Cennetin Kayıp Toprakları – Yavuz Ekinci

?Cehennem acı çektiğimiz yer değildir, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.? Hallac-ı Mansur

Cennetin Kayıp Toprakları’nda yeni bir cehennem tasviri yapan Yavuz Ekinci: Toplum olarak bakıyoruz ama görmüyoruz, tanık oluyoruz ama anlamıyoruz. Sadece susuyoruz. Toplumsal körlük ve sağırlığı anlamış değilim. Bu tepkisizlik ve sessizlik hayra alamet değil.

Tanıtım Bülteni
Yaşadıkları coğrafyanın acılarına hapsolmuşların, aile olmanın ölümcüllüğünü taşıyanların ve cennetin gelmesini yüzyıllarca bekleyenlerin hikâyesi…

“Yara! Ben derisi yüzülmüş bir yarayım. Seksen yıldır yüreğimde açılan bu yara bugüne kadar ne iyileşti ne de kabuk bağlayabildi. Bu yara öyle bir yara ki, kabuk bağlayıp iyileşeceğine, her geçen gün biraz daha derinleşip büyüdü. Yara büyüdükçe ben küçüldüm, ben küçüldükçe de yaram büyüdü. Öyle ki upuzun ömrümün sonunda ben bu yaradan ibaret kaldım. Yara! Kapkara bir yara! Bugüne kadar hiç kimseye bu yaramdan bahsedip anlatmadım. O uğursuz geceden beri yaram hep içe doğru derinleşip kanadı. Ama artık ne bu içe doğru kanayan yarayı saklayacak dermanım kaldı ne de onunla mezara gidecek takatim.”

Yavuz Ekinci, ikinci romanında, tarihimizin ve coğrafyamızın güneydoğusundan, yüz yıla yayılan hayatlar anlatıyor: Yerinden yurdundan edilmiş, dilinden, dininden, kimliğinden, insanı insan eden her şeyden yoksun bırakılmış Almast’ların ve onların aynı yazgıyı bu kez başka bir “bilinmeyen dil”de okumak zorunda bırakılmış oğullarının ve torunlarının öyküsünü… Cennetin kayıp topraklarını…

“Bu ‘yük’ benden okura armağan olsun” – Burcu Aktaş
(14/09/2012, Radikal Kitap Eki)
Cennetin Kayıp Toprakları’nda yeni bir cehennem tasviri yapan Yavuz Ekinci: Toplum olarak bakıyoruz ama görmüyoruz, tanık oluyoruz ama anlamıyoruz. Sadece susuyoruz. Toplumsal körlük ve sağırlığı anlamış değilim. Bu tepkisizlik ve sessizlik hayra alamet değil.
Bazı kitaplar vardır, onları okuyup bitirdikten sonra bir of dahi çekemez, okuduklarınızın ağırlığıyla öylece kalırsınız. Bir eve sığmayı bırakın, bir yatağa bile sığamazsınız. Bunu sağlayan, yazarının o romanda anlattıkları ve en önemlisi bunu anlatış şekli, üslubudur. Cennetin Kayıp Toprakları işte o kitaplardan. Yavuz Ekinci işte o yazarlardan…
Cennetin Kayıp Toprakları, cennetin gelmesini yüzyıllarca bekleyenlerin hikâyesini anlatıyor. Romanın adından da anlaşıldığı üzere cennet asla gelmiyor. Hatta gün geçtikçe onu bekleyenlerden uzaklaşıyor.
Ekinci, ülkenin doğusunda geçen hikâyesini üç kuşak üzerinden aktarıyor. Karşımızda bir aile romanı olduğunu söyleyebiliriz. Roman, bu yönüyle de edebiyatımıza bir katkı sağlıyor. Bahsi geçen aile özelinde olanlar ise toplumun yüzyıllardır yaşayageldiği acılar. Yurdundan, dilinden, kimliğinden edilmiş insanlar, yazarın karakterleri. Temelde Kürt ve Ermeni sorununu anlatan Cennetin Kayıp Toprakları?nı etkileyici kılan ise yazarının yarattığı atmosfer ve o atmosferi anlatırken kurduğu dil.
Romanını üç bölüme ayıran Ekinci?nin ilk bölümü Üzüm, dağların arasına sıkışmış Mişrîta köyünde savaşla hemhal olan bir çocukluğu, onu yaşayan bir çocuğun gözünden anlatıyor. O çocuklukta neler mi var… Newroz kutlamasına sinirlenen askerlerin köydeki futbol sahasında oynamayı yasaklaması var. Yasağa uymayınca o sahaya mayın döşenmesi var. Kürtçe konuşunca kırmızı kart gösteren öğretmen var. Sonsuz bir bekleyiş var. Her şeye rağmen hayaller var. Yazar bu bölümde özellikle kullandığı masalsı dille anlattıklarını klişe anlatıma dahil etmeden, edebiyatın gücünü arkasına ustalıkla alıyor.
İkinci bölüm Nar?da ise birinci bölümde savaşın, ölümlerin gölgesinde başlayan hayat, kıyımlarla devam ediyor. Romanda anlatılan ailenin babaannesi, zorla Müslüman olan Almast?ın sonraki ismiyle Hatice?nin hikâyesini dinliyoruz kendi ağzından. Bir gecede dilinden, kimliğinden, aşkından olan bir kadın o. Üçüncü bölüm İncir ise, kıyım sonrası ölümü hatta o ölümün bile doğru düzgün yaşanamayışını anlatıyor. Ölmeden önce doğduğu köye gömülmeyi isteyen Almast?ın son isteğini oğlu ve torunu yerine getiremiyor, ne kadar uğraşsa da. Oğul ve torunun, bir tabutla çıktıkları yolculukta görmedikleri zulüm, yaşamadıkları çöküş kalmıyor. Bana göre romanın özellikle bu bölümü, Kürt-Ermeni sorununda ne durumdayız açıkça özetliyor.
Yavuz Ekinci?nin bölümlerine tek tek ve bütünlüklü baktığımızda hepsinin bir ?yara? üzerine olduğunu görüyoruz. Yaraların ortak özelliği ise içe doğru kanamaları. Ekinci, ?yatağı mezara, evi bir mezarlığa, hayatı cesede? dönüşmüş üç kuşağı anlatırken okura şunu söyletiveriyor: ?Ah! Yaşamak o kadar zor ki!?
Cennetin Kayıp Toprakları?nın bir marifeti de yeni bir cehennem tasviri sunuyor olması. Yazar bunun en başından beri farkında olduğu için anlatısına zaten Hallac-ı Mansur?un şu cümlesiyle giriş yapıyor: ?Cehennem acı çektiğimiz yer değildir, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.?
Yavuz Ekinci?nin karakterlerinden biri ?Ruh derin bir kuyudadır? diyor. Romanı bitirdikten sonra bu cümle, ?Geleceğimiz derin bir kuyudadır? şekline dönüşüyor. Evet, Cennetin Kayıp Toprakları, ?yük?ü olan bir roman. Buranın ?yük?ünü edebiyatın gücüyle anlatabilmeyi başarmış bir roman.

