Emine (Fay Kırığı 2) – Mehmet Eroğlu

1979’da Milliyet Roman Ödülü’ne layık görülen “Issızlığın Ortası” romanından beri siyasal romanın ustası kabul edilen Mehmet Eroğlu, Türkiye’nin siyasal, toplumsal ve kültürel anlamda yaşamakta olduğu büyük fay çatlamasını anlattığı “Fay Kırığı Üçlemesi”nin ikinci kitabı olan “Emine” başlıklı bu romanında, bir yandan aşkı yaşamak ile hayat tarzı arasında sıkışan bireylerin kaderlerini ustalıkla çizerken, öbür yandan Müslüman hareketin iktidardaki liberal kanadından daha farklı, toplumcu bir damara yönelik koluna eğilerek, yeni tartışmaların kapısını aralıyor…(Tanıtım Yazısı)

‘Kalemimi günün modasına göre oynatmayacağım’ – Söyleşiyi Yapan: Hakkı Özdal
(23/09/2011 tarihli Radikal Kitap Eki’nde yayımlanan söyleşi

Mehmet Eroğlu Fay Kırığı üçlemesine ‘Emine’yle devam ediyor. Yazar, bireylerin inanışlarına odaklanan kahramanlarıyla zenginlik ile İslamiyet arasındaki ahlaki çelişkilere dikkat çekiyor. Eroğlu: ‘Solcu olarak yoksulların olmadığı, kadınların ezilmediği bir dünyaya bir adım yaklaşmak için Tanrı’nın kutsallığına katlanabilirim’

Mehmet Eroğlu on ücüncü romanı ve Fay Kırığı üçlemesinin ikinci kitabı olan ?Emine?yi yayımladı. Türkiye?nin güncel politik ve beşeri sorunlarının ekseninde gelişen öyküsü ve çağdaş Türkiye bireylerinin yaşam davranışları, alışkanlıkları ve inanışlarına odaklanan kahramanlarıyla bir ?günümüz almanağı? lezzetindeki romanı, bu romanın okurda tartışmaya yol açması muhtemel güncel politik meseleler eşliğinde konuştuk Eroğlu ile…

Fay Kırığı?na ?Mehmet?le başlamış ve Kürt sorunundan, Müslüman-laik gerilimlerine pek çok güncel soruna temas eden bir hat izlemiştiniz. ?Emine? de aynı fonda. Kürt sorunu, işçi sınıfının yaşadığı sorunlar, inanç gerilimleri… ?Güncel?, ?popüler? edebiyatın artık çok da ?heves etmediği? bu konular etrafında, ama daima kendi okurunu sürükleyerek, yaratarak ortaya çıkan bir ?tek yapıt? gibi duruyor kimi zaman. Kendinizi çağdaşlarınız arasında ?fazla gerçekçi? buluyor musunuz?
Aslında bu soruyla o kadar sık karşılaşıyorum ki, bilemezsiniz. Yazarken gerçekçi olmam, günün modasına aldırış etmeden kendi bildiğim temalarda ısrar ederek, artık bana mal olmuş bir tarzda ve hep aynı yöne bakarak yürümememin zaman zaman şaşkınlık ve merak yarattığının farkındayım. Ben hayatım boyunca, sadece edebiyat konusunda değil, hayatın hemen hemen her alanında doğru bildiğimi, doğru olduğuna inandıklarımı yaptım ve çok da yanılmadım. Her yerde tekrarladığım bir edebiyat görüşüm var, başından beri bu çerçeveye uygun olarak yazıyorum. Romanın odağında insan vardır; insanı yazarken onu çevresinden soyutlayamazsınız, toplumsallığı içinde yansıtırsınız ve yazmak estetik bir uğraş olmasının yanı sıra aynı zamanda toplumsal bir eylemdir. Bu nedenle gelgeç modalara aldırmıyorum. Çok sevdiğim bir anekdot vardır, onu burada da tekrarlayayım: Lillian Hellman bildiğiniz gibi soğuk savaş zamanında ABD?de solcu olduğu için soruşturulmuş ve baskı görmüş yazarlardan birisidir. Hellman komünist avcısı Mc Carthy komisyonuna çağrıldığında ?direnmeyip, itirafçı olan- Elia Kazan?la karşılaşmış. Kazan ona ?Direnme, her şeyi anlat, zaten biliyorlar,? dediğinde, sonradan dönekliği yüzünden Amerikan Liberal solunca yıllarca aforoz edilecek Kazan?a şöyle karşılık vermiş: ?Vicdanımı bu yılın modasına göre kestirmeyeceğim?? Bu söze bakarak ben de şöyle diyorum: Kalemimi günün modasına göre oynatmayacağım.

