Émile Zola’nın ölümsüz klasiği: “Germinal”

Émile Zola’nın en önemli ve ünlü romanlarından “Germinal”, Soma faciasından sonra tekrar konuşulmaya başlandı. Romanda, maden ocaklarındaki ağır ve tehlikeli çalışma koşulları, maden işçilerinin yoksulluğu, küçük iç dünyaları, kendince yaşadıkları sevgileri ve çekincesiz mücadeleleri anlatılıyor. Ölümsüz klasik bununla birlikte, “Klasikleri niçin okumalıyız?” sorusunun da yanıtı adeta.

 

Klasiklerin fıtratında olan…

Italo Calvino’nun ünlü “Klasik nedir?” ve “Klasikler okunmalı ama neden?” sorularına verdiği yanıtlardan mürekkep Klasikleri Niçin Okumalı? adlı bir kitabının varlığından, kitapla haşırneşir olmuş hemen herkes haberdardır. Haberi olmayanlar için bir cümlelik yer açacak olursak; Calvino, genel ve esprili bir bakışla şöyle diyordu kitapta: Klasikleri okumalıyız çünkü “klasikleri okumak okumamaktan evladır.”

Calvino’nun bu son derece gerçekçi ve bir o kadar neşeli tespitine geri dönüp genişletmek üzere bir kenara bırakarak klasiklerin bir okur için ne ifade ettiği üzerinde de durmak gerekir.

KLASİKLERE ÇIKAN YOLLAR

Klasikler genelde okur kitaplıklarında okunmak üzere bekleyen kitaplardır. Bir diğer yandan ise yine Calvino’dan yola çıkarak “okunmadığı söylendiğinde utanılacak kitaplar.” Ancak burada bir parantez açmakta fayda var. İnsanların bu kitapların okunması gerektiğini düşünüp edinmeleri ve “zamanı geldiğinde” okuyacaklarını hesap ederek bekletmeleri önemli. Nedeni ise bir bilinç, belki de farkındalık meselesi. Okurlar, yollarının bir şekilde klasiklerle kesişip yıllardır raflarda beklettikleri kitaplarla oynaşmak, didişmek, boğuşmak zorunda kalacaklarının ayırdında olarak alırlar klasikleri kendi kişisel kitaplıklarına. Ancak her ne hikmetse -gündeliğin hayhuyu mu dersiniz ya da güncel kitapların daha cazip gelmesi mi- bir türlü sıra gelmez onlara. Daha çok güncelle bir bağlantısı yakalandığında uzanır eller o klasiğe.

Gelin görün ki klasikler sadece güncelle bağlantısı olduğunda okunacak türden kitaplar değildir.

Aksine, güncelin kendisinde dolaşan tiplemelerin çoğu bu klasiklerden çıkmıştır. Yani, bir yerde güncelin kendisini yaratan kitaplardır klasikler. İşte tam da bu nedenle vakti geldiğinde okunası değil, zamanın her dilimine sahip olan kitaplardır klasikler.

Farklı bir bakışla ise okumuş olanlar için tekrar okumak da önemli klasikleri. “Kitaplar aynı kalmış olsalar da biz hiç kuşkusuz değişmişizdir, dolayısıyla da bu yeniden okuma tümden yeni bir okuma olacaktır.” diyor Calvino. Bu sadece bizim değişmemizle ilintili bir durum değil. Dünya değiştikçe değişiyoruz biz. Ama dünya değiştikçe değişen bizlerin ve etrafımızdaki “tiplerin” kökeni yine klasikler. O yüzden değişen dünyada var olan bizlerin köklerini tekrar tekrar yaşamak ve anlamak adına da çok önemli bir yerde duruyorlar. Sonuçta tekrar Calvino’ya dönerek rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: “Klasik, ilk okumada verdiği keşif duygusunu her yeniden okumada veren kitaptır.” Çünkü klasikler okurlarına söyleyeceklerinin tümünü hiçbir zaman tüketmezler. Üstelik içlerinden geçtikleri her yeni kültürle farklı bir katman edinerek anlamlarını ve varlıklarını tazelerler.

Bir anlamda, son günlerin “moda tabiriyle” klasiklerin “fıtratında” olduğunu söyeleyebiliriz tüm bunların. Klasiklerin kaderleri, bizi zamansız bir derinlikten her zaman yakalayacak olmaları. Madenciliğin fıtratında ölmek varsa eğer, onları yaşatmak da, ölmeyen konu ve tipleriyle klasiklere düşüyor. Yani anlayacağımız, bu zihniyet karmaşasında yolumuz yine dönüp dolaşıp klasiklere çıkıyor.