Cennetin Kayıp Toprakları, üç kuşak üzerinden temelde Kürt ve Ermeni sorununu anlatıyor. Senin bu romanla tüm bunları böyle bir etkileyicilikle anlatman insana ister istemez bir kez daha şunu düşündürtüyor: Bu acı ne zaman bireysel olmaktan çıkacak? Sence ne zaman? Çünkü biz hâlâ bunları bireysel sorunlarmış gibi algılıyor, ölümleri film izler gibi izliyoruz.
Bu acıların ne zaman biteceğini bilmiyorum açıkçası yakın bir zamanda biteceğinden de pek umutlu değilim ve bunun gün geçtikçe daha da derinleşeceğinden korkuyorum. Çünkü iki halkın birlikte yaşama duygusunun her geçen gün biraz daha zedelenip koptuğunu görebiliyorum. Bu kopmada Roboski?de yaşananlar ve ardından hükümetin söylemlerinin payı çok büyük.
Şehit cenazelerine giderek, slogan atıp bağırarak ve meclis kürsüsünden tehditler savurarak bu acıyı bireysellikten kurtaramayız. Böyle yaparak onu daha derinleştirip içinden çıkılmaz hale getirebiliriz. Bir masada otururken söz dönüp dolaşıp çocuklara gelince, adamın birinin cüzdanını çıkarıp çocuğunun fotoğrafını göstermesinin ardından genellikle fotoğrafa bakanlar ?çok güzel, çok yakışıklı!? gibi laflar söylerler. Şehit cenazeleri ve onların ardından gazetelerde yayımlan fotoğrafların, toplumun ve siyasetçilerin yüreğinde yarattığı etki ancak o çocuğun fotoğrafına bakanların yüreklerinde yarattığı etki kadardır. Siyasetçilerin, medyanın ve uzmanların kullandığı dil şiddetle besleniyor. Haber kanalları gerillaların ölümlerini verirken öldü kelimesini bile çok gördüklerinden ?etkisiz hale getirildi? diyorlar. Ama şunu unutmayalım; her öldürülen ardında bir katil bıraktığı gibi, her ölenin ardında yarım kalan bir hikâyesi olur.
Romanda ölülerini bile gömmemiş bir ülke var. Bu hepimizin yıllardır gördüğü, yaşadığı bir durum. Duymazdan ve görmezden geliyoruz… Romanın son bölümü olan ?İncir?e şu alıntıyla giriyorsun: ?Kulakları olan işitsin.? Thomas İncili?nden bir alıntı… Cennetin Kayıp Toprakları, biraz da bunun çığlığı diyebilir miyiz?
Evet, Cennetin Kayıp Toprakları bunun bir çığlığı. Çünkü toplum olarak bakıyoruz ama görmüyoruz, duyuyoruz ama işitmiyoruz, tanık oluyoruz ama anlamıyoruz. Sadece susuyoruz. Bu toplumsal körlük ve sağırlığı anlamış değilim. Fakat bu tepkisizliğin ve sessizliğin hayra alamet olmadığını söyleyebilirim.
Toprağa gömülmesi gereken ölülerken, biz tutup o toprağa dilleri, gerçekleri ve kültürleri gömüyoruz. Cennetin Kayıp Toprakları?nın söylediği sözlerden biri de bu. Bunu bir kuşak, bir aile üzerinden anlatmayıp farklı şekillerde de anlatabilirdin. Bir kuşağı işlemenin sebebi nicedir yaşanan travmayı boylu boyunca ortaya koymak olsa gerek…
Maalesef başımızın üstünde taşımamız gereken kültürleri, dilleri ve farklılığı yıllardır toprağa gömmek için uğraşıyoruz. Daha önce yazdığım öykülerimde de bunları anlattım. Yüzyıldır yaşanan travmayı boylu boyunca ortaya koymak için bir aile üzerinden üç kuşağı işleyerek anlatmak istedim.
Romana genel olarak baktığımızda yaşadıkları coğrafyanın kaderini yaşayanları görüyoruz. Aynı zamanda savaşın, acının, kayıpların ve ölümlerin olduğu bir coğrafyada çocuk olmak, kadın olmak, erkek olmak, genç olmak ve bir türlü iyileşmeyen/iyileştirilmeyen yaranın mirasçısı olarak yaşamak ne demek, onun okumasını yapıyoruz…
Coğrafya orada yaşayan herkesin kaderini belirler. Bu romanı yazarken İbn-i Haldun?un ?Coğrafya kaderdir? sözü sürekli kulağımdaydı. Coğrafyanın kötücül kaderi olan savaşlar, çocuğun da, kadının da, yaşlının da, gencin de hayatını alıp çaldığı gibi orada yaşayan bütün canlıların da hayatını derinden etkiler. Dağ başındaki pınarlara ve çeşmelere atılan zehirler su içmeye gelen bütün canlıları öldürdüğü gibi güvenlik gerekçesiyle yakılan ormanlarda da binlerce hayvanın telef olmasına neden olur.
Bir edebiyatçı olarak bugün artık içi iyice boşaltılmış olan ?Tarihimizle yüzleşmeliyiz? söylemini nasıl değerlendiriyorsun?
Zamanla bazı kavramların içi iyice boşaltılır. İçi boşaltılmış kavramlardan biri de ?Tarihimizle Yüzleşmeliyiz? söylemidir. Bu yüzleşmeyi de tarihçilerin yapmasını bekliyoruz. Zaten bu koca yalanlara kılıf bulanlar tarihçilerdir. Devletlerin resmi tarihi hiç ilgimi çekmiyor. Çünkü bu resmi tarihler büyük bir yalandan ibarettir. Bugünüyle yüzleşmeyen bir toplumun tarihiyle yüzleşebileceğine inanmıyorum.
Edebiyatın buna katkısı ne olabilir?
Edebiyat buna katkı sağlayabilirdi. Edebiyatın böyle doğrudan bir misyonu olmasa da bu yüzleşmenin daha insani bir bağlamda tartışılmasını sağlayabilirdi. Ama açıkçası ben edebiyatımızın buna katkı sağladığını çok düşünmüyorum.
Edebiyatımız halkının tarihiyle, tramvaylarıyla, öfkesiyle, kıyımlarıyla, kronik hastalıklarıyla çok ilgilenmedi. Bugün edebiyatımızı okuduğumuzda ne 1915?te topraklarından sökülen Ermenilerin hikâyelerini ne de onları zorla yerlerinden söken muktedirlerin hikâyesini görebiliyoruz. Dersim?de yaşananların izdüşümlerini göremediğimiz gibi son otuz yıldır hemen hemen herkesin hayatına dolaylı ya da dolaysız bir şekilde dokunan ve şu anda tüm canlılığıyla devam eden savaşın izlerini de göremiyoruz. Oysa gazetecilerin ve siyasetçilerin söylemlerine karşılık, edebiyatın veya sinemanın yarattığı hikâyeler bağlamında o olayı yaşayanların hayatlarına daha insani dokunulabilirdi. Nitekim ?İki Dil Bir Bavul? filmini izledikten sonra az da olsa insanların kalbi yumuşadı. Yanlış anlaşılmasın, ben hiçbir yazardan metinlerini bu sorumluk bilinciyle yazmasını beklemiyorum ve böyle bir metinin yazılmasını da istemiyorum. Fakat bugüne kadar şunu da anlamış değilim; ülke yangın yeriyken nasıl oluyor da burada yaşayan yazarların metinlerine bunun kokusu, rengi sinmiyor. Oysa Balzac ?Roman, ulusların özel tarihidir? der.
Romanının okura verdiği bir armağan var: iyi edebiyat ve dilinin oturmuşluğu, etkileyiciliği. Ama başka bir armağanı daha var ki bu, ?yük?ün ta kendisi. Anlattıkların okura koskoca bir ?yük? aslında…
Ali Şeriati ?Sizi rahatsız etmeye geldim? der. Ben de okuru rahatsız eden metinler yazmak isterdim. Eğer romanın içinde böyle bir ?yük? varsa bu ?yük? benden okura armağan olsun.

