Marks, en yakın arkadaşı tarafından anlaşılamamış olabilir mi? ? Suat Kamil Aksoy

Yalçın Küçük’ten sonra, birçoklarıyla birlikte Stalin değer yasasını yanlış kavrıyor demiştik. Sonra Lenin kriz olgusuna yanlış bakıyor dedik. Şimdi Engels Marks’ı anlayamamış olabilir mi diye başlıyoruz. Okuyucu ister istemez bundan sonra sırada Marks var herhalde diye düşünecektir. Marks’a dokunmayacağımıza söz veremeyiz. Ama bulgularımız çerçevesinde ona dokunulmasına en önce bizim karşı koyacağımızı belirterek, okuyucunun içini rahatlatmak isteriz. Bu elbette bir kırmızı çizgi değil. Bu vesile ile marksizm hakkında bir görüş beyan etmek istiyoruz.
Biz örneğin Marksist olduğumuzu söylediğimizde ne demek isteriz. Biz niye kendimizle değil, bizden çok önce yaşamış birisinin adıyla kendimizi tanımlarız. Onun ruhunun bir devamcısı mıyız? Biz biz değilde o muyuz? Bizce açıklama şöyle olmalıdır. Biz iktisat, felsefe ya da siyasette yeni birşey olmadığımızı, onunla hemen hemen aynı olduğumuzu söylemiş oluruz. Bizi tanımak için ona başvurmakla bizi tanımak konusunda kolaylık sağlanacağını söylemiş oluruz. Eğer biz aynı şey olup, bunu bilmiyor söylemiyorsak, yine de aynıyızdır. Nesnel olarak bu böyledir. Kendisini tarihteki ve bugündeki yeri ile tanımlayabilmekle sınırlı kalındığı sürece bu yararlı birşeydir. İnsanlığın toplu olarak çok daha hızlı düşünebilmesinin bir yoludur. Aynılıklar ve farklılıklar böylece ortaya çıktıkça hem düşüncede, hem de pratikte test süreçleri güç kazanırlar. Tek bir beyin içerisinde de, insanlığın toplam beyninin içerisinde de gerçek ilerlemeler bu yollardan dolaşarak gerçekleşir. İnsanın kendi somut varlığıyla, insanlığın ortak zihnindeki izdüşümleriyle olumlu bir ilişki içerisinde olduğunun farkında olması bir sağlık işaretidir. Bir dürüstlük, açıklık deklarasyonudur.

Eğer kapsamımız tarihteki izdüşümümüzden daha geniş ise, izdüşümümüz ile bağlı kalmamız yine de bir anlam ifade eder. Böyle bir durumda da bizi anlatan temel unsurların o’nda merkezileştiğini söylemiş oluruz. Ve eğer artık temel başlıkların bir kaçında o’nunla çelişiyorsak, artık kendimizi farklı birşey olarak ilan etmemiz gerekir. Bunu yapmadığımızda kendimizi kandırmış, ya da geçici varlığımız içerisinde gölgemizin düştüğü kadar bir yeri aldatmış oluruz. İnsanlığın kollektif zihni içinde bu etkisiz, geçici, utanç verici, zavallı bir çıkarcılık olarak ölüp gidecektir. Eğer izdüşümümüz ile tutarlı olmaya devam ediyorsak, o’nu savunmak, ya da o’na dokunulmasına karşı koymak aynı zamanda kendi benliğimizi savunmak ya da korumakla eşdeğer bir davranıştır.

Dürüstlüğün zorunlu olmadığı ise herkesin malumudur. Bu açıdan kendini Marksizm ile tanımlamanın içerikle ilgisiz gerekçeleri de vardır.

Atatürkçülük ya da Kemalizm ülkemizde buna güzel bir örnektir. Okullarda bir şablon halinde aşırı vurgulu bir benimsetme eylemi neredeyse bir politikadır. Zaten birçok eklektik bölmesi olan Atatürkçülük bu yolla eğer reel bir yaşam imkanına sahip olacaktıysa bile, böylelikle öldürülmüş olmaktadır. Eğer örneğin Marksizm belirli alanlarda kabul görmek için bir kriter haline gelmişse artık yararlı değil, zararlı bir süreç işlemeye başlar. Böyle bir durumda eldeki izdüşüm bir tür marka işlevi görmeye başlamış demektir. Bir marka olarak Marksizm yazıldığı gibi sekiz harf haline gelene kadar yalınlaşabilir. Sekiz harften oluşan bir kod olarak bir iletişim parolası haline de gelebilir. Biz bu açıdan Marksizm ile hiçbir ilişkimiz olmadığını şimdiden belirtelim. Özsel ilişkimiz eğer geçersiz hale gelmiş ise kendimize başka bir kod bulmak hiç zor olmaz. Daha ötesi ifade ettiğimiz fikirler şu ya da bu kod ile anılmakla kendi varlıkları açısından birşey kazanmaz, ya da kaybetmezler. Ama bu durumda insanlığın ortak zihnindeki izdüşümlerle kurulan ilişkilerden, bunların sağlık işareti olmasından artık bahsedemeyiz. Böyle bir durumda, insanlığın ortak zihninin düşünme süreçlerinin parçalanmış olduğundan ve bir tür şizofreni atağından sözetmemiz gerekir.
İnsanlık açısından aşılmış ya da aşılmamış her düşünce sistemi kendi iç tutarlılığı sayesinde yaşamını sürdürür. Bir sistem ne kadar ayrıntılara sahip olursa, yada nesnel olarak tutarsız parçalara sahip olursa içerisinden o kadar çok bozunma üretir. Bir düşünce sistemi ne kadar çok marka haline gelmiş ise, o kadar çok parçalı ve yüzeysel kavranışlara evrilir. Böylece özünü yitirip, yok olup dağılabilir. Düşünce sistemleri bireye kendi gelişmesinde önemli itkiler kazandırabildiği gibi onu yüzeysel kalmaya da zorlayabilir. İç tutarlılığı ve nesnellikle uyumu bozumuş sistemler kendi biçimselliğini korumak için canlılığını yitirmek ve kurumak zorundadır. Bunun somut tezahürü bağnazlıktır. Düşünce özgürlüğü tamlaması iyice düşünüldüğünde saçma birşeydir. Herkes doğal olarak düşünmekte özgürdür! Eğer saçma olmayan birşey söylenecekse bağnazlığın bireyin zihninde özgür düşüncenin ortadan kalkması anlamına geldiği söylenmelidir. Aşılmış fikirlerin kendini koruyup sürdürebilmeleri ancak sorgusuz kabul koşulları altında olasıdır, Elbette böyle bir durumun dışsal desteklere de ihtiyacı olacaktır. İnsanlığın ortak zihninin düşünme süreçlerinin kırılması, bozulması, yeniden kurulması bir yanıyla dinamik bir süreçtir, doğaldır. Ancak kırılma ve kurumaların doğal olmayan bir süreklilik kazanması da mümkündür ve günümüzün bir olgusudur. Bizce bu türden çağdaş bağnazlığı besleyen şey büyük oranda bütün kaynak ve dolayımlarıyla sermayenin insana dışsal iç doğasıdır. Problemin bireylerdeki yansıması bireyin yaşadığı somut acılar bir yana konursa, boğuntu ve mutsuzluktur. Okuyucudan af dileyerek bu açıklamaya muhtaç, ama açıklanması da biraz güç olan bu düşünce zincirimizi şimdilik noktalıyoruz.

