Baba Devletin Hukuku ve Ana’nın Gayr-i Meşru Nefesi
Sabah ezanıyla başlayan, akşam haberleriyle biten bu döngüde, Sarah Harpy’nin o keskin lafı kulaklarımda çınlıyor: “Madem ki baba kanundur, analar da haydut olmak zorundadır!”
Buyurun, size eteklerdeki isyanın, mutfaklardaki direnişin, parklardaki fısıltıların gündelik hikâyesini anlatayım.
I. Apartman Sakinleri, Komşuluk ve O “Görünmez El”
Bizim apartmanın giriş katında oturan Nazmiye Hanım’ı tanırsınız. Beş vakit namazında, komşusuyla iyi geçinen, elinden tereyağlı böreği eksik etmeyen, efendi mi efendi bir hatun. Lakin, oğlu Cengiz, el kadar çocukken duvara top sektirdi diye, üst kattaki emekli albay Kudret Bey’den zılgıtı yediğinde, Nazmiye Hanım’ın yüzündeki o ince tebessüm bir anda buz kesmişti. “Aman Kudret Bey,” diyememişti, “çocuğun canı sıkıldı, bıraksanız az oynasa?” Diyemezdi. Çünkü Kudret Bey’in sesi, bizim apartmanın “Baba Kanunu” idi. Onun kaşlarını çatması, alt katlara kadar sirayet eden bir “Yasak”fermanıydı. Cengiz’in topu sustu, Nazmiye Hanım’ın içindeki ana sesi de. Ama o akşam fırına sürdüğü böreklerin ununa biraz fazla tuz kaçırmıştı, kimse fark etmese de. İşte bu, etekteki ilk isyan kıvılcımıydı. Tuzu kaçırılmış bir börek, Baba Kanunu’na karşı atılmış ilk mermidir, anlarsınız ya!
II. Çocuk Parkında Bir “Aforoz” Hikâyesi
Geçen yaz, parkta bir vaka yaşandı. Genç annelerden Pınar Hanım, çocuğunun ağladığını duyunca, hemen koşup onu kucağına aldı, üstünü sıyırıp emzirmeye başladı. Lakin, az ötede oturan, gözündeki ince çerçeveli gözlüğüyle her şeyi “nizama” sokmaya meraklı Münevver Teyze, “Ayıp ayıp! Halk içinde böyle şeyler mi yapılır!” diye vaveyla kopardı.
Pınar Hanım donakaldı. Ne yapacaktı? Çocuğunun açlıktan ağlamasını mı izleyecekti? Yoksa o “namuslu” bakışlara boyun eğip bir köşeye mi saklanacaktı? İşte orada, Münevver Teyze’nin sesi, o parkın “Baba Kanunu” oldu. Bir an tereddüt etti Pınar, sonra o nazik ses tonuyla, ama gözlerindeki inatçı parıltıyla dedi ki: “Çocuğum aç, Münevver Teyze. Benim kanunum, evladımın karnını doyurmaktır!” Ve emzirmeye devam etti. Parkta bir sessizlik oldu. Bazı anneler fısıldaştı, bazıları gülümsedi. Pınar Hanım, o gün o parkta, Münevver Teyze’nin Baba Kanunu’na karşı bir “haydutluk”ilan etmişti. Ve emin olun, o gün kaç anne, o haydutluğun esin perisiyle eve dönüp, kendi “kanun”larını hafifçe esnetti, bilinmez.
III. Kocaların “Reçeteleri” ve Annelerin “Gizli Tedavileri”
Şimdi gelelim evlere, o dört duvar arasına sıkışmış tiyatrolara. Benim komşu, Ayşe Kadın, çocuklardan biri hastalanınca, kocası Cemil Bey’in talimatlarını beklerdi. Cemil Bey, okumuş adamdır, internetten araştırır, en son teknoloji aletlerle ateş ölçer, sonra karısına “Bak Ayşe, doktor bilmem ne dedi, ilacı şöyle vereceksin, şöyle yedireceksin,” diye reçeteler sıralardı. Sanki Ayşe Kadın, o çocuğu doğuran, gecelerce başında bekleyen kendisi değilmiş gibi.
Lakin Ayşe Kadın, Cemil Bey’in reçetelerine harfiyen uyduğunu sanarken, aslında kendi bildiği o eski toprak usullerini de gizliden gizliye uygulardı. Cemil Bey işe gidince, çocuğun alnına sirkeli bez koyar, komşudan aldığı “bitkisel karışımı” kaşıkla içirir, annesinden öğrendiği duaları okurdu. Cemil Bey akşam gelir, “Oh, bizimki iyi olmuş,” diye böbürlenirken, Ayşe Kadın kıs kıs gülerdi içinden. Çünkü çocukları iyileştiren, Cemil Bey’in “Baba Kanunu” değil, Ayşe Kadın’ın o gizli, el altından yürüttüğü “Ana Haydutluğu” idi.
IV. Velhasılkelam…
Sarah Harpy boşuna dememiş. Baba, evin reisi, devletin başı, kanunun yazıcısıdır. Lakin hayatın kendisi, doğanın o karmaşık, isyankâr ve bereketli döngüsü, çoğu zaman bu kanunlara sığmaz. Ve işte tam da orada, o kanunların daracık koridorlarında nefes alamayan anneler, kendi çocukları, kendi yuvaları ve kendi ruhları için birer “haydut” kesilirler. Bu haydutluk, kılıç kuşanmak, banka soymak değildir. Bu haydutluk, tuzu fazla kaçırılmış bir börek, parkta meydan okuyan bir emzirme eylemi, kocanın reçetesine rağmen uygulanan gizli bir bitkisel tedavi, ya da sadece sessizce, “ben de varım” demektir.