Hayma – Duran Aydın

Babadan yana ?Antekeli? olduğumuzu algıladığımda ilkokuldan içeri adım bile atmamıştım. Kara trenlerin acı acı öten düdüğü pencerede habire dönen uzak dağlara ve tarlalara savrulurken ?İsgendurun?a, oradan da kamyon kasalarında, bir kez de eşek sırtında; yukarı dağ köylerinden ?Nergislik?e yaptığımız yolculuklardan da bunu öğrenecektim.
İskenderunlu olmak; çok çok ayda yılda bir yapılan akraba gezileri, düğün ya da ölümlerin bizden yaşlıları anımsadığı sonraki yıllar kapıda görülmeye başlandığında, giderek olağan sayılmaya duran böylesi ?durum?larla sınırlı kaldı.

Babağannuç denilen yoğurtlu-sarımsaklı patlıcan ezmesi, çökelek salatası, humus, kömbe, zeytinyağlı sürk gibi oraya özgü daha birçok tanımlama ve adlandırmayı işittiğim sıralar, bu sözcükler gibi ?hayma? da o günlerde belleğime tutunmuştu.

Aklınıza gelebilecek serin gölgeli bütün ağaç altlarına ve damlara kurulu, üzeri dal ya da kamışlarla örtülen çardağa verilen bir addı hayma. Bölgede sık rastlanan biçimiyle, tarım işçilerinin korunma amaçlı tarla kenarlarına teyellediği, o çok belirgin yoksulluklarıyla da sarmaşmış geçici barınaklardı.

Kamışın yanı sıra berdi bitkisinin de kullanıldığı çamurla sıvanmış bu ?yazı yeri evleri?nde, çevreden gelebilecek börtü böcek, yılan çıyan zararlılarına karşı uygun yerlere bir çanak içersinde konan sütü, soğan ve sarımsağı da unutmamak gerekiyor.

Bana kalırsa da ve zaten yaz boyu yaptığım gibi damda, hayma altında uyunmalıydı. Özellikle bu aylarda altına kurulu yükseltide, bir de, gece göğüne beneklenmiş yıldızların ve eşkaline odaklanarak bakıldığında, Marilyn Monroe?nin sütbeyazı yüzündeki hiç eksilmeyen papatyanın mutlaka görülebileceği dolunay aydınlığında; Toroslar?ın geçen kıştan kalma karlarıyla soğutulmuş buzlu bulut kadehlerini doldura boşalta esrikleşip sızmalıydı?

İskenderun dönüşleri ?Dönmez?in Garajı?ndan otobüsleyse ?A?yı her kezinde mutlaka iplemeyip ??dana?ya, ?dana?ya!? biçiminde yolcu avlardı çığırtkanlar.

Seyhan ırmağının sittin senedir kente serpelediği serinlikten, onun hemen burnunun dibinde olduğu için epey yıldır beleşi beleşine otlanan ?Eski Garajlar?dan, Antakya yönüne devinen o yılların harhut otobüsleri, az ilerde Asri Mezarlık?ın önünden geçerken; sürücü, radyonun kulağını kıvırmaz mıydı? TRT Çukurova Radyosu sanatçıları mı, Nuri Sesigüzel mi, Ahmet Sezgin mi, Abdullah Yüce mi, Yıldız Tezcan mı; o anda mikrofondaki her kimse onun türküsü; mezarlıktaki koyu renkli selvi ve zeytin ağaçlarının altlarındaki ölülere okunacak ?Fatiha?lar için birkaç dakikalığına sessizliğe gömülürdü.
Horozlutavukluselelisepetli, yol kenarlarında ne kadar bekleşen yolcu varsa indirile bindirile İncirlik, Misis, Ceyhan, Dörtyol mörtyol gerilerde bırakılırdı.

Sürücü yardımcısı ?mâvin?, bencileyin uzun burunlu harhut ?otoboz?ların arka cam kenarındaki merdivene tırmanıp damına konuşlandırılmış bagajdaki yatak-döşek-halı-koyun-keçi neyiniz varsa; aşağı sarkıtır, atardı kimi zamanlar? Öyle şimdikiler gibi iki katlı, geniş camlı, güzel güzel hostesli, ?yüz numaralı? filan da değildi o otobüsler. Tıknaz, şişman, horultulu? Kontak anahtarı yerine kullanılan enlemesine oldukça uzun, ?z? biçimindeki bir demirle dışarıdan, tamponun biraz üzerinde bir yerlere sokularak çalıştırılırdı?

Yeni bir kente kavuşulunca damarlarında dolaşmanın heyecanıyla kalabalığın içinde öğütülecek olmak, ne kadar duyumsanabilirdi ilk anlarda?

