Büyük Uyku – Raymond Chandler

Büyük Uyku?da okurlar, Raymond Chandler?ın ölümsüz karakteri Philip Marlowe?la tanışıyor. İlk kez 1939 yılında yayımlanan bu kült eser, Fatih Özgüven?in yetkin çevirisiyle tam bir edebiyat şölenine dönüşüyor. Everest Yayınları Amerikan polisiyesinin klasikleşmiş isimlerinden Raymond Chandler külliyatını, Türk polisiyesinin usta ismi Ahmet Ümit?in editörlüğünde yayınlıyor.
“1929 Büyük Bunalımı?nın yıkıcı etkisini en çok hissettirdiği yıllarda, işsizlik ve parasızlıktan polisiye öykü yazmaya başlayan Chandler?ın ilk romanıdır ?Büyük Uyku?. Kapitalizmin ekonomik krizinin sosyal yapıda yarattığı tahribat, ?Büyük Uyku? gibi öbür romanlarının da arka planında kendini gösterir. Olay örgüsünde bir şekilde karşımıza çıkan sınıfsal eşitsizlik, burjuva toplumundaki yozlaşma, devletin suçla ve suç örgütleriyle ilişkisi romanın tematik yapısını güçlendirir, Chandler?ı, ustası Dashiel Hammett gibi ?gerçekçi polisiye?nin ustalarından biri yapar.”

Philip Marlow yeniden aramızda – Volkan Alıcı
(18/12/2010 tarihli Radikal Kitap Eki)

Türkçeye çevrilen her kitabıyla polisiye roman tutkunlarını sevindiren ve ?iyi polisiye iyi edebiyattır? diyenleri haklı çıkaran ama bir süredir uzak kaldığımız Raymond Chandler, ?Büyük Uyku?yla tekrar aramızda… Everest Yayınları?nın, Ahmet Ümit editörlüğündeki ?Polisiye Cepte? dizisinin ilk kitabı olan ?Büyük Uyku?, yazarın yayıma hazırlanan toplam yedi kitaplık külliyatının en önemli serüvenlerinden biri… Polisiye edebiyatın, kendinden sonra yaratılan dedektif karakterlerini en çok etkilemiş nevi şahsına münhasır kişilerinden Philip Marlowe, petrol zengini emekli general Sternwood?un evine çağrılmıştır. Bir zamanlar bölge savcısının emrinde çalışan ama ?söz dinlememe konusunda oldukça yetenekli? olduğu için kovulup ekmek parasını tek tabanca çıkarmaya çalışan dedektif Marlowe?un serüveni, bu ?iş görüşmesiyle? başlar. General Sternwood, katıldığı bir engelli at koşusunda kaza geçirip ömür boyu sakat kalmış, eşini kaybetmesinden sonra iki bekâr kızıyla yaşayan bir milyonerdir. General, küçük kızı Carmen üzerinden kendisinden para koparmaya çalışan şantajcılardan rahatsızdır. Bir ara Joe Brody adında bir adama, Carmen?i rahat bırakması koşuluyla beş bin dolar ödemiştir. Şimdi de başkaları şantaja başlamıştır: Arthur Gwynn Geiger, kartvizitinin arkasına yazdığı bir tehdit notunu ve üç seneti General?e yollar. Senetlerdeki imza Carmen?indir.
Bu arada, General?in büyük kızı Vivian?ın kocası Rusty Regan da, evliliğin birinci ayı dolmadan ortadan kaybolmuştur. ABD?de kaçak yaşayan eski bir subay olan Regan hakkında, bir zamanlar kaçak içki satıcısı olduğu ve yeraltı dünyasının en önemli kişilerinden Eddie Mars?ın sevgilisiyle kaçtığı dedikoduları dışında hiçbir bilgi yoktur. Romanın önemli düğümlerinden biri de bu ?kayboluş?ta gizlidir. Marlowe, Geiger?i, General?in ve ailesinin ?paçasından silkme? işini üstlenir; böylece karmaşık bir ilişki ağının, sırların, cinayetlerin ortasına ilk adımını atar. Tabii her zamanki gibi, ?günde 25 dolar artı masraflar?? karşılığında?

