Yüz: 1981 – Mehmet Eroğlu

Yüz:1981, Pierre Schoendoerffer’den bir alıntıyla başlar: “Büyük şeyler sevgisiz yapılamaz,” ardından hiçbir hayatın -kendisininkinin bile- başrolünü oynamamış roman kahramanının sözleriyle devam eder: “Tekrarlıyorum: Suçsuzum; tıpkı sizler gibi. Suçluysam bile, unutmayın, en çok sizinki kadardır bu…”
Yüz: 1981’in Mehmet Eroğlu’nun diğer romanlarından önemli ve belirgin farkı, öykünün kahramanının taşıdığı kişiliktir. Eroğlu, ilk beş romanın hepsinde solcu ve eylemci kimliği olan kişileri romanını baş karakteri olarak öykülerinin odağına yerleştirmişken bu kez sıradan, 1990 sonrasında çevremizde rastlayabileceğimiz bir tipi öne çıkarmaktadır. Bu açıdan Yüz:1981 Mehmet Eroğlu’nun 12 Eylül sonrası insanını mercek altına alma niyeti taşıyan romanıdır diyebiliriz: “Hayatının kalıcı bir özü olmayan, erdemlerle arasına sisli bir uzaklık yerleştirmiş; aşk, bağlılık, tutku gibi kavramların üzerinde acemi bir terzinin elinden çıkmış elbiseler gibi eğreti durduğu,” kendini, aşık olmaktan kaçınarak, sadece ilişki kurmayı yeğlediği kadınların terazisinde tartan; kişiliği hiç hayal gücü içermeyen bir Anti-Kahraman, Mehmet Eroğlu’nun bıçağı altındadır artık.
En önemli becerisi para kazanmak olan, acıdan hastalıkmış gibi dikkatle uzak duran ve hayatı boyunca hiçbir güçlü duyguya kapılmamış bu Anti-Kahraman günün birinde hayatını alt edecek iki sır keşfeder: Yüzünün -onu başkalarından gizleyen- olağanüstü değişme yeteneği ve geçmişte birlikte olduğu, 25 yaşındaki dört kadını birbirine bağlayan gizemli bağ! Hüznü nedeniyle sarı rengi uygun gördüğü Duygu, berrak neşesi için maviyi yakıştırdığı Sevda, masumiyeti nedeniyle beyazı verdiği Ferda, yaşama sevinci edinememiş, kasvetli ve bükülmeyen, hep düz kalmış, usdışı bir gökkuşağına benzettiği Işık… Ülkemize de benzetebileceğimiz büyük, Güney kanadını ana yapıya bağlayan çizgide derin bir çatlağın ortaya çıktığı binada, bina sakinlerinin arasındaki kavgalara sıkışmış Anti- Kahraman, dehşet ve korkuyla bu iki sırrın peşine takılır. Yüzündeki o değişme ne zaman ve neden ortaya çıkmıştır? Yüzünden bu gizemli kadınlara doğru akan bulaşıcı şey nedir? Kendi varlığı da tehlikede midir?
Olaylar ilerledikçe 12 Eylül sonrasında toplumumuza zorla dayatılan hayat ve insan tipinin belirgin bir resmi ortaya çıkar; toplumsal vicdanımızın nasıl sığlaştığı, insanların insanlık yerine kendilerini koydukları, kendilerini sevmekten başka bir şey olmayan hayat tarzı gözler önüne serilir. Anti-Kahraman -kadın bedenleri arasındaki cinsel yolculuğunun sonunda- korkutucu iki sırrı da çözer: Kurbanları Işık, Duygu, Sevda ve Ferda arasındaki bağ sandığından da karmaşıktır ve dördü birlikte kutsal, değerli yaşamı oluşturmaktadırlar. “Ancak yaşam gerçeklere arkasını döner, merhameti ve aşkı unutur, geleceğe gözünü kapar ve kendini aşmaya çalışmaz, sadece varlığını korumak haline dönüşürse, ölümcül bir zehirle çürür…” Fantastik serüven unsurları taşıyan Yüz: 1981, bu bulaşıcı zehrin açığa çıkarılması, adının konmasıdır.
Türkçe’si, anlatım zenginliği, sıra dışı benzetme ve kişilik betimlemeleriyle Mehmet Eroğlu’nun üslûbunda bir aşama sayılabilecek olan roman, Anti-Kahraman’ın bize seslenişiyle sona erer: “Kimseye iyilik etmemiş olmanın da bir çeşit kötülük sayıldığını kabullenemem… Tekrarlıyorum: Ben suçsuzum. Eğer suçluysam bile, unutmayın, en çok sizinki kadardır bu…”
(Arka Kapak)

KİTAP HAKKINDA YAZILANLAR

CUMHURİYET/KÜLTÜR
TARİH : 18 KASIM 2000
YAZAN : ESRA ALİÇAVUŞOĞLU
Mehmet Eroğlu?nun romanı ?Yüz:1981?in kahramanı hepimizin bir parçası

Hayatta başrol oynamayanlara …

Mehmet Eroğlu?nu okurlar, Adını Unutan Adam, Issızlığın Ortasında ve Yürek Sürgünü kitaplarıyla tanıyor. Yazarın son romanı Yüz:1981 ise hepimizin yaşamımızdan kesitler bulabileceği bir kitap. Romanın baş kahramanının kitabın başında kendisini anlattığı satırlar daha da vurguluyor bu benzerliği: ?Hiçbir hayatın başrolünü oynamaya kalkışmadım; kendiminkinin bile. Bu durum beni ne utandırıyor ne de görevini savsaklayanlara özgü o üstü örtülü suçluluk duygusuyla yüklüyüm. Derler ki, geçmişe sığmayan, anılaştıramadığımız inatçı hayatlar kendini yazdırır; ötekiler, yani kâğıda dökülemeyenler yaşanmakla tükenirler, çünkü kalıcı özleri yoktur. Yazılan8 ve tüketilen; böyle bölerek bakarsanız, hayatım bu iki tanımın arasında-tüketilene yakın-öylece duruyor. Kısaca, ne iyi nede kötü; sizinkine benzer; olağan bir hayat demek bu.?

