Faşizm iki insan arasındaki ilişkide başlar

“Kimim ben senin için, kimim bunca yıldan sonra?” diye sorar 20. yüzyılın en büyük romanlarından biri olan Malina’nın yazarı Ingeborg Bachmann hiç gönderilmemiş veda mektubunda Paul Celan’a. Mektuplaşmaları 1948’den 1967’ye kadar aralıklarla ama çok yoğun sürer. Bu kısacık birliktelik, bitmeyen bir aşka dönüşmesinin ardından, Sen Nehri’nin karanlık sularında ve Roma’da bir evde çıkan yangının cehenneminde son bulur. Paul Celan’ın kendini Sen’in sularına bırakmasının ardından yalnızca üç yıl sonra Bachmann, sayısız alkol tedavisinin ardından, yatağında uyuya kaldığında elinden düşen sigara izmaritinden doğduğu söylenen bir yangın sonrası ayrılır hayattan. Ölüm Üçlemesi’nin yalnızca birinci cildini, Malina’yı yayımlamıştır henüz. Celan, Malina’ya “Rüya-Ben” olarak girer. Siyah paltolu, harika, ince uzun adam. Gölgeler içinde. “Hayatım sona erdi, nehrin akıntılarında boğuldu gitti, o benim hayatımdı. Ben onu kendi hayatımdan daha çok sevdim.” Bu yalnızca edebi bir ifade miydi Bachmann için, yoksa gerçekten böyle miydi?

Mayıs 1948. Paul Celan Bukovina’dan Viyana’ya geleli daha birkaç gün olmuştur. Kendisi Romanya’daki toplama kamplarından sağ çıkmayı başarmıştır ama anne-babası Naziler tarafından öldürülmüştür. Genç şair adayı kısa bir süre Viyana’da kaldıktan sonra edebiyat ve sanatın kalbine, Paris’e yerleşmeyi düşünmektedir. Dönemin tanınmış ressamlarından Edgar Jené’nin evinde henüz yirmibir yaşındaki genç şair ve felsefe öğrencisi Ingeborg Bachmann’la tanıştırılır. Paylaşılan birkaç cümle ve ilk bakışta aşk! Bachmann bu davete yalnız gelmemiştir oysa, kendisine mentoru ve sevgilisi olan yazar Hans Weigel eşlik etmektedir. Daha sonra kendisi için büyük bir yük haline gelecek olan göçmen yazar. Bu tesadüf ve karşılıklı edilen bir iki söz ölümlerine kadar kopmayacak bir bağlılığın başlangıcı olur. Kim hayatına böyle aniden girip bu kadar kısa süre kalan birinin, bütün ömrünü belirleyebileceğini düşünebilir? Kim kendi miladını tahmin edebilir?

Fotoğraf: Victor Ivanovski

“Gerçeküstücü şair Paul Celan bana âşık oldu,” diye yazar anne-babasına 20 Mayıs 1948’de. Odası bir “gelincik tarlası” gibidir, çünkü Celan odasını ve onu gelinciğe “boğmaktadır”. Ingeborg’un babası eski bir Nazi subayıdır. 23 Mayıs’ta Paul Celan “Mısır’da” başlıklı aşk şiirini yazar ve Bachmann’a ithaf eder. Dokuz yıl sonra bu şiiri tekrar tekrar okuduğunda garip bir duyguya kapılır: “Bu şiiri okudukça, senin şiire daha çok dâhil olduğunu görüyorum: sen konuşmuş ve konuşuyor olmamın müsebbibi olduğun gibi ve biraz da bu nedenle benim yaşama nedenimsin de.” Celan Haziran 1948’de koyu bir kedere gömülü olarak yaşantıladığı Viyana’dan ayrılır ve daha önceden planladığı gibi Paris’e gider. Bachmann Celan’a gönderdiği ilk mektuplarından birinde şöyle yazar: “Bazen nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilmek istiyorum. Sen benim için Hindistan’dan ya da çok daha uzak, karanlık, kahverengi bir ülkeden gelmiş gibisin. Sen benim için çöl ve deniz ve bir sır olarak kalacak her şey gibisin.”