Şimdi daha önce kullandığımız birkaç özgün ifadeyi hatırlatmak ve olası yanlış anlaşılmaların önünü kesmek istiyoruz.
Toplumsal üretimin bileşiminde canlı emeğin, cansız emeğe oranının düşme eğiliminde olduğunu, ve kapitalizm koşullarında bunun kendisini kar oranlarının düşme eğilimi olarak ifade edeceğini söylemiştik. Bu yaklaşıma Marks’ın metinlerinde rastlamış değiliz. Toplumun toplam emeği 100 saat iken, eğer bu emeğin işlev yapabilmesi için hazır bulunması gereken cansız emek zamanı 500 saatten, üretimin gelişmesi ile 1000 saate çıkıyorsa, canlı/cansız emek orantısı yüzde 20 den yüzde 10 a evrilmiş olacaktır. Kapitalizm koşullarında kar ilkinde 20, ikincisinde 10 içinden ayrılan bir parçadır. Parçannın oransal küçülmesi, kar oranı içinde küçültücü bir etki yaratacaktır. Bu matematiksel durum şu olasılığı da içerir. Eğer ilk durumda 20 içinden ayrılan kar 2, ve ikincisinde 10 içinden 5 ise kar oranlarının, üretimin genel eğilimleriyle ilişkisinin tam bir korelasyon içerisinde olmayabileceği ortaya çıkmış olur. Çelişik bir biçimde canlı/cansız emek oranı düşerken, kar oranı yükselebilir, aynı şekilde orantı ters yönlü eğilimlerle büyürken, kar oranı bu sefer düşebilir. Yaptığımız bu genelleştirmeyi ayrıntılandırmadığımızı ve bu açıdan test etmediğimizi not ediyor ve bunu incelemeyi sonraya bırakıyoruz.

Krizleri artı-değer ile ilişkilendirmiş, reel sosyalizm deneyimlerinde bazı özgün krizlerin olabileceğini, kapitalizm öncesi dönemlerde de yine özgün krizlerin olabileceğini söylemiştik. Eğer kaynak artı-değer ise bunlar mantıksal sonuçlardır. Biz kapitalizm koşullarında malların satılamaması, paraya dönüşemeyen metalar yüzünden birçok ödemenin yapılamaması vb. biçiminde ekonomik ve intihar eden işadamları, çoluk çocuğu ile perişan olan emekçiler biçiminde insani zorluklar yaratan krizlerin artı-değerin ya da artı-ürünün oluştuğu tüm sistemlerde aynen yaşanacağını iddia etmemiştik. Periyodik bir biçimde yaşanan bu tür krizler kapitalizme özgüdür. Mısır piramitlerinin kriz oluşu onların olağan bir ihtiyaç olmayışlarıyla, birer anomali oluşlarıyla ilgilidir. İnsanlığın geçmişinde şuraya buraya dağılmış, şu yada bu tarihte yaşanmış piramitsi anomaliler aranırsa mutlaka bulunacaktır. Üretkenlikteki bir artış, toplumun kullanılabilir emek zamanı ile yapılabilecekleri ölçüsüzce artırır. Sonucun ne olacağı verili tarihsel koşullar tarafından belirlenir. Marks kendi metinleri içerisinde bu türden bir kriz kavramlaştırması yapmamıştır. Biz reel sosyalizm deneyimlerindeki özgün krizler konusunu da daha sonra incelenmek üzere bir kenara bırakıyoruz.
Sanal sermayenin büyümesi sürecinde sanal artı-değerden bahsetmiştik. Bunun da Marks’ın metinlerinde yer almadığını söylemeliyiz. Biz teorik aydınlanmamızı sağladıktan sonra somuta yakınlaşmayı deneyeceğimiz için teoriyle uyumlu ve somuta daha yakın kavramlar kullanmaya devam edeceğiz. Burada sanal değerlerdeki büyüme ve küçülmelerin, reel değerlerle tüm iç içe geçmiş görünümüne karşın, bunların matematiksel olarak birbirlerine dışsal olduklarını şimdiden söylemeliyiz. Borsalara giren ve çıkan para her an birbirine eşittir. Durumu iki ayrı boyut gibi düşünebiliriz. Borsaya akan her 1 TL girdiği anda dışa, geriye yansır ve hiç girmemiş gibi reel alanda kalır. Dolayısı ile Marks’ın reel üretim alanıyla ilgili analizi, sanal değerler alanından tamamen bağımsızdır. Borsalara para girmesi ya da çıkması ile olgulara açıklama getirenler, gerçekte iki boyut arasında hiç bir girdi-çıktı ilişkisi olmayışını yok saymak durumundadır. Böylesine basit bir gerçeği görmezden gelerek söylenecek sözlerin ise hiç bir değeri yoktur. Boşlukta sanal ve reel olarak adlandıracağımız, birbirine teğet noktasından temas eden iki küre kurgulanmalıdır. İki küre arasında maddi bir ilişki yoktur. Faiz oranları dahil, tüm ilişki insan zihninde kurulur. Sadece servet etkisi olarak ifade edilen sanal zenginleşmenin, reel tüketimi teşvik etme olasılığı tartışılabilir. Bunun borsaların bitmek tükenmek bilmeyen dalgalanmalarının yarattığı ters yönlü etkilerle nötralize olacağını düşünmek en doğrusudur. Servet etkisinin insan zihninde doğan bir etki olması, bizim reel-sanal ilişkisinin insan zihninde kurulan bir ilişki olduğu yönündeki tezimizle tam bir uyum halindedir. Sanal sermaye ile ilgili analizlerin bu temel bilgiyi hiç unutmaması gerekir.