İşte tam da bu nedenle biraz daha dikkatle durmak gerekir üzerlerinde. Bugün için de değil, her zaman…

ADALETSİZ DÜZENİN PORTRESİ

Bu yazı ise az önce söylenenlere tezat duracak bir bağlamdan ilerleyecek. Klasiklerin vakti geldiğinde ya da sadece güncelle bir bağlantı noktası yakalandığında değil de her zaman okunması gerektiğini daha az önce söyleyen ben, tüm ülkeyi yasa boğan, derin ihmal kaynaklı cinayetlerden sonra, tam da olayın güncelle bağlantısı yakalayarak bir klasik okuması tavsiye edeceğim. Tavsiye de değil aslında. Düpedüz bir zorunluluktan bahsedeceğim.
Bir çırpıda unutup geçmek isteyenler ile hem kendi hem de toplum hafızası için bir adım atmak isteyenler arasındaki çizgiyi, tercihler dahilinde, biraz daha belirginleştirmek belki de yapılan bu yazıyla ama unutmanın şüphe götürmez hafifliği ve hatırlamanın kaldırması güç ağırlığı arasında kalanlara, zor zamanlarda sığınabilecekleri bir vicdan sığınağı açmak gerekmez mi? Ya da bir klasiğin tam olarak yapması gerekeni yapıp daha önceden açtığı bu vicdan sığınağının yerini tarif etmek herkesin görevi değil mi?

Bu sorulara yanıt “Evet!” olacak ki yaşadığımız travmatik Soma faciasından hemen sonra konuşulmaya başlanan bir klasik romanın üzerinde, hâlâ duruluyor. Yeni açılımlar kazandırılmaya çalışılıyor. Émile Zola’nın Germinal’inden bahsediyorum. Bugün bile işçi sınıfını anlatan yapıtları düşündüğümüzde en üste koyabileceklerimizden Germinal’le Soma’da yaşananlar arasındaki benzerlikler, Zola’nın bu romanının büyüklüğünü bugün bir kez daha gösteriyor bize.

Bunun nedenini, girişte uzunca bahsedilen Calvino’nun cümlelerinde bulmak mümkün. Bir klasiğin yarattığı tiplerin evrenselliği, kurduğu dünyaların ölümsüzlüğüyle açıklayabiliriz bu durumu. Ancak biraz daha üzerine gidip açacak olursak, Zola’nın yakıcı gerçekliğine gitmek zorunda kalacağız. Gidelim de. Bazen gerçeklerin can acıtması gerekir ya, işte tam da o zamanlarda değil miyiz zaten?

Germinal’de, maden ocaklarındaki ağır ve tehlikeli çalışma koşulları, maden işçilerinin yoksulluğu, küçük iç dünyaları, kendince yaşadıkları sevgileri ve çekincesiz mücadeleleri anlatılıyor bir cümlelik özetle. Zola’nın roman anlayışının en tipik örneklerinden biri olan Germinal, yazarının döneminde, maden ocaklarında gerçekleştirilen grevleri “yerinde gözlemleyip”, işçilerle bire bir diyaloğu sayesinde doğmuş bir roman. Yazarın tam da öncüsü olduğu akımın -natüralizmin- özelliklerinin en önde gelenini -gözlemi- bir yazma biçimi haline getirerek yarattığı roman, tarihin önemli dönemeçlerindeki özgün çıkışlarıyla her zaman farklı bir yerde duran işçi sınıfını, kelimenin tam anlamıyla ölümsüzleştiriyor aynı zamanda.

İşçilere karşı o dönemde uygulanan, bugün de adeta bilinçli bir şekilde devam ettirilen acımasız sömürüyü resmediyor Germinal. Buna bağlı olarak da adaletsiz düzeninin, içten bakılarak yaratılmış ayrınıtlı bir portresini sunuyor. Tüm bu özellikleriyle Germinal, işçi sınıfının simgesi haline gelmiş, mücadelelerinin destanlaştığı bir başyapıt şüphesiz.

İKTİDAR VE ZOLA

Dönemi itibariyle düşünüldüğünde çok radikal bir fikir temeline sahip aynı zamanda. Bugün bile sosyal adalet arayışına “marjinallik” olarak bakıldığına göre, o dönemin şartlarnı düşünmek bile istemiyor insan. Ama Zola’nın kaleme getirdikleri, döneminde olduğu gibi bugün de sakınmıyor gerçekleri yüzümüze vurmaya. Hatta bir adım daha ileri giderek “teşhir” bile diyebiliriz Zola’nın romanda yaptığına. Bugün; kimin suçlu, kimin haksız, kimin acımasız, kimin zalim olduğuna, yazarın 20. yüzyıldan açtığı pencereden bakarak karar dahi verebiliriz. Ki zaten Zola, yazdıklarıyla döneminin hakim anlayışıyla tamamen zıt kutuplarda yer alır. Bunu da natüralizmin gerçeğe bakışı bu noktaya taşır çünkü Zola’nın ve yaşamın gerçeğinde “dayatılmış kutsallara” yer olmaz hiçbir zaman. O her zaman görülen ya da gördüğü gerçeklerin peşine takılır, gösterilenlere değil. Bu yüzden de iktidarla arasında her zaman bir uçurum olur.