?Ülke kocaman bir mezarlığa dönüşmüş?

Romanın üç bölümü var: Üzüm, Nar, İncir. Bu imgeleri kendi anlatında nereye koyuyorsun?
Üzüm, Nar, İncir. Bu üç meyve de Kuran?da bahsi geçen üç cennet meyvesidir. Üzüm salkım halindedir. Onların birlikteliği ve mutluluğu cenneti temsil eder. Bu bölümde mutlu, mesut, masalımsı köy ve köy yaşantısını salkımlardaki bir üzüm tanesi olan Rüstem anlatılır.
Nar, Ermenilerde kutsaldır. Kırılan nar, sürgünü, dağılışı ve kaybı temsil eder. Bu bölümdeyse 1915 soykırımında köyleri, evleri talan edilmiş, ailesi öldürülmüş, kazara sağ kurtulan ve zorla Müslümanlaştırılan Almast?ın hikâyesi anlatılır.
İncir, görme ve saklamadır. Adem ve Havva cennetteki yasak meyveyi yedikten sonra incir yaprağıyla örtünürler. Bu bölüm bir yolculuk hikâyesidir. Baba ve oğul annelerinin cesedini yanlarına alarak onun son isteğini yerine getirmek için yola koyulurlar. Mirza ve Rüstem annelerini gömecekleri yeri ararken, aslında büyük bir mezarlıkta dolanırlar. Süren savaşla birlikte her taraf mezarlığa dönüşmüş. Doğa cansızlaşmış, köyler terk edilmiş, dereler kurumuş, dağ başındaki pınarlar ölüm saçmış, cesetler çürümeye yüz tutmuş… Ülke kocaman bir mezarlığa dönüşmüş.

