Cemil Kavukçu’nun getirdiği ustalık

Üstü Kalsın’ı Cemil Kavukçu’nun ikinci ustalık döneminin yüksek bir basamağı olarak okuyabiliriz. Dokuz öyküden oluşuyor kitap. Birbiriyle ilişkili “karga” öyküleri yanında, apayrı insan hikâyeleri anlatıyor.

Cemil Kavukçu’nun, öykücülüğünü bütün özellikleriyle olgunlaştırıp özgün bir ada olarak önümüze getirdiği ilk uzun döneminden sonra yazacaklarını hep merak etmiştim. Şimdi ilk öykülerinin yayımlandığı yıldan bugüne geçen otuz beş yıllık yazarlık serüvenine bakınca, önüne belli yazınsal hedefler koyarak yazmadığını görüyorum. Yazacaklarını yazıp tükettikten sonra, karşısına gelen sorunları çözüp yeni öykülere doğal bir biçimde yol alan bir tutumu benimsedi o.

Son döneminin ilk karşılığını Tasmalı Güvercin ile verdi. İçinde doğup kendini var ettiği dünyadan çıkmaya başlayınca, yabancısı olduğu alanlara girmek için yazdıklarını yenilemesi gerekecekti. “Tasmalı Güvercin” öyküsü bile bir başına yazarın yolunu değiştirmesini sağlayabilirdi. Hem anlatmaya değer yaşantılar, kesitler, ayrıntılar bulma zorunluluğu vardı orada hem de yeni bir dil yaratma. Düşkaçıran ve Aynadaki Zaman ile bu yeni dönemini pekiştiren iki öykü toplamı daha verdi Cemil Kavukçu.

Ustaca sürdürülen bu değişim benim için önemliydi. Üstü Kalsın’ı şimdi daha ayrı bir yere koyabilirim. Bu kitabını Cemil Kavukçu’nun ikinci ustalık döneminin yüksek bir basamağı olarak okuyabiliriz. Dokuz öyküden oluşuyor Üstün Kalsın. Birbiriyle ilişkili “karga” öyküleri yanında, apayrı insan hikâyeleri anlatıyor.

En güzel öykü
Öykü yazarları kitaplarını oluşururken en beğendikleri öykülerini ilk sıraya mı koyar? Böyle yaygın bir tutum var elbette. Ben olsaydım da sanırım öyle yapar, en beğendiğim öykümü başa aldıktan sonra öbürlerini, birbirleriyle bağlarını gözeterek sıralardım.

Üstü Kalsın’ın ilk öyküsü olan “O Bakış” da Cemil Kavukçu için öyle bir yerde midir, bilmiyorum. Öykülerin birbirinden çok farklı olmadığı düşünülürse, böyle bir ayrım yapmadığını belirtebiliriz. Cemil Kavukçu’nun bu kitabında bir yandan önceki dönemini hatırlatan öyküler var, öbür yandan da onlardan da farklı hayatlara sokulma çabası. Onun her yere çok kolay girdiğini ve kendisine ilk bakışta yabancı gelebilecek hayatları kolayca içselleştirdiğini söyleyebiliriz. Neyi, nasıl alacağını bilen bir yazar tutumu bu. Bunun nedenini anlamak, özellikle yazar adayları için öğretici olabilir. Öyküyü nerede aramalıyız? Unutulmaz hayatların içinde mi, gözümüze hiç çarpmayan ara sokaklarda, köşe bucakta mı?

Cemil Kavukçu için hayatın göze hemen görünmeyen ayrıntılarıdır öyküler. Yazardır onları gözümüzün tam önüne getiren. “O Bakış”ta, öykünün asıl kişisinin bir iş için gittiği kasabada vakit geçirmek için uğradığı biracıda konuştuğu adamın ayı hikâyesi, elbette o ara sokaklardan çıkmaz. Bir zamanlar vurduğu ayının sütten kesilmemiş yavrusunu alıp yanında getiren, evini onunla sevgiyle paylaşan biracı, müşterilerin bira içmeye alıştırıp maskaraya döndürdükleri ayı yavrusu ortalığı kırıp dökmeye başlayınca onu nasıl vurduğunu, vurduktan sonra çektiği vicdan azabını, “Tombik bir kere öldü abi, ben her gün ölüyorum,” diye anlatır. Hikâye budur, öykünün asıl kişisi olan anlatıcının yaşadıkları değil. Ve elbette hemen akla gelecek bir hikâye değildir bu, sıradışıdır.

Cemil Kavukçu’nun öykülerindeki kişilerin kimileri neden sonra başka öykülerde, bazen bambaşka kimliklerde ortaya çıkar. Üstü Kalsın’da üç karga öyküsü var. Art arda gelen “Hangi Dala Bakalım Baba”, “Karga Bayramı” ve “Piyes” öykülerinde, Baklalı kasabasını istila eden kargaların insanların küçük hayatlarını nasıl etkilediği anlatılıyor. Gene gerçek hayatta karşılığını aramayı gerektirmeyen bu üç öykü, yaratıcı düşüncenin nerelere uzanabileceğini gösteren örneklerdir.