Zola’nın, tıpkı Germinal gibi Rougon-Macquart serisi dahilinde yayımlanan diğer ünlü romanı Meyhane’nin öznsözünde yazdığı gibi “gerçeğin kitabını” yazma peşinde olmuş hep yazar. Gerçeklerin canını sıktığı en önemli mekanizmalardan biridir “iktidar”. Zola’nın da iktidarla arasındaki bu büyük uçurama şaşmamak gerek buna bağlı olarak.

Roman; 1860’larda, Fransa’nın kuzeyinde, genç ve işsiz bir adam olan Étienne’in iş bulmak umuduyla sömürüye, yoksulluğa ve ölüme terk edilmiş bir madenci kasabası olan Montsou’ya doğru yürürken, şans eseri Voreux madeninde çalışmaya başlamasıyla açılır. Étienne’i iş bulduğu için şanslı sayabiliriz ama aslında bir mecburiyettir madene inmek onun için. Sadece onun için de değil. Étienne burada sadece bir simge. Madene inen hemen herkes için geçerlidir bu “mecburiyet hali” çünkü madenden çıkan kömür kadar kara bir sömürü çarkı kurulmuştur işletmede. Bunun yanında çalıştıkları ocaklarda her an iç içe oldukları göçük ya da grizu patlaması tehlikesi de vardır. Açlık ve sefalet ise tüm bir kasabanın kaderidir. Bu kadere karşı gelmek için de son çare olarak gördükleri grev haklarını kullanmaları kaçınılmaz olur.

Sermaye sahiplerinin giderek ağırlaştırdığı çalışma şartları, tüm kasaba halkını ve bir simge olarak öne çıkan Étienne’i özgürlük ve ekmek için karşı konulamaz ve adeta kendiliğinden doğan bir mücadeleye sürükler. Direnişleri ise acımasız bir şekilde kanla bastırılır.

Kurgusunu kısaca böyle özetleyebiliriz Germinal’in ama bu ana hat üzerinden ilerleyen hikâyenin ayrıntılarında dolaşan o kadar çok yaşam var ki… Az önce bahsedilen sadece omurga. Esas acı ve umutlarını o küçük hikâyelerinde yakalıyoruz romanın. İşte tam bu nedenle beş yüzü aşkın sayfa tekdüze bir dünyanın içinden ses vermiyor. Her sayfada aynı rengin farklı tonlarından çıkmış farklı tablolar seriliyor önümüze.

İŞÇİ SINIFININ BUGÜNÜNE BAKIŞ

Daha önce Türkçede birçok farklı baskısı yapılan ve aynı şekilde farklı çevirmenlerin elinden geçen bu ölümsüz klasik, son olarak Hamdi Varoğlu çevirisiyle Yordam Kitap tarafından basıldı. Kitabın arka kapağına düşülen küçük notta Hamdi Varoğlu için Attilâ İlhan’ın “en iyi Zola çevirmeni” dediği söyleniyor. Germinal’i Türkçeye ilk çevirren isim aynı zamanda Varoğlu. Şu sıralar kitapçı raflarında görebileceğimiz yine değerli çevirmenlerin elinden çıkmış diğer Germinal’ler ise Volkan Yalçıntoklu çevirisiyle Can Yayınları, Bertan Onaran çevirisiyle Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İsmail Yeruz çevirisiyle Oğlak Yayınları, Nesrin Altınova çevirisiyle Oda Yayınları ve Adnan Cemgil çevirisiyle Engin Yayıncılık. Eksik kalan olduysa affetsin…
Tüm bu anlatılanlar ışığında şunu rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım artık: Yazıldığı günden bugüne dünya çapında yüzden fazla ülkede yayımlanan ve Claude Berri tarafından ciddi bir prodüksiyonla sinemaya da uyarlanan romanda anlatılanlar, her ne kadar 20. yüzyıl Fransası’nda geçse de aslında hâlâ çözülemeyen aynı dertlerin arasında boğulduğumuzu gösteriyor bize. O yüzden Germinal’e bir geçmiş zaman hikâyesinden çok işçi sınıfının bugün bile çözülemeyen sorunları için bir başvuru kaynağı olarak bakmamız gerekmiyor mu?

Germinal ve Soma bağlamında son sözü, daha doğrusu soruyu tekrar Calvino’ya bırakalım: “Çağımızı daha derinden anlamamızı sağlayacak yapıtları okumak varken, neden klasikleri okuyalım? Günümüzün çığ gibi büyüyen olayları karşısında onca bunalmışken, kalsikleri okuyacak kafa dinçliğini nereden bulabiliriz?”

Eray Ak
e.erayak@gmail.com
(http://www.cumhuriyet.com.tr/,16 Haziran 2014 )

Germinal/ Émile Zola/ Çeviren: Hamdi Varoğlu/ Yordam Kitap/ 512 s.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Önce Bakteri Vardı – Zafer Köse

Bir ihtiyar ve bir çocuk, tepede oturmuş, akıp giden ırmağa bakarlar. Ovaya doğru serilen arazide, birkaç değirmen vardır. Kıvrıla kıvrıla...

Kapat