Cennetin kayıp topraklarında – Sibel Oral
(09.09.2012, Taraf Gazetesi)
Rüstem Mişrîta?da bir çocuk. Ağabeyi Ebubekir yıllar önce dağa çıkmış. Askerler köyü yakabilir, hepsini sürebilir. Sürekli tehdit altındalar. Okulda Kürtçe konuşunca öğretmen kırmızı kart veriyor. Evet, futbol maçlarında olduğu gibi… Ama Rüstem her şeye rağmen çocuk işte, dedesinin masallarla büyüttüğü; ölümle, savaşla, korkuyla büyüyen bir çocuk. Neyse ki Türkçeyi de öğreniyor, andımızı da… Ama öğrendiği başka şeyler de var: Ölüm, kıyım, yasaklar… Bir gecede ahırda zorla Müslüman olan Ermeni kadınlar… ?Beni doğduğum toprağa gömün? vasiyetinin karşısında sana terörist gözüyle bakan çatık kaşlı devlete karşı koyamayanlar…

Rüstem?in hayatı zor. Babası Mirza?nın da, dedesinin de, babaannesinin de ve diğerlerinin de… Onlar ?kayıp toprakların? sahipleri aslında. Çok istesem de daha fazlasını anlatmayacağım, belki de okuduktan sonra içime oturan şeyin ağırlığı bu. Yavuz Ekinci?nin Cennetin Kayıp Toprakları adlı romanından bahsediyorum.

Geçen Diyarbakır Kitap Fuarı?nda karşılaşmıştık Ekinci?yle. Kitap kapağı için ?Bu nasıl? demişti. Çok iyi hatırlıyorum, tek kelime söyledim: Kışkırtıcı. İçinde ne yazdığını bilseydim ?kışkırtıcı? kelimesini bir daha düşünürdüm. İçi korkutucu. İçi insanın içini kanırtıyor. Hani yara kapanmaz ama ince bir kabuk bağlar ve içinden pis bir iltihap, irin akar ya… Üç kuşağın kaybedilmiş hayatları var romanda. Yerinden yurdundan, dilinden ve aşkından sürülmüş insanların hikâyesi…

Romanı bitirdiğimde ?Ne biçim ülke? dedim. Kim bilir kaçıncı kez. Aslına bakarsanız Ekinci bize yeni, daha önce duymadığımız bir hikâyeyi anlatmıyor. Yüzleştiriyor yeniden. Ve dili… Ekinci, dilinin çıtasını yükseltmiş bu romanıyla. Masalsı dil öne çıkmış. Bir de benim için en önemli şey: Ekinci yaşanan o ağır hikâyenin acısıyla arasına mesafe koymuş. Edebiyat ağır basmış. Bu söyleşinin başlığına gelince… ?Kurê min, dinya siya darekê ye? romanın ilk ve son cümlesi. ?Oğlum, dünya bir ağaç gölgesidir? diyor. Gölgeler ne güzel, serin olur değil mi? Dinlenir, soluk alırsınız. Romandaki gölgeyi düşündüğümde; o gölgede, o ağacın altında kaybolan insanlığı ve yıllardır o gölgede cenneti bekleyen yüzlerce insanı gördüm…

Cennetin Kayıp Toprakları… Romanını okuduktan sonra yıllardır bu topraklarda olan biteni düşündüm. Hâlâ cennet mi değil mi, bilemedim. Sen ne düşünüyorsun, benim mi içim kararmış?

Ahmet Tanpınar ?Bir başkent daima başkenttir? der. Bu yüzden bunca kayıplara, yıkımlara ve talanlara rağmen bu topraklar yine cennettir. Bir cennet de daima cennettir.

Rüstem ya da devletin tanıdığı adıyla Yakup?un sorduğunu ben sana soruyorum: Bu insanlar neden mutsuzluğun farkında değiller?

Bu soruyu ben de soruyorum. Ama cevaplayamadım. Sonuç olarak ?Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın,? diye bir atasözümüz var. Hoşgörü, empati, kardeşlik; et ve tırnak gibiyiz, kız alıp vermişiz gibi kelimeleri ve söylemleri sevmiyorum…

Roman belli ki kapanmamış, kabuk bağlamış ama iltihabı hâlâ pis pis akan bir yaranın sende kalan huzursuzluğundan çıkmış…

Bu romanın izleri bende çok eskiye dayanır. Çok eski dediğim çocukluğuma. Çocukluğum, romanın ?Üzüm? bölümünde bahsedilen Mişrîta köyüne benzer bir köyde geçti. Cumhuriyet?in kuruluşundan beri Kürtler kendilerini aldatılmış hissediyorlar. Bu yüzden mutsuz ve huzursuzlar. Küçük büyük isyanlar oldu ama devlet her zamanki gibi bu isyanları çok sert bir biçimde bastırdı. Ve daha sonra PKK?nin çıkışı… Bu isyanla yaşıt sayılırım. Bu isyan Türkiye?deki hemen hemen herkesi etkilemiştir. Kimini doğrudan, kimini de dolaylı olarak. Bu romanla ilgili birçok bölüm ve cümle zihnimde dolanıp duruyordu. Bazı bölümlerini daha önce yazmıştım. Araya başka işler girince Tene Yazılan Ayetler romanını yazmaya başladım ve bu romandan tümden koptum. Sonra tekrar döndüm ve yazımı iki yıl sürdü.