Bu üç başlıktaki özgün ifadelerimiz bizi Marks ile tutarsız kılmadığı için, fikrimiz mantıksal bir devamlılık arzettiği için biz hala marksizmin tanım alanı içerisinde kalmaktayız. Yeri gelmişken marksist iktisat, marksist değer yasası gibi kavramlaştırmaların kullanılmasını saçmalık olarak gördüğümüzü itiraf edelim. Abesliğin farkına varılması için newtonist yerçekimi yasası ne anlama gelebilir diye soralım. Bir olguyla ilgili olarak birçok varsayımın ortalıkta dolaştığı ve hiçbirisinin kesin kanıtlara ulaşamadığı bir ortamda bazı tezlerin sahiplerinin adlarıyla anılmaları doğaldır. Kapital ile birlikte değer yasası kanıtlanmış, iktisat böylece bilimsel bir dayanağa kavuşmuştur. Varsayım alanı artık geçilmişken, mazide takılıp kalmanın anlamı yoktur. Bu kavramları Kapital’in 3. cildine ek olarak yazdığı metinde kayda geçirmiş olduğu için eleştirimizin ilk muhatabı Engels olmaktadır.

Bir tür dokunulmazlık kazanmış kavram ve kişilere dokunmaktayız. Biz böylece kendimizi ve hikayemizi ve tabi tün insanlığın hikayesini doğru bir biçimde anlayabilmeyi amaçlamaktayız. Yirmi yaşlarını yaşamakta olan Marks ve Engels insanlığın felsefedeki doruğu sayılabilecek ve neredeyse ilahlaşmış olan Hegel’in okulunun öğrencileriydiler. Hegel artık ölmüştü ve onlar doruklardakinin ilah olmadığını keşfedenler arasındaydılar. Engels bağnaz Hıristiyan bir fabrikatörün oğluydu. Engels babasının fabrikasında
çalışırken bir yandan sanayinin merkezi İngiltere?de emekçilerin yaşayış ve mücadelelerini araştırıyordu. Henüz 25 yaşındayken yazdığı İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu adlı kitabı içinde bulunduğu duyguları da ele vermektedir. Binbir acı ile emekleriyle yaşamaya çalışan emekçilerin emekleriyle zenginleştirdiği ve beslediği şey, babasında olduğu gibi mide bulandırıcı bir bağnazlıktan ibaretti. Engels bir mektubunda insan diyor, “komünist olduğu halde, dış durumu açısından bir burjuva, pazarlıkçı bir canavar olarak kalabilir, ama geniş komünist propaganda yürütmek ve aynı zamanda pazarlıkla ve sanayi ile uğraşmak yürümez. Yeter. Paskalyada burayı bırakıyorum. Bir de buna, tam Hıristiyan-Prusyalı bir ailenin, uyuşuk yaşantısını ekle ? artık dayanamayacağım; sonunda bir Alman darkafalısına dönüşüp, komünizmin içine darkafalılığı sokabilirim.” (Engels’ten Marks’a mektuplardan)

Sonrasında Engels’in ömür boyu o dayanamadığı işi yapmaya devam ettiğini biliyoruz! Engels Marks’ın dikkatini, Ekonomi Politiğin Bir Eleştiri Denemesi başlıklı çalışması ile çekmiştir. Engels’in 23 yaşında yazdığı bu deneme gerçekten etkileyici bir metindir. Metni dahiyane bulan sadece Marks değildir. Açıkçası yazdığı yaşı da göz önünde bulundurulduğunda kıskanılacak kadar zengindir. Sonrasında Marks’ın geçmiş ikiyüz yıllık ekonomi politik yazınının içerisine gömülmesine yol açan böylece Engels olmuştur. . Marks’ın kendisinden önce yazılmış tüm külliyatı eksiksiz bir biçimde okuduğunu biliyoruz. Engels ise en parlak metninden sonra durmuştur. Bu yüzden biz Engels ile ilgili eleştirimizin tüm malzemesini bu ilk metinlerde rahatlıkla bulabiliriz. Geçmişe döndüğünde, Marks’ın Kapital’i de ortaya çıktıktan sonra Engels kendisi de gençliğindeki fikirlerin olgunlaşmamış fikirler olduğunu kabul etmektedir. Ancak Engels’in eleştirmeye kıyamadığı yanları vardır.
Bir parantezle insanın 16-24 yaşları arasında içerisinde bulunduğu düşünce denkleminin belirgin çizgilerini şu ya da bu etkiyle eğilip bükülse bile ömür boyu koruma eğiliminde olduğunu iddia etmek istiyoruz. Bu sadece bir kanı! İspatı yok! Dileyen benimsemeyebilir.
Marks artık 40 yaşını geçtiği sıralarda incelemeleri sırasında bazı yeni keşiflerde bulunduğunu, Engels’e yazdığı mektuplarda dile getirir. Biz bu yüzden bu dönemin öncesini bir hazırlık evresi olarak varsayacağız.