?Pek nüktedansınız Bay Marlowe?
Kendi deyişiyle ?Tanrının verdiği bir parça gözüpeklikle zekâyı?, hazırcevaplığıyla, alaycı sivri diliyle birleştiren kişilikli, ilkeli bir dedektiftir Philip Marlowe. Nüktedanlığıyla meşhurdur. Romandaki karakterlerden birinin dediği gibi: ?Pek nüktedansın. Soluk alır gibi espri yapıyorsun, öyle mi? Hem de başın büyük beladayken.? Marlowe?la ilk defa tanışacak olan okurların nasıl bir üslupla, nasıl bir roman kahramanıyla karşılaşacaklarını anlatan daha pek çok diyalog da bulabiliriz Büyük Uyku?da. Bunun yerine, otuz üç yaşındaki bu uzun boylu, yakışıklı, zeki ve duygusal dedektifi, kitabın çevirmeni Fatih Özgüven?in ?sonsöz?ünde, Chandler?ın çağdaşı John Houseman?dan alıntıladığı bir pasajla daha iyi tanıyabiliriz: ?Marlowe ve onun gibiler Amerikan toplumundaki en dürüst kahramanlardır; işlerini yaparlar ve paralarını alırlar; hırslı değillerdir, başkalarının ayağını kaydırarak yükselmektense hiç yükselmemeyi yeğlerler; ne dünya liderliğinde gözleri vardır, ne de kendi zaaflarını başkalarını itip kakarak örtmek isterler.?

Alengirli pislikler
1929 Büyük Bunalımı?nın yıkıcı etkisini en çok hissettirdiği yıllarda, işsizlik ve parasızlıktan polisiye öykü yazmaya başlayan Chandler?ın ilk romanıdır ?Büyük Uyku?. Kapitalizmin ekonomik krizinin sosyal yapıda yarattığı tahribat, ?Büyük Uyku? gibi öbür romanlarının da arka planında kendini gösterir. Olay örgüsünde bir şekilde karşımıza çıkan sınıfsal eşitsizlik, burjuva toplumundaki yozlaşma, devletin suçla ve suç örgütleriyle ilişkisi romanın tematik yapısını güçlendirir, Chandler?ı, ustası Dashiel Hammett gibi ?gerçekçi polisiye?nin ustalarından biri yapar. Örneğin, kentin göbeğinde kirli işler çeviren, ?alengirli pislikler kiralayan umumi bir kütüphane? olarak tanınan Geiger?in dükkânı da, zenginlerin rağbet ettiği büyük kumarhaneler de, hepsi polisin gözlerinin önündedir. Bir karakterine, ?Bu boğazına kadar suça batmış yoz ülkede sabıka kaydı olmanın tek anlamı?nın nedenini söyletir Chandler; ?torpilin? yoksa, yani sermaye ve devlet kurumlarıyla çıkar ilişkin yoksa hapishaneyi boylarsın: ?Eddie Mars gibi şık giyimli züppelerin Folsom taşocağında manikürlerini bozduklarını görmek hoşuma gider, daha ilk soygunda babayı yiyip dünyaları kararan garibim kenar mahalle kabadayılarının yanı başında. Gönlüm bundan yana. Ama ikimiz de bunun böyle olmayacağını bilecek kadar uzun yaşıyoruz bu memlekette. Ne bu kentte, ne de başka bir yerde, bu bir uçtan ötekine cennet, güzel ABD?mizin hiçbir yerinde olmaz. Bu memlekette işler öyle yürümüyor, işte o kadar.?

