Kategori: Anlatı

Aziz Nesin’li Anılar – Ataol Behramoğlu

Aziz Nesin büyük bir yazardır. Mizah (gülmece) yazınının dünya ölçüsünde eşsiz bir ustasıdır. Gülmece öğeleriyle duygululuğu, her ikisiyle de toplumsal işlevselliği bağdaştırmayı başarmış ender bir ustadır. Ona ilişkin anılarımı, gözlemlerimi, izlenimlerimi kimi kez eleştiriden de yoksun olmayan düşüncelerimi ve 1980’lerdeki yurt dışı sürgünümde bana gönderdiği mektupları içeren bu kitapçık, bu eşsiz insana saygımın, hayranlığımın, gönül

okumak için tıklayınız

Ali Nesin: Matematik Köyü’nün Delisi – Aslıhan Lodi

“Babam hep masallar anlatırdı. O kadar güzel anlatırdı ki… Aynı masalı kırk defa dinlemekten sıkılmazdık. Babamdan dinleyince, en basit konunun bile büyüsüne kapılırdınız. Ama çok zamanı yoktu; hep para kazanmak zorundaydı, çalışmalıydı, sürekli de çalışıyordu zaten. Geceleri ona yalvarırdık ‘Bize masal anlat’ diye, dayanamaz anlatırdı.” “Hayatımda kendimi yanında en rahat hissettiğim kişi babamdır. Beni anlar,

okumak için tıklayınız

Bir Güz Güneşi Gibi – Feridun Andaç

Feridun Andaç’ın ‘Bir Güz Güneşi Gibi – Yazınsal Tanıklıklar/ Portreler/ Kimlikler’i 40 önemli yazarı, yapıtlarıyla kişilikleri arasında bağ kurarak anlatıyor. Usta yazar, geçtiğimiz Nisan ayında yayın hayatına başlayan Dafne Kitap’ın ilk üç kitabından biri olarak yayımlanan kitabının önsözünde şunları söylüyor: “Yazmak istediği kitabın ardında gezinen birinin yolunun, çıkış öyküsünün izindeyken yanıbaşındaki yazarlara dair bir kitaba

okumak için tıklayınız

Orhan Kemal: Sait Faik ile zaman zaman canciğerdik. Zaman zaman, çünkü belli olmazdı.

SAiT ÜZERiNE … Dostluğumuzun öyle on beş, yirmi yıllık geçmişi olmamakla beraber, diyebilirim ki zaman zaman canciğerdik. Zaman zaman, çünkü belli olmazdı. Takışı­verir, birbirimizi kıyasıya iğneler, günler, haftalarca konuşmazdık. Yolumu değiştirdiğim, aynı işi onun yaptığı da olurdu. Böyle günlerden bir gün, Parmakkapı’da yüzyü­ze geliverdik. Bu o kadar ani oluvermişti ki , ne benim, ne de onun yolumuzu

okumak için tıklayınız

Aytmatov Farkıyla Aşk – Zafer Köse

Cemile: Bir aşk hikayesi. Aytmatov, her türlü kötülüğün, zorbalığın, çirkinliğin farkında olarak güzellikleri ve iyi insanları anlatıyor. Cengiz Aytmatov, kuşkusuz büyük bir anlatıcı. Belki de anlatımından çok, anlattıkları ile devleşen bir edebiyatçı. Yani büyük hikayelerin anlatıcısı. Kahramanların davranışları o kadar derin gerçeklikleri ortaya çıkarıyor ki, olayların yaşandığı bölgeden ve dönemden kaynaklanan farklar önemsizleşiyor. Hani, Yüz

okumak için tıklayınız

Motosiklet Günlükleri – Ernesto Che Guevara. Küba Devrimine giden bir devrimcinin ağzından anlatılmış bir yol hikayesi…

“Devrimci olmayı devrim yapmak kadar önemseyen” efsanevi devrimci Che’yi yaratan köklü değişimin kaynaklarına açıklık getiren ve aynı zamanda da Che’nin ayrıksı kişisel özellikleriyle ilgili çok renkli bir tablo sunan kitap, Che Guevara’ nın henüz bir tıp öğrencisiyken 23 yaşında, yakın arkadaşı Alberto Granado’yla birlikte üniversite eğitimini, ailesini, hatta ilk aşkı Chicniya’yı geride bırakarak çıktığı ilk

okumak için tıklayınız

Cemal Süreya: Neydi şiir? Neden ve nasıl yazdım?

