Celal İlhan?la, Yapıtları Üstüne Naif Bir Söyleşi – Orhan Tüleylioğlu

O. Tüleylioğlu: Bize kendinizden söz eder misiniz?

C. İlhan: Meraklı biriyimdir. Çocukluğumdan ilk anımsayabildiklerim arasında başı çeken, benden dört yaş büyük ablamın ?Bu çocuk Allahın atasını sorar adama?, yakınmasıdır. Bunu, huysuzluğumun, yaramazlığımın baş edilmezliğimin kanıtı olarak önüne gelene söylerdi ablam. Öykülerimde o günler, çeşitli, renkli biçemleriyle çokça yer alır. Sanırım ilkokulda (ahırdan bozma bir yapıda okuduk dördüncü sınıfa değin), İstiklal marşımızı ezberden okuyan ilk çocuktum. Bu bana önemli bir ayrıcalık sağlamıştı köyde. Yolda-belde karşılaştığım büyükler tarafından başım okşanırdı sık sık. Merakım yüzünden, köy camisinde imamla birlikte namaza duran ilk çocuk da bendim. Ellili yılların başında köye ilk kez gelen resmi imam, camiye, namaza itibar edilmemesinden yakınırken beni öne sürer, ?Ey Müslümanlar Allahtan korkmuyor, benden utanmıyorsanız, şu çocuktan utanın? diye sıkıştırırdı büyüklerimizi. Nedendir bilmem, sonra uzaklaştım camiden de imamdan da.
Ömer Seyfettin Usta?nın Beyaz Lale?sidir ilk okuduğum kitap. Köy Enstitülü öğretmenim, (ışıklar içinde olsun) Cuma Doğan vermişti kitabı. Su gibi içmiştim.
Şaşıracaksınız ama o tarihlerde köy evimizde kitap okunurdu bizim. Ebumüslimi Horasani?den Bektaşiliğin İçyüzü?ne, Kan Kalesi?nden Leyla İle Mecnun?a, Battal Gazi?den Yusuf İle Züleyha?ya, döne döne okurdu babam. Öğretmenimizin isteği üzerine bir şiir de yazmıştım 8-9 yaşlarımda. ?İstanbul Gelibolu/Olmuştu düşman yolu?. Aklımda bu iki dize kalmış.
Sonra, köyden kente, Yozgat?a göç.
Ortaokul-lise Yozgat?ta, yüksekokul Ankara?da.
Köyde, çocukça, iyi kötü yakınlaşmalarımız oluyordu kızlarla. El ele tutuşur halay çeker, kırda bayırda babamızdan anamızda korkmadan konuşur şakalaşır, arkadaşlıklar ederdik. Kente gelince, o güzel duygular, ilişkiler tümüyle hayal oldu.
Başkentte, doğru düzgün yaşanmamış; sarışın, sarışından vazgeçtik esmer bir kız bile öpmeden tükenen, elimizden kayıp giden gençlik yılları. Ayrıntıları merak edenlere, sayısı dördü bulan öykü kitaplarımı okumalarını öneriyorum. Bir insanın/yazarın en önemli yıllarıdır o yıllar.
Yıl 1969 askerlik. 1971 ? 1990 Sanayi işçiliği ve sendikacılık dönemi. Bu dönemi merak edenlere de ?Grevden Dönenin!? adlı anı-roman tarzında yazılmış kitabımı öneriyorum.

