”Aramızdan biri idam edilecek ama henüz bilmiyor. Kendisinin de seyredeceğini düşünüyor”

Kapana kısılıp kalmış bir ülke
Nobel ödüllü V.S. Naipaul’un Nehrin Dönemeci Afrika’yı anlatan, önemli bir eser. Naipaul ne Afrikalı ne de Avrupalı, ne siyah ne de beyaz ama sömürgeci ahlakını yakından tanıdığı gibi, azınlık sorunlarını ve korkularını da biliyor.

Bugüne kadar Afrika hakkında okuduğumuz romanların neredeyse tamamı Avrupalı yazarlar tarafından yazılmış eserlerdi. Danimarkalı Barones Karen Blixen’in yazdığı Benim Afrikam gibi romanlar geliyor ilk başta aklıma; hemen hepsinde sömürgeci beyaz adam ya da Katolik ve Protestan misyonerler açısından bakılan bir Afrika görüyorduk. Afrikalı yazarların eserleri çok daha azdı; Güney Afrikalı beyaz yazarlar dışında, Chinua Achebe’nin Parçalanma’dan başka roman hatırlamıyorum kara kıtayı anlatan. V.S. Naipaul’un Nehrin Dönemeci bu yüzden çok önemli bir eser. Naipaul ne Afrikalı ne de Avrupalı, ne siyah ne de beyaz ama sömürgeci ahlakını yakından tanıdığı gibi, azınlık sorunlarını ve korkularını da biliyor. Uganda’da Makarere Üniversitesi’ne davetli gittiği dönemde doğup büyüdüğü Trinidad’da benzer Afrika ruhunu görüyor ve büyük olasılıkla bu ona çok tanıdık geliyor. 1970’li yıllarda Kongo, Uganda ve Ruanda’da geçirdiği dönemi yansıtıyor romanında.

Nehrin Dönemeci, Afrika’nın doğu sahiline yerleşen Müslüman Hint asıllı tüccar bir ailenin çocuğu Salim’in gözünden, adı verilmeyen –ama Uganda, Ruanda gibi orta Afrika ülkelerini çağrıştıran– bir yerde geçiyor ve 1950’lerde başlayan sömürge karşıtı bağımsızlık ayaklanmaları sonrasında değişen kıtayı anlatıyor. Roman, yirmili yaşların başında Salim adlı genç adamın ailesinden ayrılıp kıtanın ortalarında beyaz Avrupalılar tarafından kurulmuş bir kasabaya yerleşmesiyle başlıyor. Salim bir aile dostundan ucuza aldığı dükkânı ve evini özgürlüğüne geçiş olarak gördüğü için bu yeni yere yerleşmeyi seçiyor fakat nehrin dönemeci üzerine kurulan kasaba tam bir hayalet şehri. Burada yaşayan Avrupalılar ayaklanmalar başladığında ülkeyi terk etmiş, geride sadece gidecek yeri olmayan az sayıda insan kalmıştır.

Salim kendine bir düzen kurmayı başarıyor. Dükkânında çok sayıda eşya satar ve ucuza aldığı mallarının değer kazanmasını, yeniden insanların kasabaya yerleşilmesini bekler. Bu arada geride kalan ailesi malları bölüşürken onun payına evdeki hizmetkârlardan birinin oğlu düşer. Salim’in karşı çıkmasına fırsat kalmadan genç çocuk yanına yerleşir. Sevimli ama güvenilmez Metty, kısa zamanda kasabada dostlar edinir, dükkânda ve evde Salim’e yardım etmeye başlar. Salim’in dükkânına çok çeşitli müşteri gelir. Büyücü havalı Zabet adlı kadın da dükkânın sürekli müşterilerinden biridir. Bir gün Zabet on beş yaşındaki oğlu Ferdinand’ı yanında getirir ve Salim’den lisede okuyacak oğluna göz kulak olmasını ister. “İstediğiniz zaman dövebilirsiniz” diyerek oğlunu Salim’e emanet edip köyüne geri döner.