Şimdi kanıtları sunmadan iddiamızı ortaya koyacağız. Lenin’e yönelttiğimiz eleştiriyi şimdi asıl kaynak gibi görünen Engels’e yönelteceğiz. Anarşik yapı, bilinmeyen pazar ile planlama fikri arasındaki ilişkiye daha önce değinmiştik. Bunlar Engels’in 1843-45 arasında yazdığı her iki metinde de yer alan düşünceler. İşçi sınıfının, ya da proletaryanın siyasal iktidarı alması, özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, kollektif mülkiyete dayalı merkezi planlı bir üretimin eskisinin yerine geçmesi şeklinde özetleyebileceğimiz düşünce 1843 itibariyle Engels tarafından yazıya dökülmüş durumdadır. Öncesini, kendisiyle eş zamanlı başkalarını burada sözkonusu etmiyoruz. Ne kadar önemli olurlarsa olsunlar onları, milyonlarca insanı etkileyen enternasyonalin fikir otoritesi olmuş olan Engels ile aynı bağlama almamız doğru olmaz.

Engels’in neredeyse en başta ortaya koyduğu çözüm önerilerini, olgular üzerindeki ilk izlenimlerden yola çıkarak, derinlikli bir analize ihtiyaç olmaksızın ilan edilmiş öneriler olarak hemencecik benimsememiz doğru olmayacaktır. Öncelikle kabına sığmayan bir gencin, toplumsal ve entellektüel konumu alabildiğine haksız olan bir babaya karşı duyduğu öfkesini ve belki de bu öfkenin onu olguları yüzeysel bir bakışla ele almaya iten etkisini, ortaya koyulan fikir ve çözüm önerilerinin içerisinden ayıklamamız gerekecektir. Bu öfkenin işçi sınıfının öfkesinin bir yansıması olarak kabul edilmesi mümkündür. Ama tıpkı daha önceleri işçi sınıfının makine kırıcılığı şeklinde yansımış olan öfkesi gibi ne kadar haklı olursa olsun otomatik olarak doğru bulunamayacaktır.

Engels kendisini ömür boyu etkisinde tutacak olan düşünceleri bahsi geçen incelemeleriyle kayda geçirmiştir. Engels önerdiği çözümler açısından olmasa da, ortaya koyduğu sorular ve yaklaşımlar açısından olağanüstüdür. Marks dahil bir çok kişiyi etkilemiştir. Biz ekonomi-politik ya da iktisat öğrenmek isteyen herkese, bunların doruğu sayılabilecek olan Kapital ile başlamalarını ve tarihte geriye doğru giderek temel tartışmaların tarafı olan iktisatçıların özgün eserlerini okumalarını tavsiye ediyoruz. Engels’in incelemesinin ise bu yazının ardından okunmasını öneriyoruz. Marks bu metni okuduktan sonra belirli bir süre için Engels etkisindedir ve bu açıdan otorite Engels olmuştur. Daha sonra Engels kendisinin ikinci keman olarak kaldığını söylemiş olsa bile biz bugüne devrolanlara bakarak siyasette pek öyle ikinci keman olmamış olduğunu belirtmek durumundayız. Marks Engels’e ait ve bir açıdan yüzeysel olan tezleri aşabilmek için epey derinlikli incelemelere yönelmiştir. Engels gençliğinde ifade ettiği fikirlerle iktisat defterini kapatmış ve zaten defteri hiç kapatmayan Marks’ın otoritesini kabullenmiştir. Engels kendi metninde Malthus ile uzunca hesaplaşır. Bizim Lenin eleştirisinde bahsettiğimiz denklem aslında Engels ile Malthus-Sismondi ikilisi arasında da vardır. Marks artı-değerin akibetini dert edinen ikiliye daha yakındır. Ancak Engels sarsılamayacak bir tutamak noktasına sahiptir. Kitlelerin sınırlı tüketimi bin yıllık bir olay iken, krizler bir kaç on yıllık meseledir. Dolayısı ile artı-ürünün tüketilebilmesi için formül aramanın gereği yoktur. Bu somut kanıtın öyle yüzeysel bir yaklaşımla aşılması mümkün değildir. Marks Engels ile ve tabi somut olgu ile çok çelişmeksizin gerçekliğe yaklaşmayı başarmıştır. Engels yine Marks tarafından ortaya konan yaklaşımla uzlaşma içerisinde olarak kendi fikrini sürdürmüştür. Krizlerle devrim arasında kurulan ilişki yine ilk tezlerdendir. Aslında tüm hikaye ve Engels’in yazdıkları, 1842 de ingiltere?de yaşanan bunalım ile başlamaktadır. Engels bu sırada İngilterededir, hem babasının işlerini takip etmekte, hem de yaşanmakta olan bunalımı ayrıntılı bir biçimde gözlemlemektedir. İşçi sınıfının içler acısı durumunu, isyanları, mahvoluşları gözlemledikten sonra krizlerin toplumun dönüşümünde bir manivela işlevi görebileceklerine hükmetmiştir. Kriz, işçi sınıfının iktidarı, özel mülkiyetin kaldırılarak kollektif mülkiyetin kurulması, merkezi planlı bir ekonomi şeklindeki düşünce dizisi 1842 bunalımının ardından Engels tarafından artık kesin olarak kayda geçirilmiştir.

