Deniz Oldu – Zafer Köse

darağacında-Üç-fidanDarağacını gören bir pencerenin önünde oturup, aylardır görmediğiniz bir aile üyesine son bir mektup yazmak… Herhangi bir yatıştırıcı ilaç, doktor desteği veya dinsel bir yardım istemeden, son adımları atmak… Son nefesinize kadar sözünüzü söylemekten vazgeçmemek…

Bunları yazmak, dilden dile anlatmak kolay olabilir, ama yaşamak… Bunları yaşamanın da aslında ne kadar kolay olduğunu okuyorsunuz, Darağacında Üç Fidan’da. Zor olan Hüseyin olmak, Yusuf olmak, devrimci olmak. Deniz olmak! “Deniz olunmalı” diyor ya Nazım, işte öyle. Her ne kadar Deniz Gezmiş’ten önce yazılmış da olsa…

Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam,
yosun mu yoksa?
Ne o, ne o, ne o.
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.

O bütünlük, o derinlik, o yürek olmadan imkansız, ama Deniz olduktan sonra ne kadar doğal, ne kadar basit tavırlar bunlar. Ne kadar yüce!

Mücadeleleriyle, hapishane günleriyle, son saatlerindeki tavırlarıyla üç devrimci, sonradan dillere yerleşen sözcüklerle anlatılıyor. Onların onurlu tavırları, toplumun belleğine silinmez biçimde işleniyor. Deniz, Hüseyin ve Yusuf, toplumsal değerlerimizdeki cesaretin, zulme isyan etmenin, devrimci kişiliklerin sembolü haline geliyorlar.

nihat-behramBirçok özelliğinin yanı sıra, Darağacında Üç Fidan, Denizlerin son sözlerinin de ilk kez yayımlandığı kitaptır.

İçerdiği bilgiler ve ortaya koyduğu entelektüel tavır kadar, Nihat Behram’ın bu kitabı, kendi serüveninden dolayı da tarihsel bir öneme sahip.

Nasıl ki, Denizleri, Mahirleri öldürdüler, astılar, kurşunladılar; bu kitabı da öldürdüler, toplattılar, adını anmayı yasakladılar, matbaadaki dizgisine bile el koydular.

Sonra 12 Eylül korku günleri, sonra medya çağı yozlaşması, sonra moda haline getirilen “alternatif” kitaplar, ve sonra iktidara yerleşen yalanın gücü… Can derdine düşen insanlar görmesin diye, beğenisi ve düşüncesi yönlendirilen kitleler bu kitabı unutsun diye döndü düzenin çarkları. Başka bir isimle basılırken bile hemen haberi alındı, saldırıldı, toplatıldı. Nihat Behram hakkında peş peşe ağır ceza davaları açıldı. Sürgün hayatına mecbur bırakıldı.

Kimse kitabın adını ağzına alamıyordu, tanıtımı yapılamıyordu, bir arkadaşa önermek ve fotokopisini vermek bile yasaktı. Hem de o en liberal 80’lerde, 90’larda büyüyen bir yasaktı. Ama kitabın elden ele dolaşması engellenemedi. Yazıldığı günlerde henüz doğmamış olan gençler, fotokopiyle çoğaltılmış halini başka kitapların arasında saklayarak okudular.

Ve sonunda, bütün davalardan beraat ederek, kitap 1998’de tekrar basılabildi. 22 yıl geçmişti ilk basımın üstünden. Onca ölüm, onca korku, baskı, yalan yaşanmıştı. Bambaşka bir toplum, bambaşka bir okur eğilimi yaratılmıştı. Artık bu kitabı kimse okumazdı. Öyle sanıyorlardı.

Matbaalar şaşırdı, dağıtımcılar siparişleri karşılayamadı, korsan basımlar rekor kırdı… Ve hâlâ, yeni çıkanların önüne geçmeye, okurların en çok sorduğu kitaplar arasında yer almaya devam ediyor. Coşkuyla, umutla, dirençle okunuyor.

denizNasıl ki Denizleri, Mahirleri astılar, kurşunladılar ama öldüremediler, işte öyle! Deniz oldu bu kitap.
.

Zafer Köse
zaferxkose@gmail.com

Yorum yapın

Daha fazla Denemeler, Destanlar, Edebiyat Haberleri, İnceleme, Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Ahmed Arif ‘in “Otuzüç Kurşun” şiirini yazma hikayesi

AHMED ARİF — Nasıl yazdım “Otuzüç Kurşun”u? Olay 1942-43’te olmuş. Basına 1946’dan sonra yansıyor. Bir de fısıltı var. İlginç bir...

Kapat