Hammett?in izinde
İlk polisiye öyküsünü 45 yaşında, 1933?de yazan Raymond Chandler, ?gecenin şövalyesi? unvanını alacağı yazın serüveninin başladığını öngörmüş müdür bilemeyiz ama bu öykünün yayınlandığı Black Mask (Kara Maske) dergisinin, onun hayatında dönüm noktası olduğunu söyleyebiliriz. Bu efsanevi dergi, Dashiell Hammett, Horace McCoy gibi yazarların da ilk ürünlerini ortaya koydukları bir yayın. Chandler?ın ustası olarak gördüğü Hammett, 1923 yılında yazmaya başlıyor Kara Maske?de. Ama asıl etkinlikleri Büyük Bunalım?ın yıkıcı şiddetini gösterdiği yıllarda başlıyor. Chandler?ın da dergiye katıldığı süreçtir bu. Hammet?ın polisiye romana getirdiği yenilik ve yarattığı gerçekçi karakterin izi Chandler?in de üzerinde hareket ettiği alan oluyor. Özellikle bu ikili, geleneksel polisiye/dedektif roman kurgusunu, mekânını, dilini, karakter-tip ilişkisini değiştiriyor. Polisiye roman türü ile ilgili önemli analizleri olan Marksist iktisatçı Ernest Mandel de, ?Hoş Cinayet? adlı yapıtında, polisiye romanın tarihinde Hammett?ın başlattığı ve Chandler?ın kurumsallaştırdığı yeniliğin önemini vurguluyor. Ona göre bu ikilinin yaptığı, polisiye romanda bir devrimdir: ?Bu, özellikle cinayetin hırs ve intikam gibi bireysel psikolojik dürtülere dayandırıldığı klasik dedektif romanının asaletinden ani bir kopuştu. Kurguların merkezinde artık hem Birinci Dünya Savaşı?nın yol açtığı burjuva değerlerindeki değişimin hem de örgütlü gangsterliğin etkisinin bir yansıması olarak vahşet ve özellikle zenginler arasındaki topumsal yozlaşma yer alır.?
Kara Roman ya da Roman Noir adıyla bilinen türün doğuşunun başlangıcı da bu yazarların eserleridir Mandel?e göre. Büyük kahramanlar, karikatürleştirilmiş karakterler yoktur bu yazınsal ürünlerde. Klasik polisiye romanın aksine, mekan; malikaneler, saraylar, şatolar değil hayatın nabzının attığı her yerdir, başta da sokaklar? Chandler?a göre romanın dikkati gerçek dünyaya odaklı olmalıdır. ?Hammett, cinayeti Venedik vazosundan çıkardı ve sokağa attı,? der bir yazısında; kendisi de bu sokaktan yürüyecek ve 1959?daki ölümüne dek, sözünü, polisiye roman türüne ve edebiyata değerli birer katkı sayacağımız yedi romanla söyleyecektir.