Peki popüler edebiyata dair gözlemleriniz neler?
Bilyorsunuz, popülerlik genellikle toplumun ?hadi budalalığından demeyelim- banalliğinden beslenir? Bir saptama daha; siz belki uyarı dersiniz: Modaya uygun, daha çok tercüme edilme endişesiyle, pazarın dikte ettirdiği oryantalist, etnik, folklorik soslu temalarla, ama en önemlisi, insanı unutarak, edebiyatı adeta iğdiş edip işlevsizleştirerek yazarsanız, kalıcı olma şansınız olmaz. Kalıcı, geleceğe intikal edecek olan, insanla ilgili trajik temalarla yazılan romanlardır. Teşbihte hata olmaz. Bizim gibiler Akhilleus?un seçimini yeğleyenlerdir: Gerekirse gelecek için bugüne aldırmamak? Unutmayın Batı için yazdığınızda talebe, yani batıdaki Türkiye algısına uygun ürün vermeniz gerekiyor. Bu bakış açısı sadece bizim için geçerli değil. Eğer İngilizce, Fransızca ve İspanyolca yazmıyorsanız Batılı yayınevlerinin elinize tutuşturduğu temaları ele almalısınız. Uluslararası bir kitap fuarında ünlü yabancı bir yayınevinin editörü ile yaptığım konuşmayı hatırlıyorum. Adam küstah bir tavırla, ?Eğer Uganda?lı bir yazarsan, İdi Amin, açlık ya da hayvanlar hakkında yazacaksın. Kimse iki Ugandalı?nın aşkıyla ilgilenmez. İsterse yazdıkları Romeo ve Jüliet kadar iyi olsun?? dedi. Durum bu, ya hayvanları yazacaksın ya da hayvanla insanın aşkını? Batı bu editörlük yaklaşımını göreceli olarak bize de uyguluyor. Sadece bize değil, aynı yaklaşım tercüme edilen bütün dillerde yazanlar için de geçerli. Bu yüzden özgün konumumdan memnunum. Roman yazmak, edebiyatta kalıcı olmak maraton koşmaya benzer. Kalıcı olmak için de uzun vadeli düşünmekte yarar var. Aklımızda olsun, iyi eser eninde sonunda, tıpkı bir tohumun önlenemez büyüme isteği gibi, hak ettiği yeri alır. Sadece sabır.

İlk fay kırığı, ?Aşkın farklı dünyaları bir araya getirip getiremeyeceği? gibi bir tartışma yaratıyordu. Bu kez de bir ?elit-Müslümanlar? ve zenginlikle İslamiyet arasındaki ahlaki, sosyal çelişkiler dikkat çekiyor. Benzer çelişkileri ülke olarak da yaşıyoruz.
Aşk, farklı dünyadan insanları bir araya getiriyor. Evet, bunda sorun yok. Ama dünyaları birbirine yaklaştıramıyor. Çok rastlamasak da, farklı dünyalara ait olanların birbirlerine âşık olmalarında, şaşırtıcı olan bir şey yok. Zor ve çözümü güç sorunlar üreten şey evlilik. Çünkü evlilik, aşkı hayata uydurma, duyguları, tutkuları günün sıradanlığından, çevre baskısından koruyabilme sanatı. İşte bu romanda ele alınan konulardan ilki bu. Diğeri de sorunuzda sözünü ettiğiniz, zenginlikle İslamiyet arasındaki ahlaki, sosyal çelişkiler. Ancak yükselen İslami burjuvazi için dindarlık, zenginliğin getirdiği alışkanlıklardan pek de etkilenmişe benzemiyor. En azından büyük bir kısmı, dindarlığın zenginlik ve gösterişle birlikte var olacağına inanıyor.