Şikâyet ve anlama çabası dolu bu acılı mektupları uzun süre yanıtlamaz Celan. 20 Ağustos 1949’da yazdığı ilk mektubunda suskunluğunu şöyle açıklar: “Sustum, çünkü Viyana’daki o kısacık birkaç hafta için ne düşündüğünü bilmiyordum. Uçucu, öylesine karalanmış ilk birkaç satırından ne sonuç çıkartabilirdim ki Ingeborg? Belki yanılıyorum, belki de gerçekten öyle, biz birbirimizden ayrıldığımız noktada buluşmak istiyoruz, belki suç her ikimizde. Yalnız kendime bazen, benim suskunluğumun seninkinden daha anlaşılır olduğunu da söylüyorum, çünkü beni kaplayan karanlık çok daha eski. Bana şu an ne kadar uzak ya da ne kadar yakınsın Inge?” Bachmann’ın yanıtı şiirseldir şiirsel olmasına, ama hiç güven vermez: “Seni neden ve ne için istediğimi bilmiyorum. Çok da memnunum bundan. Senden sonraki zamanımın erkekler olmadan geçmemiş olduğunu düşünebilirsin. Ama hiçbiri bağlayıcı değildi, her zamankinden çok daha huzursuzum.” Üç dört hafta sürmüş bir ilişkinin ardından, 1967 yılına kadar sürecek olan mektuplaşmalar başlamıştır artık. Birbirlerini bundan sonra yalnızca üç kez, o da çok kısa süreler için görürler. Hiçkimse birbirlerinin yerini tutmaz. “Hayatımı bir karta oynadım ve kaybettim.” diye yazar Ingeborg Bachmann son mektuplarından birinde.

Paul Celan 23 Kasım 1920 yılında Kuzay Karpatlar’da o zamanlar Romanya sınırları içinde olan Ukrayna’nın Czernowitz şehrinde dünyaya geldi. Almanca konuşan Yahudi bir ailenin tek oğluydu. Celan önce Alman daha sonra Yahudi ilkokuluna gitti, ardından beş yıl Rumen lisesine ve bir süre de Ukrayna Devlet Lisesi’ne devam etti. 3 Haziran 1938’de liseyi bitirdikten sonra Tours’da tıp okumaya başladı ama bir yıl sonra Rumenistik okumak için Romanya’ya geri döndü. 1940 yılında Kuzey Bukowina, dolayısıyla Celan’ın doğduğu şehir Czernowitz, Sovyetler Birliği tarafından işgal edildi. Celan kısa bir süre için öğrenimine devam edebildi. Ama 1941 yılında Rumen ve Alman birlikleri Czernowitz’i işgal ettiğinde Yahudiler belli yerleşim yerlerinde oturmaya mecbur edildiler. Celan’ın anne-babası toplama kamplarına gönderildi. Babası bir toplama kampında tifüsten ölürken, annesi bir başka toplama kampında vurularak öldürüldü. 1942’den 1943’e kadar Celan farklı Rumen Çalışma Kampları’nda tutuldu ve Güney Moldovya’da cadde ve yol inşaatlarında çalıştırıldı. Kızıl Ordu’nun Ağustos 1944’de Czernowitz’i almasından sonra özgürlüğüne kavuşan Celan Czernowitz’e geri döndü ve Romanistik öğrenimine devam etti. 1947 yılında Macaristan üzerinden Viyana’ya oradan da 1948 yılında Paris’e geçerek iltica etti. Aynı yıl Viyana’da ilk şiir kitabı Der Sand aus den Urnen yayımlandı ama pek yankı bulmadı.

Ingeborg Bachmann 25 Haziran 1926 yılında Avusturya’da Klagenfurt şehrinde doğdu. Babası okul müdürüydü. Avusturya’nın Almanya’ya bağlanmasından sonra Nazi subayı olarak görev yaptı. Bachmann 1945 yılından 1950 yılına kadar Innsbruck, Graz ve Viyana Üniversiteleri’nde felsefe, psikoloji, Germanistik okudu. Doktora tezinin konusu Heidegger’di.