KİTAPTAN BİR BÖLÜM
Açılış bölümü, s. 5-8

Ekim ayının ortalarında bir sabah saat on bir suları, gökyüzünde güneş parlamıyor, yamaçların berraklığı biraz sonra boşanacak sıkı bir yağmurun habercisi. Havai mavi takım elbisemin içine koyu mavi gömleğimi giymiş, aynı renk kravatımla mendilimi kuşanmışım, ayaklarımda siyah ayakkabılarımla üzerleri koyu mavi çalar saat desenli kara yün çoraplarım var. Derli toplu, temiz, traşlı ve ayığım, hani kimseye aldırış ettiğimden de değil. Aynen iyi giyimli bir özel dedektifin olması gerektiği gibiyim. Dört milyon dolarla randevum var.
Sternwood’ların evinin holü iki katlıydı. Bir fil sürüsü sığacak genişlikteki giriş kapısının tepesinde, ağaca bağlanmış, üzerinde giysi adına çok uzun ve kullanışlı saçlarından başka hiçbir şey bulunmayan bir hanımı kurtarmakla meşgul kara zırhlı şövalyeyi gösteren, renkli camdan geniş bir pano vardı. Şövalye, ayıp olmasın diye miğferinin siperliğini kaldırmış, hanımı ağaca bağlayan ipin düğümleriyle uğraşıyor ama sonuç alamıyordu. Durdum ve eğer bu evde otursam, er geç oraya tırmanıp şövalyeye yardım ederdim diye düşündüm. Gerçekten çaba gösterdiği söylenemezdi.
Holün en dibinde, bahçeye açılan kapıların gerisinde geniş, zümrüt yeşili bir çayır beyaza boyalı bir garaja doğru uzanıyor, garajın önünde ise ince uzun, koyu renk tenli genç bir şoför ayağında parlak kara getrleriyle açılır kapanır, kahverengi bir Packard’ın tozunu alıyordu. Garajın ardında kaniş köpekleri gibi özene bezene traş edilerek budanmış birkaç süs ağacı vardı. Bunların gerisinde kubbeli büyük bir limonluk. Sonra gene ağaçlar ve hepsinin ardında da yamaçların kunt, tarazlı, göz okşayan çizgisi.
Holün doğuya bakan yanında, açıkta, bir döner merdiven karo döşeli basamaklarla, trabzanları dövme demirden bir galeriye ve renkli camdan bir diğer gönül macerasına doğru tırmanıyordu. Odayı çepeçevre saran duvarın boş kalan bölümlerine oturacak yerleri yuvarlak, sert, kırmızı pelüşten büyük koltuklar yerleştirilmişti. ºzerlerinde şimdiye kadar hiç kimse oturmamış gibi duruyorlardı. Batıya bakan duvarda, önünde birbirine raptedilmiş dört pirinç levhadan oluşan perdesiyle yanmayan bir şömine vardı, şöminenin üzerinde ise köşelerinde melekler olan mermerden bir raf. Rafın üzerine büyük bir yağlıboya portre, portrenin üzerineyse çaprazlama konulup camlanmış, ya kurşun delikli ya da güve yenikli iki süvari alayı flaması asılmıştı. Portre, Meksika Savaşları’nda çarpışmış, baştan aşağı üniformalı kasıntı bir subayın resmiydi. Subayın gıcır gıcır siyah, imparator bıyığını andıran bıyıkları, kor gibi yanan kömür karası gözleri ve genel olarak iyi geçinilmesi tavsiye olunur bir hali vardı. Bu General Sternwood’un büyükbabası herhalde, diye düşündüm. Gerçi, generalin yirmi yaşlarının bütün tehlikelerini arzeden iki kız babası olacak kadar yaş aldığını duymuştum, ama gene de portre generalin kendisi olamazdı.
Kor gibi yanan kara gözlere dalmış gitmiştim ki merdivenin gerisinde bir yerde bir kapı açıldı. Uşak değildi gelen. Bir kızdı.
Yirmi yaşında filandı, ufak tefek ve narindi ama çıtkırıldım bir hali yoktu. Açık mavi pantolon üzerinde iyi duruyordu. Süzülür gibi yürüyordu. Saçı son zamanların modası uyarınca, aşağıda içe doğru kıvrılmış alagarson kesimi değil, çok daha kısa, saman sarısı, ipeksi bir dalgadan ibaretti. Gözleri buz grisiydi, bana bakarken tümüyle ifadesizdiler sanki. Yaklaştı, bütün ağzıyla gülümsedi; portakal çekirdekleri kadar taze, porselen kadar beyaz, küçük, sivri, yırtıcı hayvan dişleri vardı. ?nce ve çok gergin dudaklarının arasından ışıldıyorlardı. Yüzünde renk yoktu, sağlıksız görünüşlüydü.
“Amma da uzun boylusun!” dedi.
“Kabahat bende değil,” dedim.
Gözleri iri iri açıldı. Şaşırmıştı. Düşünüyordu. Bunca kısa bir tanışma bile düşünmeyle pek arası olmadığını anlamama yetmişti.
“Yakışıklısın da,” dedi. “Farkındasındır da yüzde yüz.”
Bir şeyler homurdandım.
“Adın ne?”
“Reilly,” dedim. “Doghouse Reilly.”
“Garip bir ad.” Dudağını ısırdı, başını yana yatırıp gözleriyle okşadı beni. Derken kirpiklerini yanaklarını kucaklayasıya indirdi, tiyatro perdesi gibi yeniden kaldırdı. Bu numarayı ezberleyecektim ileride. O bunu yapınca dört ayağım havada sırt üstü yere yuvarlanmam gerekiyordu anlaşılan.
“Boksör müsün?” dedi, yere filan yuvarlanmadığımı görünce.
“Tam sayılmaz. Özel dedektifim.”
“A-a!” Sinirlenmişti, başını geriye atınca saçının gözalıcı rengi büyük antrenin oldukça ölgün ışığında çaktı söndü. “Matrak geçiyorsun benimle.”
“Hıh-hı.”
“Ne dedin?”
“Devam, sen konuş,” dedim, “dediğimi duydun.”
“Bir şey demedin ki. Anlaşılan işin gücün dalga geçmek.” Başparmağını kaldırıp ısırdı. Garip biçimli bir başparmaktı bu, fazladan bir parmak gibi ince ve dardı, ilk eklem yeri düzdü. Parmağını ısırdı, bebek emziği gibi ağzında çevirerek yavaşça emmeye başladı.
“Müthiş uzun boylusun,” dedi. Sonra nedenini kendi bildiği bir neşeyle kıkırdadı. Derken ayaklarını yerden kaldırmadan ağır ama kıvrak bir hareketle döndü. Elleri gevşedi, iki yanına düştü. Parmaklarının ucunda yükselerek bana doğru kaykıldı. Birden kendini kollarıma bırakıverdi. Ya tutacaktım ya da yere düşüp kafasını kırmasına göz yumacaktım. Koltukaltlarından yakaladım, vücudu anında kollarımda gevşedi. Doğrulup ayağa kaldırmak için sıkıca tutmam gerekti. Başı göğsümün hizasına gelince sürtündü, bana bakıp kıkırdadı.
“Şirinsin,” dedi kıkırdayarak. “Ben de şirinim.”
Bir şey demedim. Uşak da bahçeye açılan kapılardan içeriye girip beni kollarımda onunla görmek için tam o anı seçti.
Umursamadı ama. Uzun boylu, sıska, gümüş rengi saçlı, altmışında ya da altmışını biraz geçkin bir adamdı. Görüp görebileceğiniz en uzak bakışlı mavi gözlere sahipti. Teni düzgün ve parlaktı, yürürken çelikten kaslara sahipmiş izlenimi veriyordu. Yumuşak adımlarla odayı boylu boyunca geçip yanımıza geldi, kız sıçrayıp kollarımdan kurtuldu. Şimşek hızıyla merdivenlere koştu, ceylan gibi fırladı çıktı basamaklardan. Daha aldığım derin soluğu salıvermeden gözden kaybolmuştu.
Uşak donuk bir sesle, “General sizi kabul edecek, Bay Marlowe,” dedi.
Çenemi göğsümden toparlayıp anca yerine yerleştirmiştim, başımı salladım. “Kimdi bu?”
“Bayan Carmen Sternwood, beyefendi.”
“Memeden kesseniz artık. Yaşı gelmişe benzer!”
Uşak bana en ciddi ve kibar suratıyla bakarak dediklerini tekrarladı.