O. T: Öykü yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız?

C.İ: 1988?de emekli olup, zorunluluktan bir on yıl daha çalıştıktan sonra, yüreğimde hep tekmelerini duyduğum yazma sevdasına teslim ediyorum kendimi. Yıllardan beri tatlı bir rahatsızlık veren bu tekmeler, dayanılmaz olmuştur çünkü. Yaş, elli yedi-elli sekiz. Nasıl etmeli, nereden başlamalı derken um:ag çıkıyor karşıma. Düşünmeden, param var mı yok mu demeden dayanıyorum kapısına. Yaşıma-başıma bakıp özel indirip yapıyorlar bana. Önce, Ocak 2000?de ?Felsefeye Giriş-Felsefe Yazın İlişkileri Semineri?, bir yıl sonra, (para biriktirmek için ara vermiş olmalıyım), Ocak 2001?de ?Yazma Semineri.? Şaşkınlık içindeyim. Daha dün, gece vardiyalarında, fabrika ortamlarında toz toprak içinde koşturan teknisyen Celal İlhan, şimdi yazarlar, çizerler arasında, sanatla edebiyatla dolu günler yaşıyor. Birden dünyam değişti desem yeridir. Kısa süre sonra çevrem genç, orta yaşlı, sevecen, anlayışlı insanlarla doluyor. Havaya girmem uzun sürmüyor, yazmak için yaratıldığımı düşünmeye başlıyorum. Patlamaya hazır bir ruh hali de denilebilir buna. Önemli yazarlar tanıyoruz um:ag?ta. Coşturuyorlar içimdeki kaynamayı. Ahmet İnam, Mehmet Eroğlu, Erendiz Atasü, Emin Özdemir, Ali Cengizkan. Her biri, alanında hayli yol almış, öne çıkmış yazarlar, şairler.
Öğretmenlerimizin önerdiği kitapları okuyor, kendimizce öyküler yazıyoruz. Çalışmalarımızı onlara sunuyor, değerlendirmelerin sabırsızlıkla ama umutla bekliyoruz.
2002 de seminerler sürecinde yazdığım öykülerden oluşan dosyayla Sağlık Emekçileri Sendikası?nın açtığı öykü yarışmasında özendirme ödülü alıyorum. Çok önemli bir durum benim için. Bir şeyler yaptığımı biliyorum da iyi mi kötü mü olduğunu bu ödül gösteriyor bana.
Çabalarımın boşa gitmediğini görmek mutlu ediyor beni.
Sizinle bu söyleşiyi yaparken de o coşkudan bir şey yitirmediğimi görüyorsunuzdur umarım. Benden yirmi otuz yaş küçük arkadaşlarımın, yazarken-okurken, benim kadar coşku yaşamadıklarını gördükçe, güvenim artıyor kendime, daha sıkı sarılıyorum kaleme. Ve art arda kitaplar yayımlıyor, ödüller alıyorum.
2005?te ?Abdullah Baştürk Öykü Yarışması?nda biricilik ödülü, ardından 2009?da ?Abdullah Baştürk işçi Edebiyatı? birincilik ödülü. İlki tek öyküye, ikincisi bir kitaba verilen ödüller bunlar. Eleştirmenler, başarımı ?içerden yazmak, en iyi bildiğini yazmak?, dedikleri bir yaklaşımla açıklıyorlar.
Söz açıldığında, yaşamımın en mutlu döneminin gençlik dönemi de içinde olmak üzere, 60 yaşımdan sonra ki dönem olduğunu söylüyorum.

O. T: Günümüz öykücülüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

C. İ: Sanat âlemi çeşitliliğe, yeniliğe takmış gibi geliyor bana. İlla ki farklı bir şey yapmak peşinde yazarların, şairlerin çoğu. Bunu, güzel sanatların öteki alanlarında da görmek olası. Resim, heykel, müzik vb. İşin bu yönü gereğinden fazla önemseniyor sanırım. Bir yapıtı, eseri oluşturan öğelerin başında, içtenlik gelir bana göre. Birilerine benzemek için gösterilen çaba ne denli yanlışsa benzememek için yırtınmak da doğru değildir. Eğer kendinizi tanıyor, okurunuza ya da izleyicinize beğenilmek hesapları içinde bocalamıyorsanız, yaptıklarınızın ve yazdıklarınızın özgünlüğünden kuşkulanmanız için bir neden yoktur. Siz, iki kişinin; yüzünün, yürüyüşünün, duruşunun, içtenliğinin, yaşama bakışının, sevgi ya da dostluk anlayışının birbirinin aynısı olduğunu gördünüz mü hiç?
Yoktur öyle bir şey. Ötekine benzememek için kimsenin kendini zorlaması gerekmez. Benzemezler zaten, doğada çeşitlilik akıllara durgunluk verecek düzeydedir. Dil de, kalem de öyledir.
Günümüz öykücülüğü, daha çok bunalımların dile getirildiği, uzun ya da kısa mırıltılara teslim olmuş gibi görünüyor. İnsani bir soruna, bir yaraya parmak basmaktan bucak bucak kaçılıyor nedense. Bu tür öykülerde ne diyalog ne betimleme ne de olay yer alıyor. Bilinç akışı dedikleri bu yöntemin, benim gibi elli yılını eylem içinde geçirmiş biri için sıkıcılıktan öte, rahatsız edici bir yönü de var.
Yazılan öykünün yaşamda açık bir karşılığı olmalı, köye, kente, oturduğumuz mahalleye, yaşadığımız ülkenin gerçeklerine dokunmalı uçları.
Öykünün; uzunu, kısası, çok kısası üstüne döktürülen kuramları da geçekçi bulmadığımı belirtmek isterim. Ele aldığınız tema neyi gerektiriyorsa öyle yazılmalıdır öykü. Uzun ya da kısa, betimleme ağırlıklı ya da şiirsel olabilir. Bunu belirleyen, batılı yazarların önümüze sürdüğü kuramlar değil ele aldığınız konu olmalıdır.

