Beynin Gölgeleri : Bir Psikiyatri Felsefesi – Saffet Murat Tura

beynin gölgeleriKuşkusuz uzun meslek yaşamım psikiyatrinin insanların ıstıraplarını azaltmada nasıl etkin bir rolü olabileceğini gösterdi. Kaygı bozukluğu ya da depresyonu olan bir hastayı tedavi ettiğinizde iyi bir şey yaptığınız hissine kapılırsınız. Ama gençliğimden bu yana asi tarafım da psikiyatriye daima biraz şüpheyle baktı: Hastanızın yararı içinde de olsa toplumsal normlardan yana taraf almak zorunda kaldığınızı fark ettiğinizde ile iyi bir şey yaptığınız hissini yaşamazsınız.

Psikiyatri insanın duygu, düşünce ve davranışlarında kendini gösteren biyolojik fonksiyon bozukluklarını konu edinen bir biyolojik bilim dalı mı? Yoksa statükoyu korumaya yönelik bir tür ideolojik aygıt mı? Gerçekçi bir şekilde hayal edilebilir özgürlükçü bir toplumda bugün psikiyatrik bozukluk olarak ele aldığımız durumların en azından bir bölümünün yaşanmayacağını ya da insanların bunlarla çok daha kolay baş edebileceğini düşünebiliyorum.(sayfa 292)

OKUMA PARÇASI
Önsöz, s. 10-13
Bu kitapta psikiyatrinin bazı temel problemlerinden yola çıkarak bildiğimiz evren bölgesindeki en büyüleyici varlık tarzının, insanın ontolojik yapısını araştırdım. Bu çalışmada nihai bir sonuca ulaşamasam da önemli bir aşama kaydedebildiğimi sanıyorum. Gündelik yaşamda olduğumuzu sandığımız varlık tarzı olmadığımızı göstererek dünyanın yeni bir kavranış tarzını da ortaya koymaya çalıştım. Bu yeni kavrayış tarzı psikiyatrinin köklü problemlerini çözmek bakımından da temel alınması gereken bir çerçeve oluşturuyor.

Bu çalışmayı son tahlilde bir psikiyatri felsefesi olarak nitelesem de aslında ne felsefenin ne de psikiyatrinin alışıldık sınırları çerçevesinde değerlendirilebileceğini sanıyorum. Çünkü felsefi çalışmalarda alışık olmadığımız kadar somut olgu durumlarına yer veriyor. Öte yandan klasik psikiyatrik bilimsel çalışmalarda alışık olmadığımız uzun akıl yürütmelere de dayanıyor. Ama kitabın psikiyatriyle felsefe arasında bir ara alan oluşturduğunu da sanmıyorum. Ben bu çalışmayı daha çok bilimle felsefe arasında yapıcı bir diyalog olarak değerlendirmek eğilimindeyim – sonuçta iki tarafın da kârlı çıkacağını umduğum bir diyalog. Aslında ulaşmak istediğimiz şey “hakikat” olduğuna göre çalışmanın nasıl bir akademik çekmeceye yerleştirileceği de çok önemli değil, kitap zaten kendi özgün yolunu buluyor.

Bu kitabı ilk kez otuz beş yıl kadar önce, genç bir psikiyatri asistanıyken yazmak istemiştim. Ama bu çalışmanın temel fikirlerinin, merak ve sorunlarının kafamda filizlenmeye başlaması çok daha da önce, tıp fakültesi ikinci sınıfta bir sinir sistemi fizyolojisi dersinde Penfield deneylerini öğrenmemle başlamıştı. Bu deneyler insan beynin bazı nöral yapılarının zararsız elektriksel uyaranlarla uyarılmasının çeşitli fenomenal deneyimlere yol açtığını gösteriyordu. Geçen yüzyılın başlarından itibaren biliyor olmamıza rağmen doğabilimsel açıdan nasıl açıklanabileceği konusunda hâlâ ufak bir fikrimizin dahi olmadığı bu şaşırtıcı doğa olayı aslında her gün kafatasımızın içinde geçen muazzam kozmik süreçlerin, yani beynin nöral (fiziksel-kimyasal) faaliyetlerinin bir fenomenal yaşantı oluşturmasının deney ortamında açıkça ortaya konmasından başka bir şey değildi. Demek ki bildiğimiz doğadaki en büyük sır en yakından tanıdığımızı sandığımız, hatta olduğumuz şeydi: bizdik. Üstelik bu büyük sırrı çözecek olan da bu sırrın bizde tezahür ettiği organdı: beyindi. Beyin kendi sırını çözebilir mi? Büyülenmiştim.

Psikiyatrinin bütün teorik sorunları bu büyük kozmik sırla ilgilidir.
Kırk yıllık bir düşünsel serüveninin sonucu olan bu kitapta bu inanılmaz doğa olayının açıklamasını veremesem de bilimin gelecekte vereceği açıklamanın nasıl bir zeminden hareket etmesi gerektiğinin en azından bazı önemli ipuçlarını yakalayabildiğimi sanıyorum.

Psikiyatri felsefesinin bildik sorunlarının yeni bir teorik çerçevede yorumlanmasıyla açılan kitabın sekizinci bölümünden itibaren, Althusser’in değimiyle bir ‘epistemolojik kopuş’ meydana geldi. Bu kopuş ‘bilinç’ kavramının ‘fenomenal dünya’ kavramına mutasyonuna dayanıyor. İnsana ilişkin sorunların bu yeni kavramla ele alınması gerek günlük yaşamın naif ontolojisine, gerek analitik zihin felsefesine, gerek psikiyatri, hatta nörobiyolojiye (nörobilime) sızan açık ya da örtük Kartezyenizmin nihai sonunu hazırladı, yeni bir insan anlayışı gelişmemi sağladı.