Hiçbir hayatın başrolünü oynamaya kalkışmamış, tutku ile arasına sisli bir uzaklık yerleştirmiş, ilişkiyi aşka yeğleyen, erdemler ve ideallerle akrabalığı olmayan, yüzündeki gizin peşine düşen bir anti-kahramanı anlatıyor Mehmet Eroğlu bu kez.

?Göndermelerde bulunan bir figür?

-Siz, Türkiye?nin siyasal geçmişinde önemli yer tutan bir dönemin tanıklarındansınız. Bu özelliğinizi, daha önce yayımladığınız Issızlığın Ortasında, Yarım Kalan Yürüyüş, Adını Unutan Adam gibi romanlarınızda belirgin bir biçimde ele aldınız. Ancak bu kez kahraman değil bir anti-kahraman çıkarıyorsunuz okurun karışsına. Yüz:1981?de, diğer kitaplarınızdan farklı olarak bir üslup değişikliğine gittiğinizi söyleyebilir miyiz?

MEHMET EROĞLU- Gözlemlerinizde haklısınız. Daha önce yazmış olduğum ve sizin de söz ettiğiniz romanlarım, adının yanı sıra kahramanlarıyla birlikte anıldı. O kitaplarımda çok belirgin kahramanlar, isimler kullandım. Ama bu romanım böyle değil. Bu kitapta, çok bilinen, hepimizin yakından tanıdığı bir insanı anlatıyorum. Aslında bu seferki kahraman herkesten, hepimizden bir parça taşıyor. Daha doğrusu Türkiye?nin son yirmi yılında ortaya çıkmış insan tipine çok benziyor. Bu anlamda temel değişiklik var.

-Daha önce ele aldığınız kişileri biraz da ikonlaştırılmış figürler olarak değerlendirmemiz mümkün mü?

MEHMET EROĞLU- Evet. Bundan önceki kahramanların ana sorunu kendileriydi. Kendi gizlerini arayan, kendilerini sorgulayan, sınayan, inançlarını tartan tiplerdi. Cesaret üzerine yoğunlaşan kahramanlardı. Bu kitap ise tam tersi bir yolda ilerliyor. Aslında kahramanı bu şekilde çizdiğiniz zaman, öteki insanlık durumlarını da sorgulayabiliyorsunuz. Bu kahraman her adımda tam karşıtını çağıran, göndermelerde bulunan bir figür. Hiç sesi çıkması, böyle bir niyeti olmasa da sadece var oluşuyla, tam zıttına göndermeler yapıyor. Hepimizin yakından tanıdığı bir isim kısaca.

? Ana kadın kahramanlar belki de hayatta değerli olan her şeyi oluşturuyor. Ana erkek figürü ise adı olmayan günümüz anti-kahramanını. Tıpkı soğuğun sıcağa akışı gibi kendisine aşık olan kadınları da bir anlamda ölüme sürüklüyor. Bu da kitabın esas gizini oluşturuyor.?

-Ele aldığınız ve ayrıntılı bir biçimde anlattığınız kadınlar bizi nereye götürüyor?

MEHMET EROĞLU- Ana kadın kahramanlar Işık, Duygu, Selde ve Ferda. Aslında bu dört kadını yan yana getirdiğiniz zaman, çok büyük ve anlamlı bir bütün oluşturuyor. Belki de hayatta değerli olan her şeyi, Işık, gerçeği; Duygu, duygularımızı; Selda, aşkı; Ferda ise geleceği simgeliyor. Ana erkek figürü ise, adı olmayan günümüz anti-kahramanını. Tıpkı soğuğun sıcağa akışı gibi, kendisine aşık olan bu dört kadını da bir anlamda ölüme sürüklüyor. Ondan kadınlara bulaşan bir şey var. Bu da kitabın esas gizini oluşturuyor. Bunun ne olduğunu, kadınlara neyin bulaştığını ve neyin yok ettiğini kitabın sonunda keşfediyorsunuz.

-Peki ya, Nazan ve Ziynet tipleri…

MEHMET EROĞLU- Nazan, her türlü hastalığa karşı kendini koruyabiliyor. Çünkü o da aşktan değil, tıpkı kahraman gibi ilişkiden yana. Aşık olmuyor, sadece ilişki yaşıyor. Bu yüzden de diğer kadınların aksine ona hiçbir şey olmuyor. Aslında Nazan da çok günümüze ait bir figür. Ziynet ise her insana uyabilir bir özellik taşıyor. Her birimizin içindeki kötülüğü açığa çıkaran bir ayna. Yine de bütün bu kötü duruşuna karşın Nazan?dan daha insancıl.

?12 Eylül birçok insanı yüzsüzleştirdi?

-Romanınızın, Türkiye?nin yakın geçmişini sorguladığını söylemek mümkün mü?

MEHMET EROĞLU- Kitap iki aksta gidiyor. En önemlilerinden biri;1981?de erkek karamanın yüzünü değiştiren bir şey ortaya çıkıyor. Bunun araştırılması sırasında Tahir Bey gibi ayrıksı bir tipleme ortaya çıkıyor. Tahir Bey, bir ülkeye benzetebileceğimiz bir binanın çatlayıp kayan kısmında yer alıyor. Bu kahramanlarla özellikle birtakım politik gerçekleri, Tanrı?yı, acı çekmeyi, işkenceyi aktarmaya çalıştım. Aslında son 30-40 yıldır Türkiye?nin üzerine geçirilmiş, maço erkeklerin hakim olduğu baskı şemsiyesi var. İnsanların neler yapabileceğini, neleri yapmamaları gerektiğini söyleyen erkeksi bir bakış bu. Tüm bunlara karşı bir duruş olarak da niteleyebiliriz bunu.

-Siyaset ne kadar edebiyatın içinde ya da dışında?