Bizim düşüncemiz ise daha önce de ifade ettiğimiz üzere plan kavramının sosyalizmi özü olamayacağı yönündedir. Marksizmin konuyla ilgili fikrini özü de bu değildir. Kavramın bugünkü biçimi ile doğuşu kapitalizmin krizlerinin doğuşu ile olmuştur. Yapılan açıklamaların ardından gelen çözüm önerilerinden birisidir. Olguyla temasın yarattığı ilk izlenimlerin akla getirdiği ilk fikirdir. Bu hali ile derinlikli bir analizin ürünü değildir. Öncesini bir kenara bırakırsak Engels ile Marks ilk tanıştıklarında bu kavram vardır. Görünen köy kılavuz istemez kabilinden bir şeydir. Sosyalist akımlar arasında hızla kabul görmüştür. İşleri hiç planlamadan yapalım, insiyaki davranalım şeklindeki bir yaklaşımın kabul görmesini zaten bekleyemeyiz.

Yöneltiğimiz eleştiri, öyle bir merkezden herşey yönetilemez, hantal yapılar olur vb. gibi kategorik ve budalaca itirazlarla karıştırılmamalıdır. Her ne şekilde olursa olsun, ihtiyaçlar yeterli miktarda üretimle karşılanmalıdır. Ufak tefek hata payları ile, emekler zayi olmadan bu iş başarılmalıdır. Böyle birşeyin başarılabilmesinin basit olmayacağı, karmaşık yönler barındıracağı gayet açıktır. Ama elde matematik, iletişim, öngörü gibi epeyce imkan vardır. Planlama bu ise toplumsal kaynakların boşa harcanmaması için her durumda gerekli birşeydir. Ele aldığımız planlama bu değildir. Kapitalizm koşullarında üretim anarşisi, ya da tek tek üreticilerin birbirinden habersiz üretimleri yüzünden oluşan problemlerden kaçınmayı amaçlayan plan kavramından bahsettiğimizi ve plan kavramını bu dolayımla ilişkisi açısından eleştirdiğimizi tekrar hatırlatıyoruz.

Marksizm elde bir iken, insanlığın sosyalizm ya da kurtuluş hülyasının bu kavramdan gördüğü zararın boyunu anlamaya çalışıyoruz.

Öncelikle kapitalizmin krizlerine ilişkin yeterli bir açıklık oluştuğunu varsayacağız. Kapitalizm anarşik bir üretim bile olsa, karmaşanın içerisinden bir düzen oluşturmak konusunda tümden aciz değildir. Öngörü, analiz, matematik, iletişim imkanlarının maksimum düzeyde devrede olacağı hiç unutulmamalıdır. Kapitalizm kendi sonrasına bu türden yetenekleri devredecektir. Sosyalizm bu açıdan kapitalizmdekinden nitelikçe daha üstün bir plana ihtiyaç duymayacaktır. Eğer kapitalizm sonrasındaki iktisadi evre sosyalizm olarak adlandırılacaksa, bu evrenin temel alameti sermaye ilizyonunun ortadan kalkmasıdır. Kapitalizm kendisini giderek zenginleşen bir sınıf ile de göstermiştir. Bu herkesin gözüne görünen apaçık bir gerçektir. Yalın görünümden yola çıkılarak söylenmiş ve klişeleşmiş bazı sözleri ele alalım. İlk ağızdan mülkiyet hırsızlıktır denmişti. Evet mülk edinenler giderek zenginleşiyor ve klasik iktisadın ilk bulgularının meyvesi sömürü kavramı mülkiyetin hırsızlıkla oluştuğunu açıkça kanıtlıyordu. Bu klişe laf tıpkı plan gibi ilk reaksiyonlardandı. Hırsız mülkü çalmakta idi, mülkün kendisi hırsız değildi. Ama ortada gerçek bir hırsızlık yoktu. Dolaylı bir durum, yani sermaye vardı. Sermaye neydi? Basitçe bir miktar değer, yani bir miktar para mıydı? Zincirleme reaksiyonla mülk, değer, para , sermaye birbirine karıştı. Mülkün özel olanımı hırsızlıktı acaba? Elbette öyleydi. Suçlu özel mülkiyetti, hatta mülkiyetti! Marks bu karmaşaya müdahale etmeye kalkıştığında ortam epey karışıktı. Kutsal özel mülkiyete dil uzattığı için Marks kendisini birdenbire Londra?da bulmuştu. Halbuki Marks daha sonra araştırmaları sonucu kitlelerin özel mülkiyetinin gerekirse zorla ortadan kaldırılmadığı bir durumda kapitalizmin varolamayacağını ortaya çıkaracaktı. Marks, mülksüzleştirilmiş bir sınıf olmadan, proletarya olmadan, burjuvazinin de varolamayacağını ortaya çıkardı. Kapitalizm bu mülksüzlüğü sürekli yeniden üretmek zorundaydı. Ve üretti, üretmeye devam ediyor. Engels’in zihnimde, özel mülkiyetten yoksun bırakılmış olan kitlelerin bu durumunun sorumlusu olan babası gibilerin de aynı kaderi paylaşması fikri vardı. Kapitalistlerin elinde biriken özel mülkiyetin ortadan kaldırılması gerektiği bir çok açıdan aşikardı. Daha o günlerde de görüleceği gibi kamu mülkiyeti, kollektif mülkiyet, devlet mülkiyeti de hiçte marjinal düzeyde kalmaksızın gelişmekte idi. Bu sayede anlaşıldı ki, kamu mülkiyeti sömürünün altenatif bir mekanizması olabiliyordu. Tıpkı merkezi planlama gibi özel mülkiyetin ortadan kaldırılması fikri de en yalın görünümlerden ilk fikir olarak türetilebilecek birşeydi. Marks ve Engels yirmi yaşlarını geçmiş iki genç olarak tanıştıklarında zaten özel mülkiyetin ortadan kaldırılması, kollektif mülkiyet ve merkezi planlı ekonomi kavramlarına sahiptiler. Ellerinde henüz kapitalizmin hareket yasaları hakkında bir analiz yoktu.

