Bilimkurgu’ya aşk mektubu

Mark Bould’un kitabı bilimkurgu sinemasına yazılmış uzun bir aşk mektubu gibi sona eriyor belki. Okurunu uzun bir izlenecek filmler listesiyle de baş başa bıraktığı için bir başucu kitabına dönüşüyor.

Bilimkurgu, disiplinlerarası yaklaşımın 1970’lerden bu yana akademideki konumunu sağlamlaştırmasıyla, post-kolonyal teori, feminizm, Marksizm, psikanaliz gibi araçların biri ya da birkaçıyla birden ele alındığında, yalnızca “ucuz romanlar”ın on beş yaşındaki hayalperest ve çoğunlukla erkek okurlarına değil, dönemlere ve toplumlara ayna tuttuğu anlaşılan bir inceleme sahası. Böyle kuru bir tasvir, Mark Bould’un Bilimkurgu’sunun okurlarına haksızlık gibi görünüyor. Bilimkurgu incelemelerini akademinin diğer sahalarından ayıranın, tıpkı tüm janra incelemelerinde olduğu gibi, öznenin nesneyle kurduğu fanatik sevgi ilişkisi olduğu söylenebilir. Teori ile bu bilimkurgu sevgisinin ideal bir birlikteliğini Mark Bould’un Bilimkurgu’sunda tecrübe etmek mümkün.

1895-2011 arasında 40’ı aşkın ülkede çekilmiş yüzlerce film, kitabın sayfalarında yerlerini alıyorlar. Türkiye’de izlenme rekorları kıran Gora’nın da, temiz birer kopyasını ülkemizde bile bulmanın zor olduğu Yılmayan Şeytan ve 3 Dev Adam gibi güzide bilimkurgu filmlerimizin de bahsinin kitapta geçiyor olması Bilimkurgu’nun kapsayıcılığına dair bir ipucu. Düşük bütçeli B tipi filmler, Hollywood filmleriyle, sanatsal filmler, kült ve trash’le, kısa metraj, animasyonla, kısacası “teorik” olarak bir araya gelmesi zor alt türler, dupduru bir analitik zeminde ve en önemlisi hem türün sıkı takipçilerine hem de yeni başlayanlara kucak açan bir dille yan yana geliyorlar. Editörün film adlarıyla ilgili zor görünen fakat başarıyla uygulanan seçimlerinin ve okuru üzmeyen çevirisinin de bu okunaklılıkta payı var muhakkak.

Her filmin bir fonksiyonu var
Bilim ile bilimkurgunun ilişkisinin ele alındığı ilk bölümde, bilimsel doğruluğun ve filmlerin kurgusal yapısında haz veya anlam üretmek için yararlanılan bilimsel bilgi, ifade ve görüntülerin birer arayüz olarak ele alınması gereğinden söz ediliyor. Bilimin kurgusal temsillerinin her filmin kendi politikası içinde bir fonksiyonu var ve bu fonksiyonlar kimi zaman hâkim paradigmanın devamına yönelik olup onun çıkarına hizmet edebiliyor. Tıpkı şirketin ve devletin elinde araçsallaşan bilimin kendisi gibi ya da safi bilimin gerekleriyle finansörün motivasyonları arasında sıkışıp kalan, “sermayenin öznesi”ne dönüşen, nevrotik “çılgın bilim adamı” arketipi gibi. Öte yandan, görünüşte absürt olan, Plan 9 From the Outer Space veya Gojira gibi B tipi filmler, tam da absürtlükleriyle altüst edici olabiliyorlar. Nükleer felaketin akıl almazlığı, bu filmlerdeki “uydurma” yani kurgusal ve akıl almaz bilimsel söylemle temsil ediliyor. Bu tip filmlerde izleyici, hazzı kötü görsel efektlerde, karikatürize oyunculuklarda ve filmle arasına koyduğu alaycı mesafede bulduğu kadar, toplumsal hayata çoğumuzun akılla kavrayamadığı otoriter bir çerçeve çizen bilim kurumunun bir kez olsun felakete değil kahkahaya yol açma ihtimalinde de buluyor.