Bachmann altı yaş küçük olmasına rağmen, ilişkiler konusunda Celan’dan çok daha deneyimliydi. Celan toplama ve çalışma kamplarında hayatta kalma mücadelesi verirken Bachmann bambaşka koşullarda ilk hayat deneyimlerini ediniyordu. Buna rağmen yaşadıkları kısacık birlikteliğin hayatının geri kalanını belirleyeceğinden en az Celan kadar habersizdi. Karşılaşmalarından bir yıl sonra Bachmann Celan’a şöyle yazar: “Hâlâ yalnızca sen varsın, hep seni düşünüyorum, yabancı ve karanlık başını ellerimin arasına alıp sana konuşuyorum. Göğsündeki bütün ağırlıkları temizlemek, ellerini karanfillerle özgürleştirmek ve şarkı söylediğini duymak istiyorum.”

Celan Paris’e yerleştikten iki yıl sonra Bachmann 1950 Eylülü’nde Paris’e onunla birlikte yaşamak için gelmek istediğini yazar Paul Celan’a ama kararsızdır da: “Gelecek olana sevindiğim kadar ondan korkuyorum da; korku çoğunlukla ağır basıyor. Lütfen bana karşı iyi olmayı ve beni sıkı sıkı tutmayı dene! Bazen her şeyin bir rüya olduğunu, ne senin ne de Paris’in gerçek olmadığını düşünüyorum.” Özlenen buluşma karabasana döner. Bachmann daha sonra hâlâ tam olarak kopamadığı Hans Weigel’a, birlikte yaşama çabalarının büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlandığını söyler. 1951 Haziranı’nda Viyana’dan şöyle yazar Celan’a: “Biliyor musun, aslında en kötü olduğumuz saatlerde, birbirimize düşman olduğumuz anlarda bile, her şeye rağmen birlikte çok mutluyduk. Neden artık zaman zaman senin aleyhine çalışan çılgın, şaşkın ve çelişkilerle dolu kalbimle tekrar sana gelmek istediğimi hissedemiyorsun? Seni seviyorum ve seni sevmek istemiyorum, her şey çok fazla ve ağır; ama her şeyden önce seviyorum işte seni…” Celan’ın yanıtı mantıklı ve sanki bir babanın aklı karışık kızına akıl vermesi gibidir: “Senin yaşananları gerçekte olduğu gibi algılaman, yok sayılamayacağını ve hiçbir şeyin bir daha eskisi olamayacağını farketmen beni çok sevindirdi. Bu nedenle – ve yalnızca bunun için değil – huzura gereksinimin var, Ingeborg, huzura ve kesinliğe. Ve bunu ancak kendinde bulabilirsin, başkalarında değil. Kendi yaşıtlarından çok daha fazlasını yaşadın bugüne kadar Inge. Artık beklentilerini biraz azalt. Bütün bunları sana, başarı olarak yaşantılayacağın şeyin önünde seni uyarmak için söylüyorum: Bu başarı çok kısa süreli olur ve senin gibi zor olanı kendine yurt edinmiş insanlar, bu durumla nasıl başa çıkılacağını da bilmek zorundadırlar.”

Ingeborg Bachmann bir yıl önce Paul Celan’ın kendisine hediye ettiği ama şimdi geri istediği yüzüğü 1951’in Eylülü’nde postayla gönderir. Yazdığı mektubu ise yüzükle beraber göndermekten vazgeçer. Paul Celan bu yüzüğü bir yıl sonra, 1951 yılının Kasımı’nda tanıştığı Gisèle de Lestrange’a verir. Gisèle köklü bir Fransız ailesinden gelmektedir ve Celan’a kendini şiire adaması için gereksindiği ekonomik özgürlüğü kazandırır. Gisèle bir insanın bir başka insan için yapabileceklerinin tümünü kendini feda edercesine yapar Paul Celan için.

1952 yılında Bachmann Paris’e gelmek istediğini yazar ama Celan istemez gelmesini. “Lütfen artık geri getirilemez olanı konuşmayalım Inge. Benim için geleceksen Paris’e, gelme!” Celan’ın, ilişkilerinin bu dönemindeki uzlaşmaz tutumu Bachmann’ı depresyona sürükler. “Bundan sonra bana ne olacağı, beni hiç ilgilendirmiyor. Paris’ten döndüğümden beri, eskiden yaşadığım gibi yaşayamıyorum. Denemeyi unuttum.” Elinden birşey gelmeyen Bachmann kendini umutsuzca Celan’ın eserlerinin tanınmasına adar. 1952 Mayıs’ında Grup 47 olarak bilinen edebiyat grubunun Hamburg’taki Okuma Günleri’ne Celan’ı da davet ettirir. Uzun zaman sonra birbirlerini ilk olarak burada görürler ama Bachmann „geçen yılki bütün umut ve çabalarının ilk konuşmalarından sonra yokulup gittiğini“ yazar daha sonra Celan’a. Celan’sa kendisini ortada bıraktığı suçlamasını yöneltir Bachmann’a. Çünkü şiirleri pek yankı bulmaz buradaki edebiyatçılar arasında. “Bir kaç saat ya da birkaç gün sonra bir başkasına gideceğini biliyorken, nasıl oluyor da ‘Almanya ormanlarında’ senin yanında kalmadığım suçlamasını getiriyorsun bana?” diye yazar Bachmann 10 Temmuz 1952’de. “Söyle bana, sen benden çoktan gitmişken, ben sende nasıl kalabilirim?”