Tıpkı plan gibi özel mülkiyete karşı kollektif mülkiyet yaklaşımı da bir tepkiselliğin ürünüydü. Bu fikirler Marks olmaksızın Engels’in elinde vardı ve hatta yazılı ve basılı haldeydi. Değerini artıran değer olarak sermaye özünde üretim araç ve maddelerinden oluşuyordu. Bunların kollektif mülkiyete dahil edilmesi ile sermayenin ortadan kaldırılma imkanı da öyle fazla analiz ve kafa yormaya gerek olmadan kurgulanabilecek birşeydi. Farkedileceği üzere dünyanın yaşadığı reel sosyalizm deneyimleri bu fikirlerin neredeyse doğrudan doğruya uygulanmasıdır. Bu yüzden bu deneyimlerin Marks’a ve onun Kapital’ine pek de ihtiyacı yoktu.

Marks ilkel birikim sürecini anlatırken İngiltere?de kitlelerin kendi özel mülklerinden apaçık zor yollarıyla uzaklaştırılarak, mülksüzleştirildiklerine değinir. Ekim devrimi de benzer bir zor alımı bu sefer emekçi kitlelere değil, mülk sahibi sınıflara karşı yapmıştı. Ancak biliyoruz ki kapitalizm bir açık zor alım düzeni olmaya devam etmemiştir. Sermaye ilkesi ile üretim kendiliğinden bir mekanizma ile kitleleri mülksüz halde tutmaktadır. Bireyler açısından mülk edinme ve mülksüzleşme özel olaylar olarak yaşanmakta ama toplumsal düzeyde mülksüzler oransal olarak yükselme eğilimini sürdürmektedir. Artı-değer sermaye birikimini sürekli desteklemektedir. Marks ve Engels gençlik yıllarındaki özel mülkiyet karşıtlığını derinlikli bir analizin ürünü olarak değil, sermayenin kendisini bir özel mülkiyet olarak ortaya koyuyor olmasının ürünü olarak benimsemişlerdi. Bu durumu, işçi sınıfının ilk isyanlarının sermayenin bir görünüş biçimi olan makinelere karşı yöneltmesine rahatlıkla benzetebiliriz. Aynı yanılsamanın entellektüel bir biçimi sayılabilir. Ama örneğim birikim yapma tutkusu, mülklerini artırma tutkusunun sermaye ile ilgili olduğu apaçıktır. Sermayenin oluşmadığı bir ortamda kimsenin kendisine herhangi bir tatmin sağlayamayacak buğday siloları satın alıp mülkiyetinde tutmak gibi akıldışı bir iş yapmayacağını kolayca tahmin edebiliriz. Elindeki bu imkanı hayatını güzelleştirmek için harcayacağı gayet açıktır. Ama buğday silosu toplumsal olarak olmazsa olmaz birşeydir, varolmaya devam edecektir. Değeri de olacaktır. Kimsenin istemediği bu mülk doğal olarak ya da herkesin kollektif görevi olarak kollektif bir mülk olmak zorunda kalacaktır. Bireylerin kollektif mülk konusundaki ödevini nasıl yerine getireceği, zorunlu payının ne kadar likit ne kadar sabit olacağı ise şu an bizi pek ilgilendirmemektedir. Ama şu kadarı açıktır ki sermaye ilizyonu ortada yok ise, özel mülkiyetin yasaklanmasına değil, özendirilmesine ihtiyaç olacaktır. Kollektif mülklerde ya da bireyin özel tatminine doğrudan hitap etmeyen ama varolması zorunlu olan mülklerde bir paya sahip olması ancak toplumsal bir ödev ile olasıdır.

Bu yüzden kapitalizm sonrası, mantık gereğince kapitalizmin tipik görüngüsü olan kitlelerin mülksüzleştirilmesinin tersine sahne olmalıdır. Bu sermaye yüzünden yaşanan anomalinin, onun yokluğunda ortadan kalkmasından başka birşey değildir. Anomali diyoruz, bunu anlatan kefenin cebi yok şeklinde bir söz vardır. Bilindiği gibi gerçeğin bu apaçık ve alaycı ortaya konuşu bile kimseyi mülk edinme tutkusundan alıkoyamamaktadır.

İnsanın emeğini istifleyip, sonra da biraz olsun yararlanamadan ölüvermesi aynı zamanda istese de kaçınamayacağı bir trajedidir.

Şimdi bahsi geçen Engels metinlerinden iki alıntı yapacağız.

Bunlardan ilki 1844 elyazmaları içerisinde, ikincisi ise orjinal adı ile Türkçeye kazandırılmış durumdadır. Okunmalarını tavsiye ediyoruz.