NE? NİÇİN? NASIL? Neydi şiir Cemal Süreya için? Neden yazdı? Nasıl yazdı? Ucu her zaman açık kalacak sorular … Her şair için, her yazar için bu böyle. Bazıları için daha da böyle. Hazır yanıtları yoktu. Gençliğinde? Belki. Ama yazdıkça, yaşadıkça yazdıkça, hele ellisinden sonra, iyice diplerden sökülüp geldi yanıtları. Yeraltı sularından, yaratıcı gücün magmasından …

okumak için tıklayınız

Cemal Süreya, ilk şiir kitabına Üvercinka adını neden verdi?

İlk şiir kitabı Üvercinka, Şubat 1958’de Hüsamettin Bozok’un yönettiği Yeditepe yayınları arasında çıktı. Kapak tasarımını Sait Maden yapmıştı. Fiyatı 100 kuruş, Cemal Süreya’nın aldığı telif ücreti, 150 lira. Üvercinka büyük bir ilgiyle karşılandı, altı ay sonra ikinci baskısı yapıldı.Yılın Yeditepe Şiir Armağanı’nı Arif Damar’ın İstanbul Bulutu’yla paylaştı. Ne demekti Üvercinka? Kitabına neden böyle bir ad

okumak için tıklayınız

Freud: Şiir kitaplarını sevmiyorum; yaşadığım ve bilimselliğin önünde içtenlikle eğildiğim tek güzel bir şiir biliyorum. O da şöyle:

MARTHA BERNAYS’a Salı, 27 Haziran 1882 Sabahleyin laboratuarda Benim güzel sevgilim, Bu kâğıtları, deneyimin başını beklerken, sana yazabilmek için çalışma defterimden kopardım. Profesörün masasından bir de mürekkepli kalem yürüttüm. Yanımdakiler, yaptığım analizle ilgili bir takım hesaplar yaptığımı sanıyorlar.

okumak için tıklayınız

Fakir Baykurt: Orhan Kemal Unutulur mu?

Eksik olmasın, Işıl Işık sadece bana değil, pek çok insana anımsattı. Orhan Kemal ölümsüzlüğe geçeli 27 yıl oluyor. Bir geziye çıkmıştı Bulgaristan’da, yazacağı özyaşamsal romanla ilgili incelemeler yaparak, Sovyetler Birliği’ne geçecekti. Orada basılan kitaplarının yazı haklarını alacaktı. Sovyetler paralarını korumak için dışarıya ödeme yapmıyordu. Gidip orada harcamak gerekiyordu. Büyük yazar Sofya’da hastalandı. Zaten o bir

okumak için tıklayınız

İlhan Berk: “Çocukluğum olmadı benim. Nedir çocuklukta anımsanan?”

Mehmet Seyda’nın yazarların çocukluk anılarını derlediği Çocukluk Yılları’nda (TDK, 1980) kısaca anlatır çocukluğunu, sonradan Uzun Bir Adam’da (1982) açarak işleyecektir. Manisa’da (kimi kaynakta “Dervişane” yazılıdır ama düzeltilmeli:) Dervişali Mahallesi’nde doğmuştur. “Tarih kavramı diye bişey yok”tur onda: Rumi 1334 olan doğum tarihini Hicri 1334 sanıyor, uzun süre yanılmış ve herkesi de yanıltmıştır bu yüzden. Papirüs söyleşisinin

okumak için tıklayınız

Ece Ayhan: “Bazen yemek yiyecek param olmuyor, bir ekmek satın alıp onu yiyorum”.

Hastalığın yanı sıra yoksulluk. Bir gün Beyoğlu’nun bir ara sokağında rastladım, elinde bir ekmek vardı, yarısını yemişti. Sonra bana ekmeği aldığı fırını gösterdi. Bana da verdi. Dedi ki (kolay kolay böyle konuşmazdı): “Bazen yemek yiyecek param olmuyor; böyle yapıyorum; bir ekmek satın alıp onu yiyorum”. Bir anı daha: Bir gün, çok fazla tanımadığı kız kardeşime rastlamış, konuşuyorlarmış, birden Ece Ayhan

okumak için tıklayınız

Cemal Süreya: TV’de, sekiz haberlerinde, birden, Edip Cansever’in ölüm haberi verildi. Bu haber inanılmaz ölçüde sarstı beni.

Cemal Süreya 198o’li yıllarda dergilerde yayımlanan günlüklerini topladığı 999. Gün/ Üstü Kalsın (1991) adlı kitabında hem İkinci Yeni şairi, hem yakın arkadaşı Cansever’in ölümü karşısındaki ruh halinden söz eder. Bir iki sayfa içinde (ya da bir iki günlük’te) Cansever’in şiir dünyasının da kuşbakışı görünümünü çiziverir.

okumak için tıklayınız

Edip Cansever, Orhan Veli’nin çı­karmaya başladığı Yaprak adlı dergideki şiirlerini ezberler. Sonra da dergiyi yırtıp atardı.