MEHMET EROĞLU- Edebiyatla siyaset yapmıyoruz, ama siyaseti edebiyatın içinde çok önemli bir arka plan, gerçeklik olarak sunuyoruz. Özellikle son 20 yılda insanların geldiği yeri tespit etmek açısından elbette siyaset çok önemli bir unsur. Son 20 yılda insanları bir yerlere sürükleyen en önemli etmenin politika olduğunu söyleyebiliriz. 1981, öncelikle insanların vicdanlarını sığlaştırdı. Eskiden vicdan, daha toplumsal, daha derindi. Toplumsal kaygılar ortadan kalktı. Böyle bir dönemden söz ederken politikadan söz etmenin son derce doğal olduğunu düşünüyorum. İnsanı araştırıyorsanız, kendinize tehlikeli sorular sormanız gerekir. İnsan kendini tehlikenin ateşinde ısıtmadan saf haliyle göremez. Bazı insanların içine, tehlikeyle ısıtıp bakmak gerekiyor. Böylece, varlığımızın gizi dediğimiz şeyi çıplak ve net olarak görebiliyoruz. Tehlikenin toplumda en fazla ortay çıktığı alan, politika ya da silahlı mücadele. Böyle bir durumda da doğal olarak büyük romanlar hep bu eylemlerin içinden yazılıyor. Örneğin 12 Eylül birçok insanın yüzünü değiştirdi, belki de yüzsüzleştirdi.

EVRENSEL /KÜLTÜR – SANAT
TARİH : 25 EKİM 2000
YAZAN : İLHAN ULUSOY
Sıradan Suçlu!

Bir 12 Eylül romanı olarak yayınlandı Mehmet Eroğlu?nun yeni kitabı; 1981: Yüz. Bir dörtleme olan önceki romanlarının kahramanlarından farklı bir kahramanla karşı karşıyayız bu kez.

Sıradan suçlu!

Suçluluk duygusunu hiç yaşadınız mı?

Hayır, kendi yaptığınız bir şeyden dolayı değil, herkes zaman zaman böylesi suçluluk duymuştur. Bilmediğiniz, tanımadığınız, hiç yüzünü görmediğiniz ve göremeyeceğiniz insanların hayatlarını etkileyen pis, çürük şeyler için, bunları yapanlar adına suçluluk duydunuz mu?

Sadece susarak ve seyirci kalarak bir suça, örneğin bir katiama ortak olduğunuzu düşündünüz mü?

Bunun sadece sizinle sınırlı olmadığını etrafınızdaki birçok insanın bu suça ortak olduğunu düşündünüz mü?

Olmuştur.

Olduğuna ikna olmadınızsa eğer Everest Yayınları?ndan çıkan Mehmet Eroğlu?nun ? 1981: Yüz? kitabını okumanız size böyle bir suçluluk duygusu yaratabilir. Hatta basit bir bina çatlağından, ?memleket meselesi çıkaran? bir bozguncu gibi bile hissedebilirsiniz kendinizi, hele de bu ülkede bazı insanların bolluk ve refah, bazılarının ise açlık ve pislik içinde yaşamak zorunda bırakıldığını düşünüyorsanız.

Bir 12 Eylül romanı olarak yayınlandı Mehmet Eroğlu?nun yeni kitabı, 1981: Yüz.

Bir dörtleme olan önceki romanlarının kahramanlarından farklı bir kahramanla karşı karşıyayız bu kez. Kendilerini ?kurtarıcı? olarak gören ve bunun için eyleme geçen ama yenilen kahramanların yerini bu kez bir ?anti-kahraman? almıştır. Kendisini arayan ve bu arayış sırasında flash-back?lere yaşanan yenilginin -12 Mart?ın- yarattığı tahribatın izlerini süren, Issızlığın Ortasında, Geç Kalmış Ölü, Yarım Kalan Yürüyüş ve Adını Unutan Adam kitapları ile tanıdık Mehmet Eroğlu?nu. Bu kitapların ortak özelliği yenilgiyi yaşayarak ideallerinden kopan insanların yaşadığı hesaplaşmanın dramını anlatmasıdır.
Bir 12 Eylül insanı

Ancak Eroğlu başka birçoklarının aksine suçu ideallere yüklemez. Onun anlattığı ideallerinden kopanların ?kendileriyle olan hesaplaşmaları?dır. Bunu o insanları, anları ve anıları unutmamak için yapmaktadır. Ancak bu kez kahramanımız kendisini idealleri olan birisi olarak tanımlamıyor, ortalama ve sırdan birisi; bir 12 Eylül insanı. ?Hiçbir hayatın başrolünü oynamaya kalkmamış, tutkuyla arasına sisli bir uzaklık yerleştirmiş, ilişkiyi aşka yeğleyen, erdemler ve ideallere akrabalığı olmayan? birisidir adı bile olmayan kahramanımız.

12 Eylül?ün bir hamur gibi yoğurup kendine benzettiği ve şekilsizleştirdiği, ?yüzsüz? bir ortalama vatandaş, bir mirasyedi, bir borsacı.

Yaşadığı değişimi şimdilerde fark eder. Ama değişim 1981?de başlamıştır. Bir asteğmen olarak işkenceye ve katliama seyirci kalmayı tercih ettiği ve bu yüzden yüzünü kaybettiği günden itibaren. İşkenceye aktif olarak hiç katılmamıştır, tetiği hiç çekmemiştir ama yapıldığını bildiği halde bütün bunların yapılmasına ses çıkarmamış izlemeyi tercih etmiştir. Yeri geldiğinde iktidara yardım da etmiştir. Gönülsüz de olsa muhbirlik yapmak çok da kötü bir iş olarak gözükmez gözüne. Tahir Hoca?yla konuştuklarını anlatmaktan çekinmez ama çıkarı söz konusu olduğunda dinleme aygıtını yerleştirmemek için kaçar.

Çünkü o ?sadece kendi hayatını? sevmektedir.

Ölümle sonuçlanan illet

1981?de değişmiştir ve anahtar buradadır. Bir kurgu ustaıs olan Eroğlu, kahramanımızın hayatına giren ve ona aşık olan her kadının ?ölme?sine yol açan ?illeti? bu tarihte gizlemiştir. Bu ?ölümle sonuçlanan illetin? tarihinin seçimi rastlantı değil, bize aynı zamanda şimdiki insan tipinin, seyirci olmakla başlayan ve ?kendi hayatını seven borsadan başka merakı olmayan? insanların şekillendirilmeye başladığı tarihtir bu.