Tarihe kayıt düşmenin yolları hakkında konuşalım. Balzac ?Romanlar, ulusların özel tarihleridir? diyor ya… Bizde durum nedir sence?

Edebiyatımızın bunu yaptığını düşünmüyorum. Çünkü edebiyatımız halkından, edebiyatından ve ülkesinden çok utanıyor. Utanmak yetmiyormuş gibi bir de muktedirler tarafından korkutulmuş. Bu yüzden ülkesine, sokağına, halkına ve tarihine yabancı. Sokağına bakmadığından ulusunun sancılarını, cinnetlerini, travmalarını, korkunçluğunu ve öfkesini göremiyor. Belki de tüm bunları görmek istemiyor. Ben araştırmacı, eleştirmen veya akademisyen değilim ama günün birinde bu bağlamda edebiyatımız incelenirse çok vahim sonuçlar çıkacağını görebiliyorum.

Senin zamanında okulda Kürtçe konuşana kırmızı kart verirler miydi ya da ne bileyim andımızı ezberleme durumunu sen nasıl yaşadın? Sen de bir öğretmensin, şimdi durum ne?

İki Dil Bir Bavul filmi ve Filiz Aygündüz?ün Kaç Zil Kaldı Örtmenim romanı etrafında az da olsa anadil hakkı tartışıldı. Film ve roman merkezine aldıkları öğretmen etrafında şekilleniyordu. Oysa anadil üzerine konuşacaksak öğretmeni değil öğrenciyi merkeze almamız gerekiyor. Çünkü zorlanan ve hırpalanan, bildikleri dilin dışında eğitim alan öğrencilerdir ve anadil sorunu öğrencilerin sorunudur.

Okula başladığımda birçok Kürt çocuğu gibi ben de Türkçe bilmiyordum ve Kürtçe konuşmak okulumuzda da yasaktı. Muhbirler vardı. Bu muhbirlerin görevi Kürtçe konuşanları öğretmene bildirmekti. Her öğretmen yaratıcılığına ve tecrübesine göre cezalar verirdi. Öğretmenimiz ağırlıklı olarak dayak cezasına başvururdu. Okula sonradan gelen genç bir öğretmen kırmızı kart uygulamasını başlattı. Kırmızı kart alan çocuk para cezasına çarpıtılıyordu.

Andımızı ezberletme okulda çok önemlidir. Çünkü okula gelen müfettişler veya yetkililer buna göre öğretmeni ve sınıfını değerlendirirler. Şimdi bile durum çok farklı değil. Her sabah öğrenciler, andımızı okuyarak güne başlıyorlar. Bir insan olarak her sabah o küçücük çocuklara andımızı okutmaktan utanıyorum.

Devlet memurusun, eğitimcisin. Ödüllü öykülerin, romanların var. Edebiyatının meselesi ağır. Sorun yaşadın mı hiç?

Şu ana kadar yazdıklarımdan dolayı tek tük birkaç sorun yaşadımsa da çok ciddi, büyük sorunlar yaşamadım.

Rüstem?in babaannesi karanlık bir ahırda Müslüman oluyor. Ermeniliğini unutuyor, çünkü başka çare yok. Bu hikâye sana nasıl miras kaldı?

Yaşadığım köyde olsun veya şehirde olsun insanlar sık sık Ermenilerden, onların yaşadığı yerlerden ve Ermeni kıyımından bahsederler. Kimileri onları nasıl koruduğunu anlatırken, kimileri de onları nasıl öldürdüklerini anlatır. Halk arasında bazı insanlar için ?Bavfılla? diye bir tabir kullanılırdı. ?Bavfılla? halk arasında Ermeni soyundan gelenlere denir. Yani zorla Müslümanlaştırılan Ermeniler diyebiliriz. Almast da 1915 ve ardındaki olaylarda kocasını ve tüm ailesini yitirip Müslümanlaştırılan bir kadındır. Bu hikâye bana yaşadığım coğrafyadan miras kaldı. İbn-i Haldun?un dediği gibi ?Coğrafya kaderdir.?

Bu kader senin edebiyatını besliyor…

Evet, çünkü ben bu kaderle büyüyorum.

Şimdi burada söyleşi yaparken de kitaplarında kullandığın dilde de yaptığın bir şey var; evet, bir acı var ve sen bunlara bir şekilde şahitlik ettin ama bunları yazıya aktarırken ya da sorulara yanıt verirken o acıyı başka bir şekilde anlatıyorsun. Vurup sessizce geri çekiliyorsun… Yanılıyor muyum?

Bu yaptığın tespit çok hoşuma gitti. Umarım yanılmıyorsundur. Ajitasyon yaparak anlatmayı ve böyle bir dilin dar kalıplarına sıkışmayı hiç istemem.

