

Yusuf Atılgan’ın oğlu Mehmet Atılgan babasını nasıl hatırlıyor?

Babanızı kaybettiğinizde henüz 10 yaşındaydınız. Sizde kalan anısı nasıl Yusuf Atılgan’ın? Nasıl hatırlıyorsunuz babanızı? Sonuçta çocuktum elbette. Herhangi bir eserini de okumuş değildim o zaman. Gerçi “Ekmek Elden Süt Memeden”i okumuştum ama o kadar. Gündelik hayatında nasıl biriydi diye sorarsanız, bana karşı çok sevgi dolu, şefkatli, ilgili bir babaydı. Annem kadar, hatta dönem dönem annemden

okumak için tıklayınız

Yusuf Atılgan’ın Oğuz Atay ile ilgili pişmanlığı

Toplamda 10-15 cümlelik bir pasajdan yaklaşık 700 sayfalık bir kitap çıkaran Oğuz Atay, bitirilememesiyle ünlü olan Tutunamayanlar’ı Yusuf Atılgan’a göndermiş ancak Yusuf Atılgan hiç ilgilenmemiş; yakın çevresine de üzüntülerini bildirmiş. Oğuz Atay’ın vefatının ardından bunu duyan Yusuf Atılgan ardından şunları söylemiş: “Tutunamayanlar’ı çok beğenmiştim ama böyle bir kitabı yazan birinin benim yorumuma ihtiyacı olmadığını düşünmüştüm.

okumak için tıklayınız

Yusuf Atılgan’ın Futbola İlgisi – Oğlu Mehmet Atılgan anlatıyor

Seçil İpek: Futbola olan ilgisinden bahseder misiniz biraz? Mehmet Atılgan: 1939 yılında 18 yaşındayken üniversite eğitimi için Manisa’dan İstanbul’a geliyor. Beyazıt’ta bulunan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümü binası 1942 yılında yanınca, eğitime geçici olarak Beşiktaş’ta Resim ve Heykel Müzesi’nin de bulunduğu Dolmabahçe Sarayı’nın Veliaht Dairesi’nde devam eder. Atılgan ve aralarında Vedat Türkali’nin de bulunduğu

okumak için tıklayınız

Christy Brown’un Hayatı

Yirmi üç çocuklu duvarcı ailenin, hayatta kalabilen onüç çocuğundan biri olarak Dublin’de doğdu. Doğuştan beyin felçli olarak dünyaya gelmişti. Beyin felci kurbanı olduğu için konuşmasını ve hareketlerini kontrol edemiyordu; sol ayağı hariç.  Yaşamı boyu yardıma muhtaç olarak yaşaması, tekerlekli iskemleye mahkum olması, onun İrlanda edebiyatının büyük yazarları arasına girmesini engellemedi. Christy Brown büyürken aileyi sürekli

okumak için tıklayınız

Hakkımızı Yedirmeyiz – Sabahattin Ali

HAKKIMIZI YEDİRMEYİZ Namuslu adam kalmamış bu dünyada iki gözüm. Müslümandır, namazında, orucundadır, hakkımızı yemez diyorduk ama, biz onun hatırını saydıkça o, bizim tepemize bindi. Eh, artık çocuk değiliz, yemiyoruz bu numaraları, değil mi ya?.. Bak, anlatayım sana başından da, bana hak ver. Mektebi bitiremedik. Peder ne kadar gayret ettiyse olmadı işte. Binbaşıydı kendisi… Süvariydi ama,

okumak için tıklayınız

İki Kadın – Sabahattin Ali

İKİ KADIN Kerim Ağa iki günden beri yataktan çıkamıyordu. Zaten on beş günden beri ayakta duracak hali yoktu ama, tez canlı olduğu için evde oturamıyor, ya kahveye kadar gidip peykenin üstünde bağdaş kurarak sallanıp inliyor, yahut da eşeğe binip bağa kadar uzanıyor, henüz koruk halinde bulunan salkımların arasından çürük taneleri, vişne ağaçlarından sararmış yapraklarla kurumuş

okumak için tıklayınız