O. T: Öykü yazmak sizin için ne anlam ifade ediyor? Öykünün yaşamımızdaki önemi nedir?

C. İ: Doğru düzgün, adam gibi, duyarak, anlayarak yaşamak anlamına geliyor. Bundan böyle, olmazsa olmazım öyküdür benim.

O. T: Yeni kitabınız ?Dili Yüreğinde? den söz eder misiniz? Kitabın yazılış süreci nasıl gelişti?

C.İ: ?Dili Yüreğinde?, içinde ufak tefek yazım hataları barındırmasına karşın en yetkin çalışmamdır kuşkusuz.
Kitabın adındaki, dil vurgusunu bilerek ve isteyerek öne çıkardığımı saklayamam. Son yıllarda dil (Türkçe), üstüne titrediğim, varlığından ve gelişmesinden kendimi sorumlu gördüğüm bir alan oldu. Köy Enstitülü Öğretmen yazar dostlarımın katkısı çok büyüktür bu yöne meyletmemde. Talip Apaydın, Ali Dündar, Mahmut Makal, Osman Bolulu, Mehmet Aydın ilk aklıma gelen isimlerdir. Sonra, Dil Derneği üyeliğim ve orada başıma gelen güzel şeyler.
Kitap, iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm Köyden, öteki Kentten adını taşıyor. Köyden, daha çok çocukluğumla ilgili, kentten ise erişkinlik yıllarımla ilgili değinmeleri içeriyor.
Aldığım ödüller emek üstüne yazdığım metinlerden gelince, kendimi İşçi Öyküleri yazarı gibi algılamaya başlamıştım. İlle de işçi öyküleri yazacağım diye zorlandığım zamanlar bile olmuştur.
Bunun böyle olmadığını anlamam uzun sürmedi.
Bir yazar, çocukluğu başta olmak üzere her konuya el atmak, bir anlamda ömrünün her aşamasıyla hesaplaşmak zorundaydı.
Dili Yüreğinde böyle bir hesaplaşmanın, özenli bir dille, arı-duru anlaşılır biçimde sunumudur diyebilirim. Önceki kitaplarım; Anadolu?da Bir Nokta, Ateşle Dans, Dokunan, Grevden Dönenin! de olduğu gibi bu kitapta da yaşanmışlıklar ağır basar.
112 sayfalık bu küçük kitapta 17 öykü yer alıyor.
Okurunu bulmasıdır bütün dileğim.

O.T: Genç öykücülere ne gibi önerilerde bulunmak istersiniz?

C. İ: Yukarıdaki söylediklerimden neler önerdiğimi anlayacaktır okur ve genç okur, yinelemeye gerek yok bence.

Celal İlhan Hakkında Bilgi

1943?te Yozgat?ta doğdu.
İlk ve ortaöğrenimini orada, yükseköğrenimini Ankara Tekniker Yüksekokulu?nda tamamladı. Çeşitli sanayi kuruluşlarında yirmi yıl makine bakım teknikeri olarak çalıştı. İşyeri baş- temsilciliği düzeyinde sendikacılık yaptı.
?Ateşle Dans? adlı öykü dosyasıyla 2002?de, SES 5. Kültür Sanat Yarışması?nda özendirme ödülü,
?Altmış Beş Metrede? adlı öyküsüyle 2003?te, Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması?nda birincilik ödülü,
?Grevden Dönenin!? adlı anı kitabıyla 2009?da Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Yarışması?nda birincilik ödülünü aldı.
Yayımlanmış kitapları:
?Anadolu?da Bir Nokta? 1999, Evin Yayınları (inceleme)
?Ateşle Dans? 2005, Kum Yayınları (öykü)
?Dokunan? 2007, Ürün Yayınları (öykü)
?Grevden Dönenin!? 2009, Kanguru Yayınları (anı)
?Dili Yüreğinde? 2012, Kanguru Yayınları (öykü)

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi
‘Gemileri yaktım ve bu kitabı yazdım’ – Ertuğrul Mavioğlu

Ertuğrul Mavioğlu: 'Yeni medya; itiraz edeni bünyesinden kusar oldu. İyi ve yetenekli medya işçilerini ayıkladılar, muhalif olanlar ya tutuklandı ya...

Kapat