Yalnızca kargalardan, ayı yavrusundan değil, kuşlardan ya da sokak hayvanlarından, aslında bütün olarak doğadan söz ediliyor Üstü Kalsın’da. “Üstü Kalsın” adlı öykünün yalnız ve içkiyle düşünen kişisi, “Çünkü her sorunun yanıtı doğada,” der. Bu öykülerdeki kişilerin doğayla ilişkileri içerden değil de, şehirli insanınki gibi, dışarıdan kurulmuştur. Belki daha önemli ve daha az irdelenmiş bir ilişkidir bu.

Üstü Kalsın’ın öteki öykülerinde de öykünün nerelere girebileceğini gösteren, birbirinden farklı hikâyeler anlatılıyor. Her öykünün bir nedeni varsa, olmalıysa, Üstü Kalsın’daki öyküler o nedenleri öne çıkarmadan, anlattıkları hikâyelerin ilgi çekici dünyalarıyla örtülü kalıyor. “Şerare”de küçük memurun iç dünyası, “Olasılıklar”da geceyarısı çalan kapı zilinin verdiği korku, “Öğle Sıcağı”nda yazlıkta kocasından ayrılmış kadının küçük kızıyla geçirdiği mutluluk anlarını bölen yabancı delikanlının neden olduğu tedirginlik, “Ruhsavar Topu”nda yazarlık ve yazmak üstüne neredeyse gerçeküstü bir durum anlatılıyor.

Cemil Kavukçu’nun Üstü Kalsın’daki öykülerinin hayatımıza ilişkin, iz bırakacak sorunlarla ilgili olmadığı kuşkusuz. Böyle amaçları da yok. Gelgelelim bu öyküler, ne kadar düşünürsek düşünelim, bizim aklımıza aynıyla gelmeyecek hikâyeler anlatıyor. Bunun önemli bir özellik olduğunu belirtmeye gerek var mı. Öykü, elbette hayatın her ânından, her köşesinden çıkar, gözlemlediğimiz her şey, içinde bir öykü taşır. Ama asıl sorun onlarda herkesin göremeyeceği kesitleri, ayrıntıları görmektir. Üstü Kalsın bu niteliğiyle hem Cemil Kavukçu’nun son döneminin ustalıklı öykülerinden oluşuyor hem de bugün yazılan öykü için bir işaret fişeği yerine geçiyor.

Cemil Kavukçu’nun her zaman çekici bir anlatımı ve zengin bir dili vardır. Üstelik ustalığını göstermeye hiç mi hiç gönül indirmeyen, çok rahatça yazıldığını belli eden bir dildir bu. Ayrıntılar her zamanki gibi, bu öykülerde de önemli. Yazınsal metnin inceliği dilinin kusursuzluğundan ve ayrıntılarından gelir, hep böyledir bu ve Cemil Kavukçu açık ve yalın anlatımı içinde bu ikisindeki ustalığının bugün geldiği aşamayı gösteriyor.

Üstü Kalsın’daki öyküler birinci ve üçüncü kişi ağzından anlatılıyor. Birinci kişi ağzından nasıl anlatılır, kitaptaki ilk öykü olan “O Bakış” bunu görmek için iyi bir örnek. Öykünün anlatıcısı, öteki iki kişinin davranışlarını aktarırken onların iç dünyalarına girmeye gerek görmez, çünkü kendi kafasında evirip çevirdiği yargıları onların dünyalarına dolaylı biçimde ışık tutmuş olur. Anlatıcının ona verilmiş sınırlar içinde kalması her şeyi anlatmak için yeterli olabilir.

Anlatıcı, “Derin bir nefes alıp dışarıya baktı. Susuyordum. Taşlara vuran yağmurun şakırtısı ortamı daha da ağırlaştırmıştı” diye anlatır. Cemil Kavukçu’nun birinci kişi anlatıcılarının tipik dilidir bu. Ötesine geçmeye gerek kalmaz, çünkü bu anlatım biçimi, anlatılmak istenen düşünceleri de, duyguları da anlatmaya yetmektedir. Daha ötesini anlamak için Üstü Kalsın’daki öyküler tek tek anlatıcının nasıl kullanıldığına bakarak okunabilir.

Elbette yalnızca bu yalınlıkta kullanılmıyor anlatıcı. Öyküdeki birisine değil de dışarıya seslenerek niçin anlatılır (“Hangi Dala Bakalım Baba”); üçüncü kişi anlatıcı öykü kişisine ara sıra “sen” diye seslenerek nasıl anlatır; üçüncü kişi anlatıcı öyküdeki kişilerin akıllarından geçenleri anlatmakta yetersiz kaldığında onların zihnine nasıl girer; birinci kişi ağzından yaşanıp geçmiş bir hikâye sonradan nasıl anlatılır? Anlatım biçimlerinin birbirinden farklı inceliklerinin ustalıkla kullanıldığı bir öykü toplamı Üstü Kalsın. Bazı ince yanları da bu arada tartışmayı gerektiriyorsa bunun için de kendini apaçık ortaya koyan bir kitap.

Semih Gümüş
31.10.2014,http://kitap.radikal.com.tr/

ÜSTÜ KALSIN
Cemil Kavukçu
Can Yayınları
2014, 105 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Öykü Kitapları
Yılmaz Güney kovboy mu?.. – Sunay Akın

İşin aslına bakarsanız, Hollyvvood filmlerindeki hızlı silah çekme sahnelerinin tamamıyla uydurma olduğu ortaya çıkar. Kovboyların bellerindeki silahlar son derece kullanışsız ve iş...

Kapat