Birleştiren nehir
Bu garip kasabada hemen herkes yabancıdır. Salim, Hindistan’daki köklerinden nesillerdir uzakta, doğup büyüdüğü bu Afrika ülkesinde her zaman yabancı olarak görülmeye mahkûm, asla tam vatandaş sayılmayan biridir. Metty nesiller boyunca köle olmuş bir aileden gelir, Ferdinand ise babasının köyünden uzakta tanımadığı bir yerdedir. Yazar yabancılık duygusunun farklı ruh hallerini gösterir karakterlerinde. Kasabada yaşayan Salim’in dostluk ettiği diğer insanlar da onlar gibidir. Avrupalı ya da Hintli bu aileler geçmişlerinden kopmuş, gelecek konusunda da güvensizlerdir. Ordunun başına geçen, kendisine “Büyük Adam” dedirten yeni bir diktatörün korkulu haberleri gelir kasabaya. Öte yandan kabadayı gençler disiplinsiz bu ortamda şiddete başvurarak dilediklerini yaptırırlar. Hırsızlık çoğalır, güvenlik kalmaz. Nehrin dönemeci farklı anlamlar taşıyor roman içinde. Her şeyden önce kasabanın başkent ve ülkenin geri kalanı ile bağlantısı nehir üzerinden oluyor. Ayrıca kasaba Batılı azınlıklar tarafından kurulduğu için bağımsızlık hareketleri öncesinde tam bir kırılma noktası görevi görüyor. Avrupa ile Afrika’nın, beyaz adam ile yerlilerin, zengin ile fakirin ayrıldığı nokta. Şimdi ise nehrin döndüğü bu nokta ele geçirilmeyi bekleyen simgesel son kale. Nehirler hep uygarlığı taşıyan kanallar olarak görülür. Romanda da nehir, kasabanın dışarı ile bağlantısı, bir çeşit kapısı. Hem yaşam kaynağı hem de tehlikesi kasabanın.

Naipaul sert ve şiddet dolu siyasi havayı okurun nefesi kesecek gerçeklikle anlatıyor. Kasabadaki herkes – yıllar sonra Ferdinand’ın göreceği rüyadaki gibi – infaz edilmeyi bekleyen ama infaz nedenini asla öğrenemeyen, sıranın kime geldiğini bilmeden bekliyor. “Bunun için buluşuyoruz. İdama tanıklık edeceğiz. Aramızdan biri idam edilecek ama henüz bilmiyor. Kendisinin de seyredeceğini düşünüyor” diye anlatıyor rüyasını Ferdinand. Romanın doruk noktasında yer alan konuşmada “Hepimiz cehenneme gidiyoruz ve herkes bunu iliklerinde hissediyor. Öldürülüyoruz. Hiçbir şeyin bir anlamı yok.
Bu yüzden herkes delirmiş gibi.”

Kadınlar: silik ve geri planda
Naipaul hakkında dönem dönem çok sert eleştiriler okuruz. Bunların büyük bir kısmı onu kadın düşmanı olarak gösterir. Yirmi beş yıl boyunca düzensiz bir şekilde ilişkide olduğu kadın, bazılarına göre metresi, yazardan gördüğü şiddet yüzünden mahkemeye suç duyurusunda bulunmuştu. Bu konuda çok şeyler yazıldı. Ayrıca yazarın ilk eşi Pat ile de çok çalkantılı bir ilişkisi vardı, en büyük gerilim yaratan şey Naipaul’un fahişelerle fazla zaman geçirmesiydi. Yazarın özel hayatı okuru ne kadar ilgilendirir? Sık tartışılan bir konudur. Ahlakçı gözüyle yazarları suçlamayı çok yanlış bulurum ama bazı biyografik bilgiler romanın bilinç altını aydınlatır. Naipaul’un kadın karakterlerini anlamak için hayatına bakmak gereği duyabiliriz bu yüzden. Romandaki Yvette, yaşlı entelektüel kocası ile Afrika’ya gelmiş hoş bir Avrupalı. Salim ile gizli bir ilişkiye giriyor. Salim ki daha önce sadece fahişelerle birlikte olmuş bir adam, aşk ilişkisinde bocalıyor. Kadınlara para ödeyerek ilişkiye giren erkek olarak sadece sahip olmayı öğrendiğini görüyoruz. Yvette ile hastalıklı ilişkisi kadını aşağılayarak sonlanıyor. Başka türlüsünü bilmiyor. Naipaul’un romanlarında kadınlar önemli bir rol oynadığında bile silik ve geri planda kalıyor.

Naipaul Nehrin Dönemeci’ni elli yaşına geldiğinde yazmış. Yazarın olgunluk dönemi başlangıcında yazdığı roman, başyapıtlarından biri sayılır, daha da önemlisi, Afrika üzerine yazılmış en önemli romanlardan biri. Kıtanın yerlisi değil ama yabancılaşmış, toplumdan kopuk yaşayan, geleceğe güvensiz bakan azınlık olarak sadece Afrika’yı değil, tüm dünyada benzer konumdaki her bireyi anlatır.

Asuman Kafaoğlu-Büke
17.04.2015 http://kitap.radikal.com.tr/

NEHRİN DÖNEMECİ
V. S. Naipaul
Çeviren: Aslı Biçen
Can yayınları,
2015, 359 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Romanlar
Bilimkurgu’ya aşk mektubu

Mark Bould’un kitabı bilimkurgu sinemasına yazılmış uzun bir aşk mektubu gibi sona eriyor belki. Okurunu uzun bir izlenecek filmler listesiyle...

Kapat