Cemil Kavukçu’nun yeni öykü toplamı: Üstü Kalsın

Cemil Kavukçu’nun yeni öykülerini bir araya getirdiği kitabı “Üstü Kalsın”, “Düşkaçıran” ve “Aynadaki Zaman” adlı kitaplarıyla açılan parantezi şimdilik kapatıyor. Edebiyatımızın usta öykücüsü, bu yeni kitabıyla bildiğimiz dünyalarına doğru bir adım adım atıyor.

Bu öyküleri kuşlar getirdi

Semih Gümüş, öykücülüğümüzün bir nevi haritasını çıkardığı kitabı Öykünün Kedi Gözü’nde Cemil Kavukçu için şöyle bir paragraf açmıştı: “Ondaki sıradan dünyaların çarpıcılığı, öykü dilinde yakaladığı apayrı, ayrıksı dilin biricikliği… Hiç anlatılmamış insanları el değmemiş ayrıntılarla kurmca kişilere dönüştürme becerisi, ergenlik dönemimizin yazılmamış öyküleri Cemil Kavukçu’yu edebiyat dünyamızın gündemine de ciddi biçimde getirdi.”

Kavukçu öyküleri için Gümüş’ün bu söyledikleri hâlâ geçerliliğini korumakla birlikte o günden bugüne yazınında önemli bir mesafe de aldı yazar ve yukarıdaki birkaç küçük cümleye eklenebilecek birçok cümle kaeleme gelmek üzere sıradaki yerini aldı. Sınırları belirli bir yazıda Kavukçu öyküsünün o günlerden bugüne yaşadığı evrilişi tüm yönleriyle ele almak elbette zor ama yazarın yeni öykü toplamı Üstü Kalsın, hem bu evrilişten biraz da olsa bahsedebilmek hem de Kavukçu’nun, Gümüş’ün de dediği gibi “ayrıksı dilinin bircikliğinden” doğan yeni öykülerini anlatabilmek adına güzel bir fırsat.

“HER ŞEY HESAPSIZ, KİTAPSIZ”

Bundan yaklaşık üç yıl önce, Cumhuriyet Kitap’ta, yazarla öykü dünyasında yeni bir dönemin başlangıcı olarak nitelenen kitabı Düşkaçıran üzerine söyleştiğimizde, bu niteleme üzerine sorulan soruya; “Öykücülüğümde yeni bir dönemin başlangıcı olarak nitelendiriliyorsa benim için çok sevindirici. Öykü serüvenimde önceden belirlediğim bir yol haritam başından beri olmadı. Hedeflediğim noktaya doğru adım adım ilerlediğim bir süreç de değildi bu. Yani her şey hesapsız, kitapsız. Bunun, kontrol edemediğim, çekimine kapıldığım öykünün büyülü dünyasına doğru bir yolculuk olduğunu düşünüyorum,” yanıtını vermişti Cemil Kavukçu.

Gerçekten de baktığımızda 1983’ten bu yana verimlerini belli bir çizgide sürdüren yazarın, öykü dünyasına açtığı yeni bir parantezdi Düşkaçıran. Kasaba ortamında, dar alana sıkışmış ve oraya sığamayan insanların yaşamlarından kesitler ağırlıklıydı Cemil Kavukçu’nun yazdıklarında Düşkaçıran’a gelene dek. İlkgençlik ve çocukluk yıllarının o güne dek işlenmemiş bambaşka bir yönünü sunmuştu bize yazar. Doğup büyüdüğü İnegöl ise bu dünyanın başkentiydi. İngöl’den yola çıkarak taşralı gençlerin öykülerini, aşklarını, umutlarını kimsenin aklına gelmeyecek noktalarından yakalayarak öykü evrenine taşımıştı. Onu, öykü dünyamızda farklı bir yere koyan da öykülerini kurarken kullandığı dili olduğu kadar bu dünyaları oldu zaten.

Ancak Düşkaçıran bir kırılma noktası oldu.

Düşkaçıran’la fantastik dünyalara kapı aralayan Kavukçu, gerçekle düşün iç içe geçtiği öykülerle çıktı okur karşına. Tedirgin, tekinsiz ve tuhaf nitelemeleri Düşkaçıran öykülerini tanımlamada doğru kelimeler olacaktır. Bir diğer yandan ise önceki öykülerinden alıştığımız dünyalardan farklı bir eşiğe geçtiyse de, Cemil Kavukçu kaleminden çıktığı çok belliydi bu metinlerin yine de. Taşra, hayvanlar ve ürkü verse de doğa, yazarın zhininin farklı bir coğrafyasından geçerek gelmişti sadece bize.
Aynı şekilde, Düşkaçıran’dan sonra 2012’de yayımlanan Aynadaki Zaman’da da bir önceki kitabında açtığı parantezin içini doldurmaya devam etti yazar. Alıştığımız kasabalılar, yalnız kentliler yine göründü Aynadaki Zaman’da ancak gerçekdışı ve fantastik, alıştığımız bu kahramanların üstünü kaplamaktaydı.