Senin Latin Amerika edebiyatını çok sevdiğini biliyorum. Nedir seni çeken?

Romanın genel olarak Avrupa ve Amerika üzerinden tartışıldığı bir dönemde, Latin Amerikalı yazarlar ünlü Kartacalı komutan Hannibal?ın dediği gibi ?Ya bir yolunu bulacağız ya da bir yol açacağız? diyerek dünya edebiyatına bir soluk getirdiler. Latin Amerika edebiyatını sevdiğim gibi bu edebiyatı kendime akraba olarak da görüyorum. Yazarlar kendi halklarının ve toplumlarının başlarından geçenleri çok büyük bir ustalıkla kurgulayıp anlatabiliyorlar. Evrensellik dediğimiz yalana olabildiğince uzak duruyorlar. Çünkü onlar kendileriyle, halklarıyla ve edebiyatlarıyla çok barışıklar. Onların romanlarında uluslarının özel tarihini görmek mümkün. Carlos Fuentes, Marquez, Vargas Losa, Juan Rulfo, Pablo Neruda, Octavio Paz ve Santiago Roncagliolo gibi yazarları ve şairleri bu bağlamda hatırlayalım.

Narın içinde canım niye kanıyor? – Veysi Erdoğan
?Coğrafya, kaderdir.? İbn-i Haldun, Mukaddime.