Kahramanımızın hayatına giren dört kız kardeşin de aynı sonu; ?ölümü? paylaşması bu tarihte, 1981?de yaşananların sonucudur. Önceki kitaplarda hesaplaşmanın nihai noktası olarak, bir zafer olarak tanımlanan ölüm de değişir bu kitapta. Ölüm, 1981?de başlayan ?sıradanlaşma illetinin? sonucu olarak sanal bir ölümdür. İdealleri olan ve ?bütün insanların hayatına sevebilen? ve ?sıradan? insanların aksine aşık olabilen kadınlar, Işık, Sevda ve Duygu ölürler Ferda?nın yaşaması için ise kahramanımıza aşık olmaması gerekir. Hayatına giren bütün kadınlar, siyahtan daha kara Ziynet ile, aşık olmayan ve kahramanımızla aşk değil bir haz ilişkisi yaşayan, iş ve ihale takipçisi Nazan dışında hepsi birer ideal sahibi kadınlar, ve her ne hikmetse hepsi kardeş olan Sevda, Duygu, Işık ölürler!.

İyi bir ressam olan Işık renklere olan ilgisini, gelecek vaat eden ses sanatçısı Sevda sesini kaybeder, Ferda ise aşkını. Ve sıradanlığa teslim olurlar, ölürler. Daha bundan gayrısı ne yazarı ilgilendirir ne de bizi ilgilendirmesini istemez. Hatta yazar daha ileri de gider, Bosna?da öldürülen çocuklar için üzülen Beyhan?ı ölmesi istenen yatalak bir hasta olarak anlatır. Eroğlu, ?kurtarıcılığı? da işler: Kendi bakış açısından başkasına gözünü kapatan Tahir Hoca böyle kurtarıcıları simgelerken, kahramanımız kaçmayı ve aylarca Antalya ve Bolu?da yaşamayı, olayların kendiliğinden sönümlenmesini tercih eder. ?İnsan olma sorumluluğundan kaçamayan? kahramanların yerini, olaylar yatışıncaya kadar kaçan yeni kahraman almıştır.

Ne sağcıyım, ne solcu!

Önceki kitaplarında darbeleri ve özellikle de 12 Mart?ı yok edici yönüyle anlatan Eroğlu bu kez 12 Eylül?e başka bir yönüyle, insanları yeniden şekillendirmesi yaratması ile bakar. 12 Eylül ve ardından yapılanlar günümüz ?yeni ve ekonomik insanı?nı, bir dönemin popüler deyişiyle Beyaz Türk?leri yaratmıştır. ?Ne sağcıyım, ne solcu; futbolcuyum futbolcu!? sloganına kardeş gelmiştir; ?Ne sağcıyım, ne solcu; borsacıyım, borsacı!? Bu nedenle kahramanımız ?eski solcu? ve şimdilerde reklamcı olan Nejat?a da yanı mesafededir. İktidarın katili, tetikçi Faruk?a da. Hatta Faruk?tan korkması kahramanımızı ona daha da yaklaştırır. Çünkü korku, onun dikkate aldığı tek duygudur.

Eroğlu?nun buna iten, darbeyi sevinçle karşılamasa da sessizlikle karşılayan, işkence yapıldığını bilirken bilmezden gelen, idamlara ve yargısız infazlara alkış tutabilen izleyicilerin, darbe anayasasını yüzde 90 ile kabul etmesi. Ama bu yüzden onu suçsuz bulmayın. Unutmayın ki o da en az bizim kadar suçlu?.

ÖZGÜR GÜNDEM
TARİH : 12 EKİM 2002 (CUMARTESİ)
YAZAN : VECDİ ERBAY
Son kitabında 12 Eylül?ün biçimlendirdiği bir kahramanı, savaşın acısını ve trajik bir aşk öyküsünü anlatan Mehmet Eroğlu, bölgedeki savaşı yaşayan kuşağın politize olmadığını söylüyor.

Türkçe?de pek de alışık olmadığımız yoğunlukta felsefi konuşmalara, tartışmalara, göndermelere yer vermişsiniz Zamanın Manzarası?nda. Oysa Türkiye?de okurlar da bu türden kitaplara karşı biraz mesafeli duruyor. Okurun durumu ve tercihiniz hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Neredeyse 25 yıldır yazıyorum; romanlarımın temaları incelendiğinde şu görülecektir: Ölüm, yaratılışımızın karanlık ve gölgeli tarafları, bir insan olarak bu gezegenin üstündeki konumumuz, bu gezegenin efendisi olmayı hak edip etmediğimiz soruları, insan türü olarak acımasızlıklarımız? Bu tür temaları ele aldığınızda, mutlaka tanrıyla karşılaşırız. Bu da kaçınılmaz olarak, felsefik demeyelim de, felsefeyi çağrıştıran düşünceler zincirini tetikliyor. Romanlarım hiçbir zaman moda romanlar olmadı. Solun, solcu olmanın garip olmadığı dönemlerde bile, sola yönelttiği bakış açısından dolayı yine çizgi dışıydı. Şimdi de hakim çizgiye, piyasaya uygun değil?

Romanın kahramanı Barış Utkan?ı anlatabilir misiniz? Ne kadar benziyor 80 sonrası Türkiyeli aydın tipine?

Benim ilk beş romanımın hemen hepsi, genç eylemciden, kırk iki yaşındaki komünist yazara kadar, hep solcu kişileri odağına almıştır. Bunlar genellikle 12 Mart sonrası, yani 68 kuşağı denilen nesle ait roman kahramanlarıdır. İlk kez ?Yüz:1981?de 12 Eylül döneminin biçim verdiği insan tipini ele aldım. Bu da anti-kahraman tipi olarak ortaya çıktı. Zamanın Manzarası?nın kahramanı Barış Utkan 36 yaşında, yani 1965 doğumlu, 12 Eylül?ün biçimlendirdiği sıradan bir insan. Bazı nesiller kuşağa dönüşemez. Barış da kuşağa dönüşmemiş bir neslin temsilcisi. Ama içinde yaşadığı ülkenin, Türkiye?nin trajik konumu nedeniyle, sıradan varlığı roman boyunca gelişerek trajik bir sona ulaşıyor.

Barış Utkan neden yazıyor? Yani yazarlığı bir savaş yaşamış olmasıyla ne kadar ilgili?

Savaş görmüş insan savaşı unutmak, büyük kişisel yıkımını atlatabilmek,yeniden bir hayat edinebilmek için yazar. Çünkü savaş, haklılığı haksızlığı dışında, insanın kolayca kavrayabileceği bir şey değildir. Savaşı unutabilmesi için, insanın iki şey yapması lazım: Aşık olmak ya da yazmak. Barış Utkan ikisini de yapıyor.