Kitabın ikinci bölümünde bilimkurgu sinemasına taze bir eleştirel gözle bakmayı teklif ediyor Bould. Bugüne dek bu türe anlatı ve gösteri ikiliği üzerinden yaklaşan film eleştirisine ve bilişsellik ya da bilime uygunluk ile gösteri ikiliği üzerinden yaklaşan bilimkurgu çalışmalarına meydan okuyor. Türün özellikle Hollywood’da özel efektlerden medet umduğu, seyircinin duyularına fazlaca hitap ederek, düşünceye ve herhangi bir analitik izleme deneyimine izin vermediği yönündeki eleştiriyi, film izleme deneyiminin kendisinin salt analitik bir faaliyet olmadığı iddiasıyla yanıtlıyor. Duygulanım bedensel olduğu kadar zihinsel bir süreçse, bilimkurgu sineması sinemanın saf çekirdeği, sinemanın izleyiciye vaat ettiği tüm hazları sunabilen, vaadi yerine getiren bir türdür. Nitekim yazar bu ikinci bölümde, bilimkurgunun en ayrıksı üç gösteri stratejisini; yüce, grotesk ve camp’ı örnekliyor, hem çok bilindik hem de görece yaygın olmayan filmlerden yola çıkarak türe yöneltilmiş eleştirilerin tümünden daha derin ve tutarlı bir savunma yapıyor.

“Dünyanın sonunu hayal etmek”
Kitabın siyası tarihten en çok feyz alan, bize China Mieville ile yazdıkları Kızıl Ütopyalar’ın yazarı Mark Bould’un bir kitabını okuduğumuzu hatırlatan üçüncü bölümünde, İngiliz bilimkurgusunda sömürgecilik sonrası melankoli, ABD karşı-kültür bilimkurgusunda ırk ve anti-emperyalizm gibi konular ele alınıyor. Sinema, bilimkurgu, sömürgecilik ve emperyalizm insanlık tarihinin aynı dönemine ait olgular. Aralarındaki ilişkinin irdelenmesi bize bugünün neoliberal küreselleşme tarafından şekillendirilen dünyasıyla ilgili pek çok şey söylüyor. Mark Bould’un, Frederic Jameson ve Slavoj Zizek’ten aktardığı gibi, “dünyanın sonunu hayal etmek kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolaydır,” fakat bilimkurgu sineması, dünyanın sonu hakkındaki fantezilerin taşıyıcısı olduğu kadar başka bir dünyanın kurulması olasılığını, yani belli bir umudu da sırtlanma potansiyelini barındırır. Hepsinden önemlisi yapıcı ya da yıkıcı, umutsuz veya iyimser olsun, bilimkurgu türünün hem beyaz perdeye hem de kitap sayfalarına taşıdığı fanteziler insan türünün temel gerçeklerinden, insanlık durumundan kaynaklanan korkuların, arzuların ve çabaların yansımasıdır. Kitap bilimkurgu sinemasına yazılmış uzun bir aşk mektubu gibi sona eriyor belki, fakat okurunu uzun bir izlenecek filmler listesiyle baş başa bıraktığı için bir başucu kitabına dönüşüyor.

FATMA CİHAN AKKARTAL
17.04.2015 http://kitap.radikal.com.tr/

Bilimkurgu
Mark Bould
Çeviren: Sinan Okan, Ertuğrul Genç
Kolektif Kitap
2015, 254 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Bilim, Makaleler
Edebiyat yasaklansa ne değişir?

“Kültür ve sanatta bize ‘en iyi’ diye sunulanlar esasında sadece seçim sürecini tekelinde bulunduran güçlerin bize uzattığı menüdeki tercihlerle sınırlıdır.”...

Kapat