Bachmann Grup 47’nin sonbahar toplantısında kendisini “esprileri, coşkusu ve çocuksu sevinciyle fetheden” besteci Hans Werner Henze’yle tanışır ve onun daveti üzerine İtalya’ya onunla birlikte yaşamaya gider. Cinselliğin yaşanmadığı bu dört yıllık birlikteliği sonsuz bir şölen olarak tanımlar Henze. Bachmann Celan’a “Bazen Avrupa’ya dönmeyi hiç istemiyorum” diye yazar ve “tamamen yalnız” olduğunu ekler. Paul Celan Henze’yi çok uzun zaman sonra öğrenir. Henze ise Paul Celan’ın varlığından bile haberdar değildir. Bachmann’ın farklı ilişkileri birbirine paralel olarak yürütmekteki ısrarı, kıskançlık konusunda “dünya şampiyonu” olan Max Frisch’le olan ilişkisi sırasında psikiyatri kliniğine yatmasına neden olacak kadar iş açar başına.

Dört yıl boyunca tek bir mektup bile gidip gelmez aralarında. Bu dört yılın sonunda 1957 Ekim’inde, bir başka edebiyat etkinliğinde karşılaşırlar ve aşk yeniden, sanki aradan o kadar zaman geçmemiş gibi, ikisini de avcuna alıverir, bütün eski korku ve sıkıntılarıyla birlikte. Bu karşılaşma Celan’a yeni aşk şiirleri yazdırır. Bunların arasında en güzeli de Köln, am Hof şiiridir. Köln’de, Katedral’in çok yakınlarındaki Am Hof Sokağı’nda bir otelde gecelemiştir çift. Celan ayrılmak için mahkemeye başvurmuştur o sırada. Köln, am Hof uzun süredir birbirlerini kaybetmiş değil, ta en başından beri kayıp olan âşıkların yurdu olur: “Sürgün ve kayıp / yuvalarındaydılar.”

28 Ekim 1957’de Bachmann Celan’a Münih’ten yazdığı mektupta karısından ayrılmamasını rica eder: “Onu ve çocuğu düşündükçe – ve hep onları düşüneceğim – seni kucaklayabilmem olanaksız.” Aynı mektupta “Rüya mıydık biz?” diye de sorar. Oysa Celan “Ah Ingeborg, seninle dopdoluyum!” diye yazar Bachmann’a. İlişkilerinin bu aşamasında Bachmann’ın kuşkularını hafifleten Gisèle’in kendisi olur. Gisèle Celan Bachmann’ın şiirlerinde onun Paul Celan’a olan büyük aşkını okuyunca, Bachmann’ı görmesi için kendisi teşvik eder onu. Celan’a ithafen tuttuğu günlüğüne şunları yazar: “Ne korkunç bir kader. Seni o kadar çok sevmiş ve o kadar çok acı çekmiş. Ona karşı nasıl bu kadar acımasız olabilirsin? Kendimi ona daha yakın hissediyorum artık, onu görmeni kabul ediyorum, söz veriyorum, sakin kalacağım. Bunu ona borçlusun.” Bachmann 2 Temmuz 1958 tarihinde Gisèle’le tanışır. Ertesi gün de Max Frisch’le. Yeni bir aşkın kapısı aralanır.