Bir neslin kuşak olamamasından siz ettiniz bunun nedenleri nedir sizce?
Bu bir görüş, doğrudur yada değildir, tartışabiliriz. Ama genel olarak baktığımızda, ? 60?lı yılların ortalarında doğanlar bir kuşak olamadılar. Türkiye?de bu dönemin gençleri, ?90?larda 25 yaşında olan gençler, bizim dönemden çok daha trajik olaylara tanık oldular, içinde yaşadılar. Bizim dönemimizde savaş Filistin?deydi. Filistin o zaman son romantik savaştı. Avrupa bunu 1935?te, edebiyatta son romantik savaş olarak, İspanya İç Savaşın?da yaşamıştı. ? 68-69? da, Filistin?de böyle bir romantik savaş vardı. Ama bizden sonraki nesiller, üstelik politize olmadan, bunu Güneydoğu?da yaşadı. Sıcak bir çatışma ve savaş gerçeği olarak yaşadı. Nesillerin kuşağa dönüşebilmesi için önce romantizm, sonra da toplumsal bir ideoloji gerekiyor.

Doğu?da, sıcak çatışmaların içinde yer almış bir kahramanı var Zamanın Manzarası?nın. Bu uzun, kıyıcı bir savaştı, ancak Türkiye edebiyatında pek yer almadı bugüne kadar. Bu konuda yazmak için ortamın ve yazarların hazır olduğunu düşünüyor musunuz?

Şimdi öyle bir ülke düşünün ki bir savaş geçirmiş, bunun getirdiği acıları, yıkımları, altüst oluşları yaşamış. Öte tarafta cezaevlerinde, seni hayata döndüreceğiz denmiş, yüzün üstünde insan ölmüş. Böyle bir durumda, bunları nasıl göz ardı edebilir ki bir yazar. Savaş, böyle bir ülkede, birkaç yazara kendini mutlaka yazdırır. Öte yandan, savaşın daha geniş daha ayrıntılı anlatılabilmesi, Türkiye?nin daha demokratik bir ülke haline gelmesiyle de ilgili.

Peki savaş bu ülkenin insanlarını nasıl şekillendirdi?

Ben bu savaşa çok da yakın değilim. Kendi kuşağıma yakındım, o dönemim içindeydim, tanığıydım. Ama bir romancının her şeyi bire bir yaşamış olması o kadar da önemli değildir. Önemli olan oradaki ana eğilimleri, insanlık durumlarını yansıtabilmesidir.

Ülkemiz, ?85?ten 2000?e kadar Güneydoğu?yla biçimlendi. Ekonomiden, belli politik görüşlerin güçlenmesine, demokrasinin biçim almasına kadar. İç savaş diğer savaşlardan başka bir şey. Savaştıklarınızı ne kadar karşı taraf diye bölüp ?düşman? diyerek belli bir çerçevenin içine yerleştirseniz de, savaş, ülke dediğiniz topraklarda cereyan ediyorsa bunu anlamak, kavramak zor.

Ama Barış Utkan?ı aşık olduğu Elif ve Semra birden değişiyor, zenginliği tepiyor, evini F tipi cezaevlerine karşı komiteler oluşturan insanlara açıyor?

Barış Utkan solcu olmamasına karşın ?belki de içgüdüsel olarak- haksızlığa, eşitsizliğe karşı çıkan bir tip. 16 yaşından sonra isyana açılan o geniş kapıyı keşfederek kaba gücünü kullanmaya başlıyor.

Ama askerden döndükten sonra kendini bulduğu nokta yeni bir dönüm noktası; iç yıkımı onu tekrar bir yolculuğa çıkarıyor ve bu kez de acımayı öğreniyor. Acımayı, bir anlamda savaşta edindiği kabuslar öğretiyor ona. Tabii aşk da öğretiyor. Aşkın öğretme gücü, insanı değiştirme gücü olağanüstü. Aşk, insanın kendine daha değişik bir gözle bakmasını da sağlıyor, kabuğunu kırıyor. Barış Utkan, fark ediyor ki, parçası olmaya çalıştığı büyük zenginlik ona göre değil. ?alt katta otururken üst kattakine aşık oluyorum? diyor bu yüzden. Sevgi ve acıma duygusuyla sonunda yoksulların yanında yer alıyor.

Türkiye?nin demokratik bir ülke olması gerektiğinden söz ettiniz. İktidardakilerin kendi iradeleriyle bir şey yapmaya pek niyetleri yok, ancak Avrupa birliği bazı adımlar attırıyor. 68 Kuşağı?ndan biri olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Türkiye?nin sorunu demokratik bir ülke olamamasıdır. Bir ülke demokratik olacaksa bunu kendi çabasıyla, kendi iç dinamikleriyle başarmalı. Zaten böyle yapamazsa, demokratikleşme derinleşemez. AB, eninde sonunda bir kapitalist bloktur. Şimdi AB dayatınca sözüm ona aldığımız bazı kararlarla demokratikleşiyoruz, ama öte yandan Manisa?da üç-beş polisin ifadesini yıllardır alamadık. Böyle demokratikleşme olmaz. Anadilde eğitimi, yayın hakkını AB kafamıza dayattığı için kabul ediyoruz. Bu utanç verici bir şey. Bunu neden kendi irademizle yapamadık?

Aşk, romanın önemli bir teması. Herkes bugünlerde aşkı ve kadınları konuşuyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Yazmak için gerekli olan aşk değil, aşk acısıdır. Aşk mutluluk içinde sürüyorsa edebiyat onunla ilgilenmez. Zamanın Manzarası?nda da trajik bir aşk var. Bugünlerde basında yazılanlar ise aşkla ilgili değil, kadınlarla ilgili. İkisi arasında fark var. Bu romanda aşk, roman kahramanının değişiminde önemli, en azından yönünü seçmesinde bir neden oluyor. Aşk bu anlamda belirleyici bir tema.