Edip Cansever’in askere gitmesinde 1947’de tanıştığı Salah Birsel etkili olur. 1949 yılında Birsel askere gitmelerini önerir ve denizci olabileceklerini düşünür ama kendi deniz sınıfına, Cansever kara sınıfına ayrılır. Bu sırada Cansever evlidir ve kızı Nuran henüz bir yaşındadır. Ankara’ya yedek subay okuluna gitmeden önce kıta eğitimi vardır.

okumak için tıklayınız

Ahmet Ümit: Şolohov’un “Ve Durgun Akardı Don” kitabı neden bu kadar sevdim ya da hayatımı neden bu derece derinden sarstı?

Yıl 1984, 12 Eylül Askeri Darbesi olmuş. Bir örgüt evindeyim, kızım 3 yaşında. Üniversite gençliği sorumlusuyum. Adım Ali. Örgütten bir arkadaşı içeri almışlar, gerçek adımı bilmediği için bana ulaşmaları zor. Zaten işkence yapsalar da adımı söylemez. Söylememiş de yani bildiği adımı… Moralim bozuk. Çok bozuk. Nasıl oldu, nereden aldım, hatırlamıyorum ama Şolohov’un “Ve Durgun Akardı

okumak için tıklayınız

Gerçek Hesap Bu – Nejat İşler “Söze gerek var”

“Adım Nejat, soyadım İşler. Yıllardır makara malzemesi olan, Steve Jobs’la akrabalığa kadar giden soyadımın hikâyesi çok basit aslında. Rahmetli dedem ayakkabı sayacısıydı çünkü. İnebolu’da öğrendiği mesleğini, İstanbul Feshane Fabrikası’nda devam ettirmişti. Soyadı Kanunu’yla beraber, bu mütevazı ismi almıştı ailesi için. Yıllar sonra da yanında çalışan kalfasının kızını alacaktı babama…

okumak için tıklayınız

Dostoyevski’nin kumar ve sara hastalığı

Dostoyevski ve kansının yurtdışında geçirdiği yıllara, özellikle de ilk dönemlere, Dostoyevski’nin kumar ve sara nöbetleri damga vurmuştur. Bunların her ikisi de çiftin büyük acılar ve sıkıntılar çekmesine neden oluyordu. Daha önceki yurtdışı seyahatinde olduğu gibi, Dostoyevski rulet masasına karşı koyamıyordu. Maddi sıkıntılardan bunalmış ve yeni romanı (Budala) üzerinde çalışmaktan sıkılmış bir halet-i ruhiye içinde, Dostoyevski

okumak için tıklayınız

Virginia Woolf’un kendi kaleminden yazma gerekçesi

Geçmişin ve geleceğin bu kaygan akışkanlığı içerisinde nasıl yürüyeceğimiz konusu; zamanın elastikliğini çok güzel ifade etmiş olan Virginia Woolf’un (25 Ocak 1882-28 Mart 1941), 1939’da bir öğleden sonra kafa yorduğu bir konu. Moments of Being isimli muhteşem kitabında, Woolf’un günlüğünden alınmış bir günlük yazısında Woolf, aynı zamanda neden yazar olduğunu en keskin ifadelerle gösteren şunları

okumak için tıklayınız

Goethe ile Hegel’in buluşması

Perşembe, 18 Ekim 1827 Goethe’nin, felsefesinin bazı yönlerinden hoşlanmasa da kişiliğini çok beğendiği Hegel burada. Goethe onun onuruna akşamüstü bir çay partisi verdi, Zelter de oradaydı, ama o akşam yine yolculuğa çıkmayı planlıyordu. Hamann hakkında çok konuşuldu, özellikle de Hegel o olağanüstü insan hakkında ancak çok ciddi ve güvenilir bir araştırma sonucu elde edilebilecek esaslı

okumak için tıklayınız

“Çek!” – Müslüm Kabadayı

Pankartlar, flamalar, dövizler, kızıl bayraklar, bandolar, davul zurnalar eşliğinde kortejler alana ilerliyordu. Basın emekçileri, belgeselciler, fotoğraf sanatçıları oradan oraya koşturuyor, yürüyüşten genel ve yakın çekim yapıyorlardı. Sadece onlar mı? Fotoğraf makinesi, kamerası olmayanlar da cep telefonları ya da tabletlerine sarılıyorlardı; selfi çekenler de az değildi.

okumak için tıklayınız