Ingeborg Bachmann’ın Nepal’de bulunan Henze’ye geri dönmesinin, Paul Celan’ın Gisèle’le olan evliliğini sürdürmesinin ve birdenbire Max Frisch’in ortaya çıkmasının, âşıkların gelecekte yaşayacakları kırgınlıklar, yanlış anlamalar, acı ve yabancılaşmalarındaki payları oldukça büyüktür. Ondan sonraki dört yıl Zürih ve Roma‘da Max Frisch’le yaşar Ingeborg Bachmann. İçsel olarak Paul Celan’dan kopamamıştır oysa bir türlü. Zürih’ten gönderdiği ilk mektubunda “Boşa çaba, ikirciklik ve depresyon” diye yazar. Bütün mektuplarında Celan’ı bir kere daha görebilmek için âdeta yalvarır ve mutsuzluğunu haykırır: “İçimde süregiden ıssızlık!”

Bu sırada şiir kitabının antisemitizm kokan eleştirilerle karşılanması ve intihal söylentileri Celan’ın ruhsal dengesini bozar. En güvendiği dostları tarafından bile savunulmamak paranoid bir tablo geliştirmesiyle sonuçlanır. Çaresizlik içinde Ingeborg Bachmann’la birlikte yaşayan Max Frisch’ten de yardım ister ve reddedilir. Ingeborg Bachmann’ın da sessiz kalması bardağı taşıran son damladır ve Bachmann’dan ona bir daha yazmamasını, telefon etmemesini ister ama aradan beş gün geçmeden kendisi telefon numarasını talep eder. Bachmann buna rağmen 18 Kasım 1959’da Celan’a şöyle yazar: “Birbirimizi bir kere daha yitirmemize izin veremem – bu benim yok olmam demektir.” Şubat 1960’da ise sadakat ve aşk arasında paramparça olduğunu hisseden Bachmann sadakati aşka tercih eder: “Bütün bu olanların ardından bizim için bir ‘sonra’ olduğuna inanmıyorum. Benim için bu artık imkânsız.” Celan Bachmann’ı “katili” olmakla suçlar. Bachmann hiçbir zaman göndermediği veda mektubunda o güne kadar söyleyemediklerini dile getirir sanki: “Seni düşündüğümde öyle bir kızgınlık duyuyorum ki! Ve senden nefret edemediğim için kendimi affedemiyorum… Bazen Gisèle’i düşünüyorum ve ona senin hiçbir zaman sahip olmadığın büyüklük ve metaneti nedeniyle hayran oluyorum… Benim karşımda kendini inkârı, güzel gururu ve dayanıklılığı, inan ki senin şikayetlerinden çok daha büyük (…) Kurban olduğunu düşünüyorsun ama olmamak senin elinde.”

24 Kasım 1965’de karısını öldürmeye teşebbüs eder ve “deli gömleği” içinde psikiyatri kliniğine kapatılır. Taburcu olduktan sonra 30 Ocak 1967 tarihinde bir kez daha karısı Gisèle’i ve oğlu Eric’i öldürmeye kalkar ve tekrar psikiyatri kliniğine kaldırılır. 1968/69 kışındaki psikiyatri kliniğinde son kalışının ardından kendini Sen Nehri’nin karanlık sularına bırakır. “Aşk, deli gömleği güzelliğinde!” Bu dizenin korkunç gerçekliği bu intihardan sonra daha da çarpar insanı. Bachmann’sa 47 yaşında, 1973 yılında, Celan’ın ölümünden üç yıl sonra, Roma’da evinde çıkan yangında ölür. Ölümünün ardından şöyle yazılır: “Celan kanayan bir yaraydı. Ancak büyük bir şair bir yarayı sevmeye cesaret edebilir.”

Belki de aşklarını Celan’ın şu dizelerinden daha iyi anlatanı yoktur: “İkimiz / Ağız dolusu sustuk!”

ALPER HASANOĞLU
17.04.2015 http://kitap.radikal.com.tr/

KALP ZAMANI
Mektuplar
Ingeborg Bachmann Paul Celan
Çeviren: İlknur Özdemir
Kırmızı Kedi Yayınevi
2015, 320 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Anlatı, Mektup
“Ne dağı bu?” diye sordum. “Ararat” dediler. – Aleksandr Puşkin

Koğuştan taze sabah havasına çıktım. Güneş doğuyordu. Dupduru gökyüzünde iki başlı, karlı bir dağ parlıyordu. Gerinirken: “Ne dağı bu?” diye...

Kapat