Bu bağlamlarıyla düşündüğümüzde Düşkaçıran ve Aynadaki Zaman, Cemil Kavukçu okurlarını şaşırtacak öğelerle dolu iki kitaptı. Bir diğer yanıyla ise Cemil Kavukçu’nun öykü dünyasına kattığı farklı iki zenginlik…

“ÇÜNKÜ HER SORUNUN YANITI DOĞADA”

Ancak yeni yayımlanan öykü kitabı Üstü Kalsın’da, Düşkaçıran ve Aynadaki Zaman’la açtığı parantezi kapatıyor edebiyatımızın usta öykücüsü. Bu belki parantezi kapamaktan öte yazarın, “o dünyalara” verdiği kısa bir mola, bilemeyiz. Yanıtını Cemil Kavukçu’nun diğer öyküleri, kitapları yayımlandıkça berber öğreneceğiz. Üstü Kalsın ekseninde söyleyebileceğimiz ise yazarın, bildiğimiz dünyalarına doğru bir adım attığı.

Kitabın daha ilk öyküsü “O Bakış”, bunu sezdirmeye başlıyor bize. Yaşayanın üzerine basan bir taşra kasabasında bir iş için orada olan mühendisin mi, bu kasabadaki en az kasaba kadar sıkkın meyhane sahibinin mi yoksa onun evcil hayvanı olan alkoik ayısının hikâyesi mi “O Bakış” belli değil. Belli olan bir şey varsa o da Cemil Kavukçu’nun bir dram anlattığı. Yaşamın akışı içinde herkesin görmezden gelebileceği ufak bir ayrıntıyla yine yaşamın, daha doğrusu insanın ip uçlarını verme derdinde yine Cemil Kavukçu. Sadece ilk öykü için de geçerli değil yazarın bu tavrı. Alışık olduğumuz bu “detaycı tavır” kitaptaki öykülerin geneline yayılıyor.

Sonrasında gelen; “Hangi Dala Bakalım Baba”, “Karga Bayramı” ve “Piyes” öyküleri ise Baklalı adlı küçük bir kasabanın ilk defa gazetelere çıkmasına neden olan karga istilasını, bize üç farklı bakıştan anlatan öyküler. Ferit Edgü’nün Yazmak Eylemi’ndeki çeşitlemelerini andıran bir yapı burada kurulan. Cemil Kavukçu’nun öyküler arasında attığı küçük ilmekleri bilirdik ancak bu üç öykü; birbirini tamamlayan, tamamlamanın da ötesinde bir olayın farklı duygu ve kurgu boyutlarını kaleme getiren metinler. Diğer yanıyla ise bütünlüklü bakıldığında, bir kısa hikâye zemini bulmuşlar gibi kendilerine; tek başlarına bile bir kitabın çatısını kurabilecek kuvvetleriyle…

Bu üç öykü bağlamında baktığımızda, Kavukçu’nun yazdıkları arasında attığı ilmeklere de değinmek gerekir. “Hangi Dala Bakalım Baba”, “Karga Bayramı” ve “Piyes” kargaların birbirine ilmeklediği öyküler. Ancak Üstü Kalsın’ın coğrafyasına baktığımızda bu ilmeğin genel olarak “hayvanlar”, hatta “kuşlar” olduğunu söyleyebiliriz. Kavukçu öykülerinde doğanın ve hayvanların her zaman özel yerleri olmuştur. Üstü Kalsın’da bunun biraz daha kuvvetlenerek karşımıza geldiğini görüyoruz. Kuşlarla örülmüş hikâyelerin içine bir davet Kavukçu’nun Üstü Kalsın’ı. İnsana, doğadan, hatta hayvanlardan bakabilmenin farklı yollarını bulmuş bu öykülerinde de yazar. İlk öykülerindeki o eşsiz güzelliğiyle, görülmemiş anlatımıyla ortaya çıkan “doğa”, Kavukçu’nun bu öykülerinde yerini hayvanlara bırakmış gibi.

Alkolün de bir diğer önemli bileşim noktası olduğunu söyleyebiliriz öyküler adına. Kahramanlar; özellikle kentli tipler, ya baş ağrısıyla bir güne başlamış, ya iki tek atmak için günün veya gecenin içine uzanmış ya da günü bitirip gecenin koynuna dalabilmek için yatıştırıcı niyetine yekten demini almış olarak çizilmiş yazar tarafından. “Şerare” ve “Olasılıklar” da böylesi tiplerin içinden geçtiği öyküler. Ama en önemlisi kent yalnızları olmaları ve farklılığa ya da doğadan gelecek herhangi bir işarete açlığı imlemeleri…

Kavukçu’nun kent yalnızları bizden başkaları değil aslında. O nedenle de herkesin kendine bir parça koparabileceği öyküler Üstü Kalsın’dakiler.
“Ruhsavar Topu” ise yalnız, aksi ama bilge bir yazarın dünyasına sızma girişimlerini anlatan bir öykü.

Aynı şekilde kentli tipler burada da hikâyelerini anlatmaya devam ediyor.
Yalnız kentli tipleri anlatsa da Kavukçu, bir şekilde doğanın ve hayvanların arasına dönüş ise muhakkak. Bu bazen bir özlemin bazen de şartların gertirdiği durumlarda oluyor ama bir şekilde bu dönüş, bu döngü tamamlanıyor. Cemil Kavukçu bu durumun nedenini kitaba da adını veren öyküsünde veriyor bize: “Çünkü her sorunun yanıtı doğada.”

Eray Ak
http://www.cumhuriyet.com.tr/ 28 Ekim 2014 Salı

Üstü Kalsın/ Cemil Kavukçu/ Can Yayınları/ 106 s.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Öykü Kitapları
Hüseyin Peker’den bir imgelem zeybeği – Ömer Turan

savaş başladı dostum eşyalarım hazır: bir çift ayakkabı evde neden bağcık beslenmez? ağrıdan kurtulsun diye bilekler üç günlük sakalımla ölüyorum...

Kapat