Bir mücahitle evlenmenin dini görev olduğunu düşünen, kocası boş ol demedikçe boşanamayan, dini nikâhla sorun yaşayan inançlı kadınlar… Bu kesimden insanları nasıl tanıdınız? Geri dönüşler oluyor mu, Müslüman, muhafazakâr okurlardan ne tür tepkiler alıyorsunuz?
Olumsuz bir tepki almadım. Ama övgü de almadım. Biraz merak, biraz da ihtiyatla bakıyorlar. Özellikle de Müslümanlığa, bize dayatılan biçiminden farklı bir açıdan bakma konusu pek karşılaştıkları bir durum değil. Romandaki Hasan Hoca?nın tezlerinin insaniliği ve ahlaki üstünlüğünün farkındalar ama. Bu roman için çok sayıda kişiyle konuştum. Epeyce okudum. Değişik sınıfsal konumdaki ?hepsi türbanlı ve dindar- kadınlarla konuştum, onlarca soru sordum. Farklı karşılıklar aldığımı söylemeliyim. Kentli ve zenginler, romandaki Emine?yi hatırlatıyorlar, taşralı ve orta gelir düzeyinde olanlar da Fatma?yı. Fatma, mücahitle bu bir dini görevdir diye evleniyor ama Emine gibiler resmi nikâh olmadan asla dini nikâha razı olmuyorlar. Sınıfsal konumları davranışlarını da belirliyor. Oysa biz geçmişte hep Müslüman kadının dini nikâhla evlenmek istediğini, medeni kanunun buna engel olduğunu düşünürdük. Müslüman kadın kentli ve eğitimli oldukça davranışları da değişiyor.

Emek ve Adalet grubunun iftar protestoları, HAS Parti?ye katılan sosyalistler, 1 Mayıs?a bu partinin yanı sıra başka bazı grupların katılması… İktidar ve Müslüman ilahiyat arasındaki bir çelişki mi üretiyor bu arayışları? Nasıl görüyorsunuz? Büyük muhafazakâr ailenin içindeki toplumsal adalet ve eşit bölüşüm arayışının yeni bir siyasal dinamizme evrilmesi ihtimali var mı?
HAS Parti girişimini, Emek ve Adalet Grubu?nun eylemlerini, özellikle de İhsan Eliaçık?ın tezlerini ilginç buluyor ve merakla izliyorum. Bazı solculara bu garip gelebilir. Ama bu konuda bir iki şey söylemek istiyorum: Din, kapitalistlerin, köylülüğün eline bırakılmamalı; dindarların sınıfsal konumlarını gözetmeden, kategorik bir şekilde sağcı partileri desteklemelerinin engellenmesini gerekliliğine de inanıyorum. Din, saf bir ideal olarak, zenginlerden değil, yoksullardan yana olmalı. Hatırlayalım, her dinde Tanrı önce yoksuldu. Tanrı?nın zenginlerden yana olması, dinin, iktidarın resmi ideolojisi olmasıyla birlikte ortaya çıkıyor. Müslümanlık da Emevilere kadar bugünkünden daha farklı değil miydi? Burada solcu entelektüellerle Müslümanlığın ilişkisi üzerinde de biraz durmak istiyorum. Batılı entelektüeller ?çoğu- dinsiz doğmaz. Önce ?mesela- Katolik olur, sonra dinle bağını koparır, ondan ayrılır. Bir örnek: Joyce. Söylemek istediğim şu: Batılı entelektüel dini bilir, dini referansları vardır. Oysa bizdeki durum bundan oldukça farklı. Biz ?çoğumuz diyelim- Müslümanlığı pek bilmeyiz. Neredeyse dinsiz doğarız. Bu açığın kapanması, eksikliğin giderilmesi gerek. Solla Müslümanlığın toplumcu damarı arasında işbirliği olabilir mi? Zor görünse de neden olmasın. Solun yaptığı ittifaklar ortada. Hatta bazıları liberalleşip kapitalistlerle kol kola bile girmediler mi? Doğrusu bir solcu olarak, insanların mutluluğu, yetişkin hayatımın rüyası olan yoksulların olmadığı, çocukların ve yaşlıların ağlamadığı, kadınların ezilmediği bir dünyaya bir adım bile yaklaşmak için Tanrı?nın kutsallığına gönül rahatlığıyla katlanabilirim. Zaten bunu 1990?larda yazdığım ?Yürek Sürgünü? adlı romanımda da bir kahramanın ağzından dile getirmiştim. Sorunun ikinci kısmına gelirsek. Zengin muhafazakârlar Müslümandırlar ama daha önce kapitalisttirler ve refleksleri de buna ayarlıdır. Her şeyi önce dünyevi bir ölçüyle ?dinen teşvik edildiğini bile söylerler- yani parayla, kazançla tartarlar. Romandaki Hasan Hoca?nın, gerçek hayatta karşılığıysa yukarıda adlarını andığımız kişi ve kuruluşların temsil ettikleri düşünceler. Ben bu romanı bu şekliyle 2003?te tasarlamıştım. Daha yayımlanmadan ortaya HAS Parti çıktı. Hasan Hoca?nın tezleri belki bugün hâlâ pek gerçekçi, gibi gözükmüyor. Hatta aşırı iyimser diye de adlandırılabilir. Buna romandaki bir alıntıyla, Stendhal?in bir cümlesini hatırlatarak cevap vereyim. ?Hangi büyük iş vardır ki, başlangıcında aşırı sayılmasın??