Kitabın Künyesi
Büyük Uyku
Raymond Chandler
Çeviren: Fatih Özgüven
Kapak:Utku Lomlu
Editör:Ahmet Ümit
Çeviri:Fatih Özgüven
Everest Yayınları
Aralık 2010
270 sayfa

Tanıtım Yazısı
Eski savaşlardan kalma yaşlı bir general. Ağır ağır ölmekte olan, geleneklerine bağlı bir adam. İki delişmen çekici kız, kayıp bir damat. Petrolden gelen, harca harca bitmez bir servet, kimden geldiği bilinmeyen şantaj mektupları. Çölün ortasında, kimi zaman karanlık bir labirent, kimi zaman romantik bir gün batımı gibi yükselen bir serap, bir yeni zaman şehri: Los Angeles. Kentin bağırsaklarındaki logar kapaklarından savrulup lağım sularında kaybolan bozuk paralar gibi harcanıp giden insanlar. Yeşil dolarlar, fildişi renkli kadın bedenleri üzerinde yükselen kadim suç. Bu suçla başa çıkamayacağını bilmesine rağmen, -belki de zaten bunun farkında olduğundan- alaycı kararlılığını hiçbir zaman yitirmeyen bir dedektif: Philip Marlowe.?
Ahmet Ümit

Büyük Uyku?da okurlar, Raymond Chandler?ın ölümsüz karakteri Philip Marlowe?la tanışıyor. İlk kez 1939 yılında yayımlanan bu kült eser, Fatih Özgüven?in yetkin çevirisiyle tam bir edebiyat şölenine dönüşüyor. Everest Yayınları olarak Amerikan polisiyesinin klasikleşmiş isimlerinden Raymond Chandler külliyatını, Türk polisiyesinin usta ismi Ahmet Ümit?in editörlüğünde sunmaktan mutluluk duyuyoruz.

Yorum yapın

Daha fazla Polisiye Romanlar
Sedefkâr?ın Hikâyesi? – Hikmet Temel Akarsu

Batuhan İşcan?ın Yolculuğun Gölgesinde Cinayetler adlı romanını bir oturuşta okuyup kapağını kapattıktan sonra iki görüş beynimde galebe çaldı. Bunlardan birincisi...

Kapat