Yavuz Ekinci?nin Cennetin Kayıp Toprakları romanı, Orhan Pamuk?un Cevdet Bey ve Oğulları, Marquez?in Yüzyıllık Yalnızlık, Latife Tekin?in Sevgili Arsız Ölüm romanlarının kalabalık kadrosu gibi büyük bir zamana bakış bırakıyor. Fakat bu romanlardan fikir itibariyle ayrılıyor. Büyük bir ailenin trajedisine odaklanıyor. İbresi doğuya dönük. Sinematografik bir ilerlemeyle kamerayı Ermeni ve Kürt realitesine çeviriyor. İbn-i Haldun?un Mukaddime?sinde geçen ?coğrafya kaderdir? cümlesinin içinden geçerek üç boyutlu bir zaman dilimi yaratıyor.
Birinci bölüme adını veren ?üzüm?, romanın mutluluk zamanlarından parçalar taşıyor. Herkes herkesle iç içe, çocukluğun gamsız vakitleri, gülmek iklimi. Üzeri örtülmüş bazı şeylerin varlığı hissedilse de yazar bunu ?üzüm? bölümünde vermek istemiyor. Güzel bir çocukluk geçiren ve sevgilisine ?kalbim kalbim? şeklinde mesajlar atan Rüstem?in dilinden anlatılıyor ?üzüm.? Babaannesi ?Hatice?nin bir hazine gibi koruduğu ve sadece misafirler geldiğinde kullandığı çaydanlığından bahsediyor. Av zamanlarından. Halıya nakşedilmiş geyik resimlerinden. Dedesinin huysuzluğundan. Büyük büyük dedesi Vezir?in adının ne sebeple ?ayı öldüren?e çıktığından. Yazar; mutluluğu, huzuru döşüyor romanın girizgahına.
Romanın ?nar? bölümü, anlatının asıl gövdesini oluşturuyor. Bu ikinci bölüm Amerikalı roman yazarı Philip Roth?un ?acılarını bir günlükte toplasaydı, sadece bir kelime yazardı: kendim? cümlesiyle başlıyor. Ki ?nar? bölümü Hatice?nin dilinden anlatılıyor. ?Kendim? denilen kişi Hatice?nin bizzat kendisidir. Çünkü trajedinin omurgasını temsil ediyor romanda. Ölmek üzere olduğundan bahsederek bu bölüme giriş yapıyor. Etrafına insanlar kümelenmiş. Küçük küçük konuşuyor. Oğlu Mirza?dan tek istediği şey, kendisini doğduğu köye gömmesini istemesi. Hatice?nin tek ve en büyük vasiyeti bu.
?Köyün meydanında kadın erkek, genç yaşlı toplanınca askerler evleri içindeki eşyalarımızla ve ahırdaki hayvanlarımızla birlikte ateşe verdiler. O gece orada ateşe verilen sadece evimiz, tarlamız, eşyalarımız değildi; onlarla birlikte geçmişimiz, anılarımız ve umutlarımız da yanıp kül oluyordu. Evin ateşe verildiği gece çatıdan yükselen alevler gökyüzünü yalarken evlendiğim o uğursuz günü hatırladım.?[i]
Askerlerce böyle bir kıyıma uğrayan Hatice, ortalıkta kalır. Tek seçeneği şudur; aynı zamanı yaşayan Kürt ailesinden birinin oğluyla gönlü olmadığı halde evlenmesi. Mecburdur buna. Çünkü kıyım sadece eşyaya yapılmış değildir. Ailesi ve nişanlısı ?Aram? da canice öldürülmüştür. ?Bahtsızımı, yaralarımın merhemi Aram?ı, kesilip derisi yüzülmüş bir koç gibi kayalıktaki bir meşe ağacına asmışlardı. Burnu ve kulakları köklerinden kesilmiş, ağzı da bıçakla yanlarından kulaklarına kadar yırtılmıştı. Yüzündeki kurumuş kanlar, içe çökmüş çürükler, oyuk gibi duran kesikler ve birer yaraya dönüşen sigara yanıkları onu tanınmaz hale getirmişti. Dizlerine indirilmiş pantolonu, sünnet edilen penisinden damlayan kanlarla kararmıştı; kuruyan kanda karıncalar geziniyor, çevresinde sinekler uçuşuyordu.? (185)
Hatice, aklının azabına hapsedilmiş biridir. Kapalı bir kutu. Saklanmış bir iç gerçeklik. Örtünün altına gizlenmiş bir ömür sancısı. Kaybettiği her şeyin toplamı bir acı. ?Nar? gibi. Dışarıdan ?yek? duran; ama aslında içten hasarlı. Hem de çok büyük bir hasar. Gözlerinin önünde katledilen bir geçmiş. Evlenmek zorunda olduğu bir adam. Sakladığı yerden bazı bazı çıkardığı ve göğsüne bastırdığı bir haç. Müslümanlık ile Hristiyanlık arasında sıkışmış bir bellek. Nereden geldiğini anlamadığı bir isim; Hatice.
?Hasan ahırda önümde durdu. Ben korkular içinde kıvranırken onun söylediklerini tekrarlayarak zorla Müslüman olmamı istedi. O an sesi bir bıçağın ağzı gibi sert ve keskindi. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasulühu. O söyledi, ben tekrarladım ve böylece o gün o karanlık ahırda Müslüman oldum. O gün yıllardır inandığım İsa Mesih?in dininden böylece ayrıldım. Ama o gün sadece korkudan ve çaresizlikten Hasan?ın söylediklerini tekrarladığımı Allah da İsa Mesih de biliyor. Kalbim ve ruhum hiçbir zaman ne Müslüman oldu ne de Hasan?ın söylediklerini tekrarladı.? (177)
Almast?ın adı o gün Hatice olur. Kocası Hasan, bir şeylere kızdığında ona Kürtçe ?gavurun kızı? anlamında ?qiza fıla? deyip durur yıllarca. Onu ötekileştirir. Yalnızlığa mahkum eder. O kadar ki çocukları bile ona karşı duyarsızlaşır. ?Nar? bölümü, Hatice?nin bu hengamesine bellek düşürür. Hatice, peçeli bir geçmişin sayıklamalı bilincidir romanda. Arada bir yerde. Yasak bölgede yaşar devamlı. Dikenli teller arasında. İki kanallı bir kimlik bunalımı. Ermeni olmak ile Kürt bir kimliğin arkasında yaşamak. Ermeni bir babadan gelmek ve Kürt çocuklar doğurmak. Nişanlısı Aram ile kocası Hasan arasında sıkışmış bir kalp ağrısı. Sonra kendisini köyünden edenlere karşı bitimsiz bir öfke.
?Nar? bu anlamda bir hapsedilmişlik imgesidir. Hatice, o ?nar?ın kendisidir. Kendi gerçekliğinin örtüsüne sığınmış yaralı bir geçmişin parmak izi. Varla yok arası bir zamanda. Kendisine ait bir şeylerin yokluğuyla iç içe yürüyen algısı, onun biricik azabıdır. ?Nar?ın kutsal metinlerdeki karşılığı gibi içe çökmüş benliğin dışa çıkamayışı, Hatice?nin hayatının bir okumasıdır. Yaşadığı ülkeden recmedilmiş, ailesinden kopartılmış, evlenmek ve din değiştirmek zorunda kalmış, kocasının ötekileştirme sancısını bir ömür yaşamış, çocuklarından yalıtılmış? Hatice bunları içinde taşıyıp gösterememiş biri. Azabını görüntülemekten uzak bir kimsesizlik haliyle sürdürmüş yaşamını. İçinde çoğaltmış nar gibi, dışarıya bir parça göstermiş; kendisi.
Üçüncü bölümün adı ?incir?dir. Bu bölüm Hatice?nin ölümüyle açılır. Vasiyet yerine getirmek için Hatice?nin oğlu Mirza ve torunu Rüstem yoldadır. Bu bölüm tanrı bakışıyla anlatılır. Rüstem ve Hatice gibi romandan birinin diliyle anlatılmaz. Bu yazarın özel bir seçimidir. ?Üzüm? bölümünü dünyayı umursamayan ve sevgilisinin dışında bir şeyi düşünmeyen Rüstem anlatabilirdi ancak. Çünkü ?Üzüm? mutluluk, neşe demekti. ?Nar? bölümünü ise trajedinin kaynağı; Hatice. Çünkü ?Nar? bir kapanmışlıktı, kendinden dışarı çıkamamanın karşılığıydı, başka türlü bir hapis. ?İncir? ise bir örtünme. Yaşanılanların üzerini kapama. Var olanı yerin dibine gömme. ?İncir? bölümü bu anlamda belirsiz biri tarafından anlatabilirdi. Çünkü anlatıcı da bu örtünmenin bir parçası olmalıydı. Yazar bunu çok yerinde kullanıyor ve ?incir? bölümünün anlatıcısının da üzerini kapatıyor. Peki, ?incir?in bu bölüme ad olmasını neyle açıklayabiliriz? Neden ?incir? seçilmiştir? Bir başka ifadeyle ?örtünme?nin etimolojik bir anlamı var mıdır?
Denilir ki Adem ile Havva?nın Tanrı?ya görünürken çıplaklığını kapattığı yaprak incirdenmiş. Cinsel bölgelerini örttüğü. Teninin iklimine çekildiği. Kapandığı kendine. Yazar böyle bir algıyla kuruyor ?incir? bölümünü. Hatice?yi örtmeye götürüyor. Ailesinin katledildiği zamanın gölgesine gömmeye. Nişanlısı Aram?ın yanına. Onlara gitmeye yol alıyor oğlu Mirza ve torunu Rüstem. Annesinin vasiyeti üzere. Lakin karşılarına devlet çıkıyor. Yolda durduruyor onları. Durum anlatılıyor. Geçişe izin verilmiyor: ?Yasak! Köye gitmeniz yasak! Her taraf mayınlı. Köy diye bir yer kalmadı. Unut! Köyünü unut! Mişrîta?yı unut!? (280).
Mirza diretir, ama gücü yetmez. Bir yerde soluklanır. Arabayı bir yerde bırakıp tabutu omuzlarında taşırlar. Hatice?nin isteğine doğru yol alırlar girinti çıkıntılarda. Gece olur, sabah olur, zaman geçer. Uzaktan onları fark ederler. Annesini gömmeye bir yüz metre kala. Alırlar onları, tabutla birlikte karargaha götürürler.
?iki asker arabanın içindeki tabutu yere indirince uzun boylu asker elindeki silahla ?bubi tuzağı olabilir. Yere bırak!? dedi. Tabut yere bırakılınca yana kayan tahtanın aralığından bir fare fırlayıp koşmaya başladı. Paniğe kapılan asker tabutu taradı ve iki adım uzağında duran şişman asker de tabutun kapağını tekmeleyerek kırdı. Kırılan tahta parçaları cesede saplandı. Asker tabutun içindeki kefene sarılı olanı görünce daha çok korktu ve kefeni tuttuğu gibi çekip ortalığa fırlattı. Kefenin çekilip ortaya fırlatılmasıyla, zaten yaşarken ufalıp eriyen, biraz önce de sıkılan kurşunlarla delik deşik olan Hatice?nin cılız ve yaşlı bedeni top gibi yere yuvarlandı? (330).
Mirza, büyük bir yılgınlıkla eve geri döner. Yerine getirilememiş bir sözün hüsranıyla baş başadır. Tabutu içeri taşırlar, bir odaya. Herkesi dışarı çıkarır Mirza. Büyük bir ağırlık. Annesine döner: ?affet beni. Her yolu denedim, köye vardım, ama seni Dêra Tepesi?ndeki dut ağacının altına gömmeme izin vermediler? der (338). Sonra da tavandan sarkan pervanenin paslanmış demir kancasına bir ip uzatır ve kendini asar. ?İncir?, beklenmedik bir başka örtünmeye dönüşür.
Yavuz Ekinci?nin ikinci romanı Cennetin Kayıp Toprakları, neredeyse bir yüzyıla yayılmış Ermeni ve Kürt meselesi etrafında coğrafyanın bir kadere dönüşümüne tanıklık eder. Devletin her türlü ideolojik aygıtını aynı topraklar üzerinde yaşamış milletlere hunharca nasıl seferber ettiğini göstermeye çalışır. Bu roman, gerek bir insanın iç serüveninin gerekse toplumsal hüviyetinin nasıl hiçleştirildiğinin dile gelişidir. Kuşaklar ve kimlikler arasındaki çatışmanın gereksizliğine odaklanır. Hiçbir insanı ikinci el vatandaş konumuna algılamama düşüncesini savunur. Ölümlerin, kayıpların, nefret mekanizmasının önüne set çekilmesini ister. Yok kılınmış zamanları unutmak adına, yeniden bir merhaba için. Sinematografik bir bakışla yapar bunu yazar. Bir belgeye ruh katar gibi. Bir fotoğrafa kan akar gibi. Bir trajediyi herkes kılarak. Sert. Üç zamanlı bir perdeden bakarak.
Üzüm, Nar, İncir.