Kuşak olamamış neslin romanı

Mehmet Eroğlu?nun yazırlığı bir bakıma ülkenin yaşadığı trajediyi de yansıtıyor: 1979?da Milliyet Roman Ödülü?nü alan ?Issızlığın Ortasında? adlı ilk romanı, 12 Eylül darbesi koşullarından dolayı yayımlanma olanağını ancak 1984?te bulur. İlk yapıtlarını 1980?li yılların başlarında yayımlayan, Orhan Pamuk, Ahmet Atlan ve Lale Tekin ile birlikte adını duyuran Eroğlu, bu yazarlarla birlikte değerlendirildi. Edebiyat için ?Hayatımın odağı? diyen Eroğlu ilk beş romanında (?Issızlığın Ortasında?, ?Geç Kalmış Ölü?, ?Yarım Kalan Yürüyüş?, ?Adını Unutan Adam?, ?Yürek Sürgünü?) kendisinin de içinde yer aldığı 68 Kuşağı?ndan solcu insanları anlattı. İki yıl önce yayımlanan ?Yüz:1981? ve yeni yayımlanan ?Zamanın manzarası?nda ise, 12 Eylül?ün şekillendirdiği kahramanları yazdı. Zamanın Manzarası?nda olaylar, 1998-2002 yılları arasında gelişiyor. Bu zaman dilimini, bölgedeki savaşa asteğmen olarak katılmış, askerlik dönüşü bir roman yazmış Barış Utkan aracılığıyla anlatılıyor. Barış Utkan?ın baktığı manzara pek iç açıcı değil: savaşın biçimlendirdiği insanlar, yoksulluk, açlık grevleri, intiharlar?
Tam da bunların merkezinde bir imkansız ve trajik bir aşk öyküsü var. Söyleşide savaş ön plana çıktı, ama belirtmekte yarar var: Etrafındaki toplumsal gelişmeler yüzünden gölgede kalsa da, Eroğlu?nun Zamanın Manzarası?nda anlattığı aşk öyküsü, kimi bölümlerde en değme aşk yazarlarını kıskandıracak yetkinlikte.

RADİKAL
EKİM 2000
ERDAL DOĞAN
?Toplumda vicdani derinlik azalıyor?

Bir süredir gazetelerin kültür sanat sayfalarında bir ilan yayımlanıyor. İlanda yer alan sözler şunlar: ?O geri dönüyor!? Geri dönen, roman okurlarının iyi tanıdığı bir isim, Mehmet Eroğlu. Altı yıl gibi uzun bir aradan sonra tekrar ?merhaba? diyor. ?Günün modası?na pek uymayan, içinde yaşadığımız son on yılı ve kent yaşamını konu edinen bir roman sunuyor bizlere: ?Yüz: 1981?. Roman, ?hiçbir hayatın baş rolünü oynamadım, erdemlerle akrabalığım yok? diyen bir anti kahraman ekseninde gelişiyor, birlikte olduğu kadınlar anlatılıyor. Aşık olmak yerine ilişki kurmayı seçen ve aşık olduğundaysa gerçek yüzünü keşfeden bir adamla karşılaşıyoruz kitapta. Altı yıl sona geri dönen Mehmet Eroğlu?yla, hem yeni kitabını hem de ?günün modası? roman tartışmalarını konuştuk.

Kitabınızın tanıtım ilanlarında, ?O geri dönüyor!? dendi. Gerçekten de uzun bir süre kitap oylumunda okurların karşısına çıkmadınız ya da ara verdiniz. Öncelikle bunun nedenlerine öğrenebilir miyiz?

GÖKYÜZÜ ? GENÇLİK DERGİSİ
TARİH : MAYIS 2001
SAYI : 6
Sıradanlığa Tepkinin Romanı: ?Yüz 1981?

Gürtan Cantekin ? Roman, kapitalizmle birlikte olgunlaşır; hatta roman kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkardığı bir edebiyat türüdür dediğimiz zaman da yanılgıya düşmemiş oluruz. Elbette ki bu ifademiz cemiyet romanları yazılmayacağı anlamına da gelmiyor. Ülkemiz uluslaşma aşamasını tamamlamadığı için de, ortaya konan yapıtlardaki kişilikler pek geniş bir çevreyi içine almıyor. Bu yüzden, Mehmet Eroğlu?nun ?Yüz: 1981? adlı yapıtında baştan sona işlenen romanın baş kahramanı daha çok bir tipleme gibi görünüyor. Ya da tip ile karakter arasında bir varlığı tanımlıyor. Romanın baş kahramanı Ben?i, romanın diğer kahramanlarının kişilikleriyle tanıyoruz, özelliklerini kavrıyoruz.

Hypolite Taine ?roman yaşama tutulmuş bir aynadır? diyordu. ?Yüz:1981? romanı 90?lı yıllar Türkiye?sine, geçmişteki kökleriyle birlikte, tutulmuş bir ayna niteliğinde. Bir sıradanlığa, kayıtsızlığa tepkinin romanı… Kitaba çeşitli deyişlerle başlıyoruz: Büyük şeyler sevgisiz yapılamaz (Schondoerffer). Bir sonraki: ?Vicdanımı bu yılın modasına göre kestirmeyeceğim? (Hellman).

Roman, 80?li yıllardan sonra Türkiye insanının değişen kişiliğini, benliğini sosyo-ekonomik ve kültürel boyutuyla ele alıyor. Yazar romanın başkahramanı ?Ben?le; değişen benliği, bencilliği, benmerkezciliği okuyucunun ruhuna seslenerek inceliyor. Nazan ismini alan ilk bölümde romana, yalnızlık, boyun eğme, korku, edilgenlik gibi, durumların egemen olduğu bir ağırlıkla başlıyoruz. Romanın kahramanı ?Ben?in, kişiliğini ortaya koyan çözümlemelerle devam ediyoruz: ?… bütün yaptığım buydu: Elimden gelen her şeyi yapmış olanlara ya da aklını yitirmişlere özgü saf bir budalalığa sığınarak beklemek…?

Ben?in yönelimi kendini koruma güdüsüyle devam ediyor. Nazan?a aşık olmaktan korkmasının ve aşktan kaçınmasının iki önemli nedeni var: ?çift?lik, kişiliğin bu benliğin içinde eriyip gitmesi demek olacaktı. Sonra korkuyordu; korkmakta da haklıydı: Nazan, elde edilmesinden çok korunması zor ve riskli bir hazineye benziyordu. Yani onu gibi değerli bir varlığı, kendi varlığını tehlikeye atmadan korumak olanaksızdır.? İlerleyen satırlarda bir başka cümle: ?…Tedirginlikle yüklü aşk fikrini çabucak terk ederek, güvenli yorucu olmayan ilişki biçimine yöneldi.