“Elbette ki, bu ticari karışıklıklar bu yasayı doğrulamaktadır, hem de eksiksizce doğrulamaktadır ? ama iktisatçıların bizi inandırmaya çalıştıklarından farklı bir biçimde. Kendisini yalnızca dönemsel karışıklıklar yoluyla ortaya koya-bilen bir yasa konusunda nasıl bir kanıya sahip olabiliriz ki? Bu, kesinlikle, ona katılanların bilinçsizliklerine dayanan doğal bir yasadır. Eğer üreticiler, bu durumlarıyla, tüketicilerin ne miktarda gereksinme içinde olduklarını bilselerdi, üretimi düzenleyebilselerdi, üretimi kendi aralarında paylaşsalardı, o zaman rekabet dalgalanmaları ve bunun taşıdığı bunalım eğilimi olanaksız olurdu. Üretimi insanlar olarak ?kendi türlerinin bilincinde olmayan dağınık parçacıklar olarak değil? bilinçle sürdürün, o zaman bütün bu yapay ve savunulmaz antitezlerin üstesinden gelmiş olursunuz. Ama üretim yapmaya mevcut bilinçsiz, düşüncesiz biçimde, rastlantıya bağlı olarak devam ettiğiniz sürece, ticari bunalımlar da o ölçüde sürecektir; ve her bunalım, bir öncekinden daha evrensel ve dolayısıyla daha kötü olmaya mahkûmdur” (Engels 1843 İngiltere)
“Doğrudan gereksinimi karşılamak için değil, ama kâr için girişilen, geçim araçlarının halihazırdaki düzensiz üretim ve bölüşümünde, herkesin kendini zenginleştirmek için çalıştığı şimdiki sistemde, her an bozukluklar ortaya çıkması kaçınılmazdır. Örneğin İngiltere, birçok ülkeye çok değişik mallar gönderiyor. Şimdi, gerçi imalatçı, her bir maddeden her bir ülkede bir yılda ne kadar tüketildiğini biliyor olabilir, ama belli bir anda, elde ne kadar mevcut mal olduğunu bilemez; hele hele rakiplerinin oraya ne kadar ihracat yaptıklarını daha az bilebilir. Ancak fiyatlardaki sürekli dalgalanmalara bakarak, eldeki mal miktarı ve o anın gereksinimi konusunda çok belirsiz sonuçlar çıkarabilir. Mallarını ihraç ederken talihe güvenmek zorundadır. Her şey, bir tahmine dayalı olarak ve körce, rastlantıların insafına bırakılarak yapılmaktadır.”
(1845 Engels İngilterede İşçi Sınıfının Durumu)

Lenin her iki metni de, Engels’in yaşıtı bir genç olarak okumuş ve belli ki hiç yargılamadan benimsemiştir. Zaten Engels bir yarım yüzyıl boyunca bütün Avrupa?daki komünist örgütlenmelerle canlı bir ilişki içerisinde bulunmuş, ikinci enternasyonalin partileri büyük seçim başarıları elde etmiş, neredeyse parlamento üzerinden sosyalizmin kurulabilme olasılığı belirmiştir. Rusya?daki sosyalist siyasal akımlar bir yanıyla aynı tarihsel gidişatın devamıdır. Daha ötesi bu tarihsel gidişat bugün negatif seyirleriyle bizim yaşamımızı belirlemeye devam etmektedir. Biz elbette 23 yaşında bir gencin gözlemlediği sorunlara ilişkin iyice düşünülmemiş çözümlerinin bütün dünyayı etkilediğini iddia etmiyoruz. Onu yanıltan şey herkesi yanıltan ve bugün de herkesi yanıltmaya devam eden şeydir. Olgular insana her zaman kendi iç gerçeklikleri ile değil, tersyüz edilmiş biçimleriyle görünürler. Sermaye ve özel mülkiyet arasında kurulan ilişkide de böyle olmuştur. Şimdi şöyle bir geçtiğimiz yüzyıla bakarsak tarihin sınıf savaşımlarıyla devinmiş olduğunu kolayca söyleyebiliriz. Devrimler, iktidar değişimleri, grevler, özelleştirme ve kamulaştırmalar, savaşlar, darbeler! Sınıf savaşımı bütün dolayımlarıyla sürmüş ve sürmektedir. Marks ise sınıf savaşımlarının kaçınılmazlığından bahsederken, bu savaşımlara olumlu bir anlam yüklemiş değildir. Arzu edilen şey insanlığın yüzyıllardır sürmekte olan bu iç savaşının artık bir son bulmasıdır. Kurtuluş hülyası tam da budur. Belki şaşırtıcı gelebilir ama savaşın son bulması barış ile olmaz. Tarafların tasfiyesi zorunludur. Bu yüzden barış her zaman savaşın devamıdır. Barış ayrılığın devamı demektir ve gerçek çözüm karşıtların birleşmesidir.

Yıl 1865 ve artık bilimsel araştırmasını tamamlamış olduğu bir zamanda ücret, fiyat, kar adlı metnimde Marks ilginç şeyler söylüyor. Bu metin örgütlü işçilere hitaben yapılan bir konuşmadır. İşçi emek gücünün değerini elde etmek için mücadele etmek zorundadır. Ancak bu mücadelenin ufkunda mücadelenin devamından başka hiçbir şey yoktur. İşçinin rahata kavuşabilmesi için bu mücadeleden kurtulması gerekir. Bunun için de mücadele konusunun ortadan kalkması gerekir. Bu konu ücrettir. Bu ise işçinin işçi olmaktan çıkması ile mümkündür. Ücretlilik ortadan kalkmadığı sürece savaş tüm acımasızlığı ile sürecektir. Marks’ın üretim kooperatiflerine olan ilgisini biliyoruz. Emekçinin ücretli işçi olmaktan çıkması için tek yol ortak olmasıdır. Böyle bir durumda ücret ile birlikte kar da ortadan kalkar, bunların birliği ise emeğin ürünü olan değerdir. Kar oranı ve emek maliyeti kavramları böylece ortadan kalkacağı için sermayenin kendisiyle birlikte ilerlemenin önüne koyduğu kısıtlar da ortadan kalkmış olacaktır. Peki ama İngiltere ve ABD çok yaygın kooperatif hareketlerine sahne olmadılar mı diye sorabiliriz. Bu hareketlerin kimi zaman bir dolandırıcılığa, kimi zaman anonim şirket şeklinde kapitalizme evrildiklerine bakılırsa Marks’ın kurgusu da denenmiş sayılabilir.