Not: Bu yazı Veysi ERDOĞAN’ın Kitap Postası dergisi için hazırladığı Tashih adlı köşeden alınmıştır.

Kitabın Künyesi
Cennetin Kayıp Toprakları
Yavuz Ekinci
Doğan Kitap / Türk Edebiyatı / Roman
İstanbul, Eylül 2012, 1. Basım
348 sayfa

Yavuz Ekinci Hakkında
1979 yılında Batman?da doğdu. Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölümü?nü bitirdi. Yazın hayatına öyküyle başladı. 2001 yılında Yaşar Nabi Nayır Dikkate Değer Öykü Ödülü?nü aldı. 2003 yılında ?Kafatası? öyküsüyle Gençlik Kitabevi, ?Göç? öyküsüyle İnsan Hakları Derneği ve 2005 yılında ?Eşikteki Hayatlar? öyküsüyle de Gila Kohen Öykü ödüllerini aldı. ?Sırtımdaki Ölüler? adlı dosyası 2005 Haldun Taner Öykü Ödülü?ne layık görüldü. Öyküleri, Adam Öykü, Varlık, Kitap-lık, İmge Öyküler, Eşik Cini, Kül Öykü ve NotosÖykü dergilerinde yayımlandı. İlk kitabı Meyaser?in Uçuşu 2004 yılında yayımlanan yazar, halen Batman?da öğretmenlik yapıyor.

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Yedinci Gün – İhsan Oktay Anar

Çizgilerin kürelere, zamanın sonsuzluğa, sonsuzlukların da hayâllere dönüştüğü bir hikâyedir bu. Sıradan insanların sıra dışılığı, bilinen hikâyelerin düşlere dönüşümü, zaafların...

Kapat