Ben?in kişiliğinin oluşum süreci, Ben?in yakın çevresi, ailesi, yaşamına etki eden kişiler, olaylarla örülüyor. Halası, arkadaşları Faruk ve Nejat, lisedeki hocası Ziynet ile yaşamının ilk dönemlerine tanıklık ediyoruz. Halası, mutluluğu belli bir dönem yaşamış daha sonra ise soğuk, mutsuz bir hayata yönelmiştir. Faruk ve Ziynet, barındırdıkları sertlik ve şiddet ile Ben?de oluşan korkunun köklerini oluşturuyor. Aynı zamanda Faruk ve Ziynet, toplumdaki çarpıklığın faşizan insan tiplemelerini yansıtıyor. Faruk?un çocukluğuna dönüp baktığımızda; kedileri, köpekleri, sincapları öldüren ve hep bu öldürme iç güdüsü ile yaşayan bir insan(!) karşımıza çıkıyor. Ziynet ise yatılı okullarda öğrencilere uygulanan şiddetin simgesi. Yalnızlığı oluşturan ve yaratan kadın… Cinsellikteki bireyselliği ve sado-mozoşist eğilimleri yansıtan bir kadın. Romanda bu iki tiplemenin ortaya çıkma nedenleri, toplumla ilgili bağları yeterince ortaya konmuyor. Ben?in kendisi ve sorguladığı yüzü için milat olarak kabul ettiği 1981 yılı, asteğmen olarak yaptığı sıkıyönetim dönemi askerliğini kapsıyor. Ve Faruk da bu dönemde kendisiyle görev yapan bir ölüm makinası. Yazar, Ben?in yüz gizinin gerisindeki nedenin Faruk olduğunu açıklıyor. Solculara ait bir derneğe yapılan müdahaleyle gerçekleştirilen katliam ve bu katliama kayıtsız kalmanın yarattığı kişilik anlatılıyor.

Roman bir bina benzetmesiyle zenginleştiriliyor. Türkiye, 90?ların çelişkilerini yaşayan ve Güney Kanadı?nda çatlakların meydana geldiği bir bina. Faruklar?ın kullanılması, 80?lerde olduğu gibi 90?ların Türkiyesi?nde de çatlakları önlemede devam ediyor. Yine bina yöneticileri Ben?i kullanıyor.Böylelikle, 90?larda meydana gelen 16 bin kişinin öldürüldüğü fail-i meçhul olayları, bir kere daha hatırlıyoruz.

OLAYLARA SEYİRCİ KALAN BEN

Romanın Tahir Bey karakteri ile sayısı sınırlı olan, düşüncelerinden taviz vermeyen Türkiye aydını ile karşılaşıyoruz. 1981?de düşüncelerinden dolayı hapse atılan Tahir Bey bir felsefe profesörüdür. ?Zekasının parlaklığının ve yurtdışına yayılmış ürünün hiç önemi yoktur. O 1981?de, numarası olmayan tabutluklardan birinde diri diri gömülmüş bir zavallıdan başka bir şey değildir.

Bina yöneticileri ve Faruk, Güney Kanadı?nda oturan Tahir Bey?i öldürmek istemektedir. Tahir Bey, Ben?i tanır. 1981?de Işık ile evlenmelerine nikah tanıklığı etmiştir. ?Birileri- hepimizin bildiği birileri- beni öldürmeyi planlıyor ve siz de olup bitene tanıklık ediyorsunuz. Ama o kadar. Her şeye tanıksınız ancak konuşmuyorsunuz. Aslında tanıktan çok seyircisiniz; kenara çekilip sadece seyrediyorsunuz. Hiç taraf tutmadığınıza da eminim?(s.172). Tahir Bey kayıtsızlığa, tepkisizliğe ettiği sitemi kendi olumlu tavrıyla bütünleştiriyor: ?Kimse Tahir Bildik?in Descartes gibi sakin ve münzevi bir düşünüre benzemesini beklemesin?(s.226).

Dönemin siyasi ortamı Ben?i mekanlarla tanımamızı sağlıyor… Ben, İstiklal Caddesi?nde vitrinlere bakarak gezdiği bir gün koşuşturan bir kalabalığın içinde kendini buluyor. ?Durum çok geçmeden aydınlandı: Polis ellerinde fotoğraflar bulunan bir grup kadını coplayarak yakalamaya çalışıyor, yakaladıklarına da yandaki sokakta bekleyen arabalara bindiriyordu?(s.201). Ve bu anda elinde oğlunun fotoğrafı bulunan bir kadını duymazlıktan gelerek hızla ortadan kaybolan Ben?in durumu anlatılıyor.

Roman, kendi bireysel dünyasına çekilerek, koşullara ve halatın olumsuzluğuna tepkisiz kalan benliğin yitirilmesini, çehrenin değişmesini anlatıyor. 1981?le birlikte Ben değişmeye başlamıştır. Paradan para kazanan bu borsa spekülatörü, artık gençliğindeki fotoğraflarına benzememektedir. Yozlaşmış çevreyle birlikte yüzü de değişime uğramıştır. ?Okuldaki yüzüm tanıdık, Nazan?la olan ise yabancıydı? (s.181)

YARINI YOK EDEN BENLİK

Ben?in değişen çehresi; yüzü kendine tutkuyla bağlanan kadınları da öldürür: Bu bulaşıcı bir hastalıktır: Zihnet, Işık, Duygu, Sevda tükenir. 1981?den sonra ortaya çıkan Ben, kişilikleri tüketir, harcar, öldürür. Ben?e aşık olanlar ölmeye mahkûmdur. Ben, bu yüzden hepsi yirmi beş yaşında ölmüş olan Işık, Duygu ve Sevda?nın kardeşi Ferda?nın kendisine aşık olmasını istemez, hatta nefret etmelidir Ben?den. Ferda tüm masumiyetiyle adından da anlaşılacağı üzere yarını, geleceği temsil eder. Ölüm sırası yarındadır artık. Ferda genç, masum ruhuyla Ben?i yıkayan, temizleyen bir özelliğe sahip. Ben?in zehirlenmiş kişiliğini içki içerek pekiştirmesine engel olmaya çalışır.