Tüm deneylerde eksik olan bir tek şey vardır. Sovyetler dahil tüm deneyimler değer yasasının doğru bir kavranışından yoksundur. Marks kendisinin ayrıntılandırdığı analizleri kendisi bilmektedir, ama neredeyse hiçbir deneyim bu analizlere uzanıp faydalanabilmiş değildir. Hepsi bilimden yoksun eylem olmuş ve tarihin akışı karşısında, arkalarında zorbaları bırakıp, bir kül gibi savrulup gitmiştir!

İnsan bilim ile görünenin ardındaki gerçeği arar. Bilim onun elinden tutmadığında ya da insan herhangi bir nedenle bilimin elini bıraktığında, çok kısa bir mesafeyi bile, nice ömürler tüketip, nice nesiller yaşayıp, çok uzun sürelerden sonra, ancak rastlantı eseri katedebilir.

Bizim ortaya koyduğumuz farkındalıklar bir bakıma çok basit mantıksal çıkarımlardır. Bunların olağanüstü bir yanı yoktur. İç tutarlı açıklamalarla yerleşiklik kazanmış düşünceler hızlı bir biçimde yaygın bir kabul görürler. Fikirlerin yanlış olması bu sürece engel olmaz. Eğer bu fikirler hayatın akışı tarafından apaçık kanıtlarla tersyüz edilemiyorsa, yanılsamaların yaygın kabulü zedelenmeksizin devam eder. Hayatla yaşanan küçük çelişkiler ve böylece doğacak iç tutarlılık zedelenmeleri, yasaklayıcı tutumlarla, sisteme ufak yamaların kendiliğinden eklenmesiyle ya da çapraşık beyaz yalanlarla örtülüp onarıldığı sürece, yanlış bir düşünce ya da düşünce sistemi yüzyıllarca benimsenebilir. Güneşin dünyamızla ilişkisi hakkındaki yanlış fikir teleskopla ya da uzaya çıkılmasıyla kaçınılmaz olarak zaten yıkılacaktı. Ama bunlar hiç olmaksızın gökyüzünü dikkatli bir biçimde gözleyen insan aklı gökyüzünde yerleşik fikirle çelişkili küçük belirtiler bulma şansına da sahipti. Dolayısıyla herkes yanılıyor dediğimizde, nasıl yani, yeryüzünden bunca zeka geçmişte, bir sen mi akıllısın denmesi pek makul değildir. Zaten zeka yerleşiklik kazanmış düşünceleri ve yargıları çok hızlı rasyonalize edebileceği için biraz da zararlı bir şeydir! Öğretilenleri öğrenme konusunda bir miktar kavrayışsızlık, insanlık için her zaman bir ihtiyaç olmaya devam edecektir. İnsanlığı maddi ve düşünsel gelişmesi bundan sonra da, keskin zekaların değil, sevgi ve emeğin ürünü olmaya devam edecektir. Farklı olana dikkat edip, ehven-i şere razı gelmeyip, herşeyin tam olmasını isteyen ruhlar insanlığın en büyük yardımcısıdır. İnanmak, ama mutlak olarak inanmak hiçbir pürüzü kabul etmez. Bu yüzden bilim de, inanç da tam yaşanışları ile aynı adreste, yani tüm yanılsamaların ortadan kalktığı bir noktada buluşmak zorundadır. O halde biz, hayatı sahte bir biçimde değil, sahici olarak yaşamanın, böylece tüm insanlığın hem nihai kaderi, hem nihai mutluluğu olacağını rahatlıkla iddia edebiliriz. Bugünümüzü sarıp sarmalayan yanılsamalar mutlak değildir ve sonunda zorbalıklarla birlikte kül gibi savrulup gidecektir.

Şimdi özetlersek, Engels’in ilk metni ekonomi politiğin eleştirisi denemesi idi. Marks’ın orjinal fikrini ilk ifade edip yayınladığı kitabı Engelsin metnine yapılan bir atıf ile ekonomi politiğin eleştirisine katkı olmuştu. Sonrasında Kapital’in alt başlığı da ekonomi politiğin eleştirisi oldu. Marks yakın arkadaşı ile mesafeyi açarken onunla bağını özenle korumaktadır. Bu dostluğun Engels’e mutlaka katkısı olmuştur. Ama Engels ekonomi politikle ilgisini derinleştirmek yerine, konuyu Marks’a havale etmiş, kendisini siyasete adamıştır. Marks dünyayı değiştirmek konusunda Engels’in coşkulu siyasal güdüleriyle bir tartışma ilişkisini korumuştur. Dünyayı en çok etkileyen ve Marks ile en yakın ilişkiye sahip olan Engels’in şahsında bir araya gelen olanağı insanlık adına değerlendiremediği söylenmelidir. Eylem arzusu düşünce tembelliği yaratabilir, böylece anlamdan yoksun hareket haline gelebilir. Eylemsiz düşüncenin de yararlı bir sonucu olmaz! Hem düşüncede, hem eylemde çalışkan olmak gerekir. Bu emektir. Emek gereği gibi olmadığında yararlı sonuç elde edilemez.

Yazan: Suat Kamil Aksoy

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
İnsan kendisine karşı tümüyle içten olabilir mi? (Yeraltından Notlar / Dostoyevski) ? Suzan Başarslan

?İnsan kendi kendisine karşı tümüyle içten olabilir mi?? Heine öz yaşam öyküsü yazmanın hemen hemen olanaksız olduğunu, insanın kendisinden söz...

Kapat