?AKP ile askeri bürokrasinin farklı düşünmüyor?
12 Eylül?ün sol üzerindeki tahribatı, Türkiye?deki demokratikleşme sürecini, resmi ideoloji ile sorun yaşayan İslamcıların önayak olduğu bir süreç haline getirmiş olabilir mi? Müslüman muhafazakârlar, kendi iç sorunlarının çözümünü Türkiye?nin genel sorunlarıyla birlikte mi dönüştürüyorlar?
Müslüman muhafazakârların özünde demokrat olduğunu düşünmek iyimserlik olur. Evet, iktidara geldiklerinden beri demokratik alanı genişlettiler. Ama dikkat edilirse bu genişlemenin hep askerlere karşı mevzi kazanmak olduğu görülür. Ancak kazanılan bu mevziler toplum tarafında doldurulmadı, hepsi AKP?nin oldu. Aslında ana konularda AKP ile askeri bürokrasinin pek de farklı düşündüğünü sanmıyorum. Muhafazakâr iktidar, Kürt sorunu, örgütlenme ve kadın hakları konusunda neler yaptı? AKP genelde kendine demokrat. Tam bir yıl önce bir referandum yapıldı. Hatırlayalım, kampanya nasıl yürütüldü? İleri demokrasi vaadiyle. Peki listedeki vaatlerden hangileri gerçekleşti? HSYK ve yüksek mahkemeler dışında hemen hemen hiçbirinin üzerine çizik atmadık. Peki, yargının ehlileştirilmesiyle daha demokrat mı olduk, yoksa iktidar, iktidarını daha da pekiştirecek, muhalefeti baskı altına almak için kullanabileceği, özelleştirmeleri kolaylaştıracak bir alet mi kazandı? Hele Hopa! Kitlesel bir protesto yapıldı diye kentin yarısı terör suçlamasıyla içerde. Demokrasi her şeyden önce hoşgörü ister.

?Yazarlar kalemlerinin ucundan doğar?
Sizin için yazmak, yazar olmak ne ifade ediyor? İkisini birbirine nasıl bağlıyorsunuz?
Edebiyat, hayat edinirken yazgısını değiştirmeye çalışan insandan söz etmektir. Ona biçeceğimiz her tanımdan daha önemlidir edebiyat. Bize yaşamadığımız, yaşayamadığımız ya da yaşayıp da farkına varmadığımız hayatlar hediye eder. Hepsi bu değil: Edebiyat bize önce acılarımızı keskinleştiren bir bilinç armağan eder. Yazma eyleminin bir tür, acıya sapkınlığı olduğu akılda tutulmalıdır. Bu yüzden ruhsal arınma için iyi bir yol, günahlarımızı bağışlatmak için en uygun alandır; çünkü edebiyat iyiliği ve kötülüğü yeni baştan oluşturmaktır bir anlamda. Yazmakla ilgili olarak ilk söyleyeceğim, ?yazmak insan manzaralarının ressamı olmaktır,? olur. Yazmak, hayatımızı edebiyata bağışlamak, hatta kurban etmek anlamına gelmelidir; hayatta bulamadığımız ilahiliği aramaktır bir anlamda. Ancak yazma isteğinin parıltılı bir yeteneğe dönüşmesi için çoğu kez acı ve pişmanlık gerekir. Yazmak, son tahlilde sözcüklerle yaşamaktır. Yazara gelirsek… Öncelikle bir yazarı büyütüp derinleştiren, mayasında kendini suçlama yeteneğinin varlığıdır. Yazarlar analarının rahminden değil, kalemlerinin ucundan doğar ve toprak yerine ansiklopedilere gömülmek isterler. Olgunlaşmaları, hakkındaki övgülere de yergiler gibi aldırış etmediklerinde tamamlanır. Yazarlar aynı zamanda şeytansı bir tanrının merhametsiz peygamberleridir.

Kitabın Künyesi
Emine
(Fay Kırığı 2)
Mehmet Eroğlu
Agora Kitaplığı / Türkçe Edebiyat Dizisi
İstanbul, Eylül 2011, 1. Basım
592 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Ölüm Üzerine – Elias Canetti “Yaşam her şeye karşın ölüme karşı bir tehdit değil midir?”

"Elias Canetti, 'Ölüm Üzerine' adlı kitabında, insanın en temel gerçeği üzerine düşüncelerini bir tür aforizmalar halinde okurlara iletiyor. Kitapta belirgin...

Kapat