Ayhan tipi, romanda savaş ortamından, şehir hayatına alışmakta güçlük çeken insanı anlatır. Ayhan, 1996?da Bingöl?de asteğmen olarak bulunmuştur. Döndüğünde arkadaşı Nejat?ın yanında işe başlamıştır. Trafik sıkışıklığının yaşandığı bir gün, arkadaki arabanın korna sesinden rahatsız olarak şoförü döver. Olay yerine gelen polisler de dayaktan nasibini alır. 1996 yılını unutmakta zorluk çeker, yaşanan diğer bir olumsuz olayda gözaltına alınır. Ve gözaltında intihar ettiği haberi gecikmez. Ayhan, yaşanılan sendromu simgeler. Susurluk Olayı, herkesin kazadan söz etmesi, borsa spekülasyonları, kazadan sağ kurtulan milletvekilinin televizyon konuşması, çember sakallı taksicinin, kilisesi bulunan Taksim?e cami yapılmasının da gerektiği düşüncesi, Ben?i günlük yaşamının içerisinde hatırladığımız en yakın geçmişi oluşturuyor romanda.

Düzene Uyum Sağlayan İnsan Bunca sorun içerisinde cebelleşen Ben?in Nazan?la paylaştığı iki şey vardır: Briç ve yatak. Ben, kendini sorgulama, tanıma, yeni yüzünü anlamada çevresindeki yakın (!) insanlarla diyaloga geçer. Nazar?a sorar: ?-Sence nasıl biriyim ben?? ?…Sen gördüğüm en iyi aşıksın, ama seninle birlikte yaşamazdım, evlenmezdim…çocuk da istemezdim senden.? ?-Neden?? ?-Çünkü? ?-Beni sevmiyor musun?? ?…Evet sevmiyorum, ama sevgi aramızda hiç konu olmadı ki. Sorun uyum, sen çok uyumlusun.? Evet 1981?in Ben?i budur: Uyumluluk. Modaya uyum, sevgiliye uyum, düzene uyum…

Yaşanan bütün olumsuzluklara, Tahir Bey?in öldürülme planlarına, ülkenin genel durumuna karşı geliştirilen tavır, tahmin edilebileceği gibi kaçıştır. Kendisine Faruk ve İnce Adam tarafından teklif edilen muhbirliğe ?hayır? demiştir Ben. Belki de hayatı boyunca gösterdiği tek olumlu tavır budur. Fakat bu davranışından dolayı evi darmadağın edilmiştir. Ben kaçar… Önce bir otele, oradan Antalya?ya, oradan Abant?a… Yazar insaflı davranmıştır. Kahramanımız (!) yurtdışına kaçmamıştır. Sorunu tespit etmiştir Ben; ?Aslında sorun korku değildi, korkmayı alışkanlık haline getirmemdi.? (s.337). Kahramanımızın(!) kaçması, coğrafyadan kaçmanın yanı sıra kendini sorgulamaktan da kaçmak şeklinde tezahür ediyor. Ferda bu noktada, yaşama ablası gibi tutulan bir Işık?tır. ?…Bir tür dönüştürücüydü: Hayali gerçeğe, üzüntüyü sevince, sıkıntıyı eğlenceye, sığlığı derinliğe çeviriyor, herkese mutluluk dağıtıyordu. Peki ya kendine??(s.372)

Ben ve Ferda?nın, Abant?tan ayrılmayı planladığı hafta sonu Tahir Bey, Faruk tarafından feci şekilde katledilir. Faruk?da Tahir Bey?in koruması tarafından aynı şekilde öldürülmüştür. Olaylar durulmuştur. Artık dönüş yolu görünmüştür Ben?e. Romanın sonunda bir mücadele içinde bulunan Tahir Bey ve Işık?ın feylesofça yaptıkları diyaloglara, Işık?ın Sarı Defter adlı güncesinden tanıklık ediyoruz. Sıradanlığın, kayıtsızlığın bir değerlendirmesidir bu.

Yüz:1981 sıradanlığın, yavanlığın, edilgenliğin irdelendiği bir roman. İnsan ruhunun derinlerine nüfuz eden bir roman.

Kitaptan Bir Bölüm
Hiçbir hayatın baş rolünü oynamaya kalkışmadım; kendiminkinin bile. Bu durum beni ne utandırıyor, ne de görevini savsaklayanlara özgü o üstü örtülü suçluluk duygusu ile yüklüyüm. Derler ki, geçmişe sığmayan, anılaştıramadığımız inatçı hayatlar kendini yazdırır; ötekiler, yani kağıda dökülmeyenler, yaşanmakla tükenirler; çünkü kalıcı özleri yoktur. Yazılan ve tüketilen; böyle bölerek bakarsanız hayatım bu iki tanımın arasında – tüketilene yakın- öylece duruyor. Kısaca ne iyi, ne de kötü, sizinkine benzer, olağan bir hayat demek bu.
Her şeyi uzun uzun -yani açık açık- anlatmak niyetinde değilim. Çünkü suç işlemeden edindiğim ve üstüme inatçı bir koku gibi sinen, giderek de günahkârlığa dönüşen bu garip suçluluk duygusunu doğrulayacak, ya da bu duyguya kaynaklık edebilecek ayrıntıları nasılsa sansür edeceğim. Aslında böylesi denetimli bir tavrın, aktardıklarımı telaşlı bir savunma çabasına dönüştüreceğinin farkındayım. Tanrı bunu fazla ileriye götürmekten korusun beni; kendini ele vermeyen, ketum bir yazardan daha sıkıcı ne olabilir? Belki önyargılı okuyucu. Ama telaşlanmayın, sizi bu sıkıntılardan olabildiğince uzak tutmaya çalışacağım.

Kitabın Künyesi
Yüz: 1981
Mehmet Eroğlu
Agora Kitaplığı / Türkçe Edebiyat Dizisi
Kapak Tasarımı: Mithat Çınar
İstanbul, 2005, 3. Basım
455 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Vahşetin Çağrısı – Jack London. “Bir köpeğin öyküsünün ardında insanlığın ürkütücü panoraması”

Vahşetin Çağrısı (The Call of the Wild), Jack London'ın 1903 yılında yayınlanmış bir romanıdır. Roman, Londra'da en çok okunan kitap...

Kapat