Aslında uzun yıllardır taşıyıcısı olduğum teorik vazifenin kaçınılmaz sonucuydu bu durum. Tıpta uzmanlık tezimde (1986) Jacques Lacan’ın dile dayandırdığı psikanalitik görüşlerinin, beynin enformatik süreçlerinin “nöral dili”yle ilişkilendirilebileceği fikrinden yola çıkmış ama “anlam” konusunda net bir sonuca ulaşamamıştım. Daha sonra konuya yeniden bir giriş niteliği taşıyan Histerik Bilinç’te (2007) yeterince sistematik olmayan bir düşünceyle fenomenoloji problemine geri döndüm ve “fenomenal bilinç”le beynin ilişkisinin ne olabileceği konusunda bazı spekülasyonlar geliştirdim. Ancak ele aldığım problemi “bilinç” kavramıyla düşünmem yeni bir tip Kartezyen anlayış geliştirmeme yol açmıştı sadece. Bu sefer de beyin bir “bilinç”, bir “özne” olmuştu adeta.

Bu nihai çalışmamda ulaştığım sonuçlara en çok yaklaştığım kitabım Madde ve Mana.Rasyonalitenin Kökeni’dir (2010). Orada yolu yarılamıştım. O çalışmamda rasyonalitenin insan aklına özgü olmayıp evrim sürecinde gelişen temel biyolojik bir özellik olduğunu göstermem önemli bir aşamaydı. Gene o kitapta kıta Avrupası yorumsamacı geleneğiyle bağlantılı bir natüralist yorumsama geliştirerek anlam problemini çözmeye çalışmıştım. Madde ve Mana’nın rasyonalite ve anlamla ilgili temel kavrayışını bu kitapta Anglosakson fonksiyonalizminin belli bir yorumu çerçevesinde yeniden değerlendiriyor ve geniş ölçüde koruyorum. Ancak fizikalist vurgusu ön planda olan Madde ve Mana, rasyonalite ve anlam konusunda bir ilerleme sağladıysa da fenomenal yaşantıların ele alınması bakımından beni tatmin eden bir argüman geliştirmeden anti-Kartezyen bir sonuca ulaşmıştı. Düşüncemi arzuladığım sistematik düzeyde sürdürmemi sağlayacak kavramsal araçlardan yoksundum. İşte natüralizmi temel alan bu kitapta meydana gelen kavramsal “mutasyon”, yani “fenomenal bilinç” yerine “fenomenal dünya” kavramını geliştirmem bu bakımdan önemli. Fenomenal yaşantıların bilincin içeriği olmadığını, tam tersine bilincin, beynin bazı nöral faaliyetleriyle oluşan fenomenal dünyanın içeriklerinden biri olduğunu göstererek düşünce dünyasının naif ya da sofistike her alanına sızmış örtük Kartezyenizmin nihai sonunu hazırlayan bir argüman geliştirme imkânı verdi. Sekiz-on ikinci bölümlerde okuyacağınız bu argüman daha önceki çalışmalarımdan da “epistemolojik kopuş” bir bakıma.

Bu kitabın “teorik antihümanizma” ya da “immanent felsefe”yle akrabalığı bir başka çalışmanın konusu olabilir. Bu kitapta sadece argümanı yerleştirmeye çalıştım. Ne gibi sonuçları olabileceğine sonra bakarız.

KİTABIN KÜNYESİ
Beynin Gölgeleri : Bir Psikiyatri Felsefesi
Saffet Murat Tura
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan
Yayıncı: Metis
03 / 2016
352 Sayfa

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Önsöz
1 Kitap Hakkında I
2 Kitap Hakkında II: Çözüm Yolları
3 Psikiyatrinin Pratik Sorunları I: Sosyal Değerler Sorunu
4 Psikiyatrinin Pratik Sorunları II : Fenomenoloji ve Psikiyatrinin Fenomenolojik Eleştirisi
5 Psikiyatride Teorik Sorunlar
6 Biyofonksiyonalizm I: Genel Olarak Fonksiyonalizm
7 Biyofonksiyonalizm II : Fizik ve Biyoloji
8 Öznellik I : Temel Varsayım: Bir Epistemolojik
Kopuş Olarak “Fenomenal Dünya”
9 Öznellik II : Naif Gerçekçilik ve “Fenomenal Dünya”
10 Öznellik III : Epifenomenalizm
11 Öznellik IV: “Ben” ve Özdeşlik
12 Rasyonel Fail ve Davranışın Anlamı
13 Sonuç ve Tartışma

EKLER
Ek 1: Szasz
Ek 2: Foucault
Ek 3: Çağdaş Bilim Felsefesinde Bazı Tartışmalar
Ek 4: Sartre ve Varoluşçu Fenomenoloji
Ek 5: Fodor
Ek 6: Biyofonksiyonel Açıdan Beyin
Kaynakça

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme, Psikoloji
Diktatörümüze neden aşık oluruz?

Günümüz siyasal atmosferini en kolay açıklayacak benzetmelerden biri, faşizm. Bu artık bir benzetme olmanın çok ötesine geçmiş durumda. Bu noktada...

Kapat