Bir fayton, Çay Mahallesi?ne akıp denize ulaştığında turuncuya belenmiş körfez balıksı balıksı kokuyor; sabahın ve kentin acemisi sizler, uykudaki gemilerin görkemine şaşan, deryayı ilk kez gören ?onbinmilyonuncu? biri olarak, gideceğiniz belirli bir adresiniz yoksa kıyıda avel avel geziniyor olurdunuz.
Görüyorsunuz; başlığa ?Hayma? deyip de yıllara dağılmış anıların pasını alırken görüntü kırıntılarını derlemenin sırası olmalı ki, bunun keyfini de sürüp sizleri oyalayıp duruyorum; fena da olmuyor ama, değil mi?

Bir zamanlar babamın Adana dönüşlerinde ?Türkiye?den geldiğini? söylediği İskenderun?un yukarı dağ köylerine yapılan; anne, baba, ablalarım, kardeşim ve abimle, şimdilerde çoğu toprak altındaki hısım-akraba gezilerinde biraz da ?zorunlu? olarak bulunurdum. Yıllar yıllar sonra otobüsle İzmir?e gidişlerimde, kente birkaç yüz bağırımlık uzakta, çocukluk yıllarımda oralarda bensiz bıraktığım İskenderun?a giriyormuş gibi olmaz mıyım, bir de bu var; yanılsamaysa yanılsama!
Aynısı, Demir-Çelik?i çoktan ardıma alıp tepelerden körfezi her gördüğümde, ?Ulan, yoksa ben yanlışlıkla İzmir?e mi geldim?? dediğimde de yineleniyor?

Ama artık ne yaparsam yapayım; akrabalar, emmiler, ?dezze?ler, anneler, babalar birer birer ölmeye durduklarında, beyazı git gide artan ve dökülen saçlarım, yeni yeni ilaç adlarıyla tanışmam filan derken; ?bir gün ben de öleceğim? cümlesini de yazabilecek yaşa geldiğimi ayrımsıyorum? Ve acınarak görüyorum ki; çocukluğumun evleri, sokakları, mahalle ve kentleri de unutuşun sislerine gömülmek üzereler.

İşte, hayatın biz yaştakileri de ufak ufak bu dünyadan sepetlediğini gördüğüm günlerden bir gün; damda yıllardır haymayı omuzlayan kıytırık ?beşe on?ların birer ikişer kurtlanıp içlerinin talaşlanarak boşaldığını, için için çürüdüğünü, kırılmaya yüz tuttuğunu; üzerindeki, babamla annemin armağanı ?Çekirdeksiz İzmir Üzümü? asmasının az kalsın yeri öpecek olduğunu ve bana ?dünyanın işini çıkaracağını? anladım.

Haymanın altında, evden artan seramikleri üzerine döşediğim beton masada arkadaşsız arkadaşsız; kimi geceler kayan yıldızlara ?eyvallah? anlamında kadeh kaldırmışlığımı; bir türlü yazamadığım ?o en güzel şiirle? dövüşüp dururken, pilli el radyomdan Neşet Ertaş ya da Sezen?imin arkadaşlığını unutur muyum sandınız?

Bu bir şey değil, hayma üzerime göçse, elimi-kolumu kırsa. çont olsam şiir miir de yazamaz; Türkiye edebiyatı ve şiiri bir de benden yoksun kalırdı valla!

?Şunları kırıp atayım anasını satayım! Sobaya bir, iki kışlık da odun çıkar? Şöyle omisilli güzel, sağlam, profil demirden bir hayma yaptırayım.? diye işe koyulunca da Allah?ım şaştı! O zamanın parasıyla 200 milyon mu ne bayıldık da Demirci Halil Usta?ya; köşebent profilden kıyak bir haymamız oldu sonunda?

Ha, şimdi mi?

Şimdi ve birkaç yıldır Çekirdeksiz İzmir Üzümü asmamızın 3 – 5 kiloluk hasadını serçeler ve özellikle de epey zamandır kumgrisi rengi azıcık kırmızıya çaladuran kumrularla üleşiyoruz?
Bu, rengi bozulup da tuhaflaşan kumrulardan ikisi; evde, televizyon karşısında mayışıp kalmışken gördüm ki, balkondan tıpış tıpış süzülüp oturma odasını adımlıyor, yerde bulduğu çöreklerden dökülen küncüleri gagalayıp beni de yoksayarak gezeliyor da gezeliyor, iyi mi!

Eviçlerinde durum böyleyken, dam serinliğinde yine uzun yaz geceleri hayatlarımıza dokunabilecek şiirin izinde sözcüklerin bakımını yapmak, gerekirse de ara ara zımparalamakla mutlu olmayı deniyorum?

Geçenlerde, yine öyle gece bulutlarının peşindeyken, bir de ne göreyim; bir gelişip serpilmiş, bir gelişip serpilmiş ki haymada asmamız?

Gündüzden güneşin altında kavrulan yer döşeğini açıp serinletmeye bıraktıktan sonra; gölgesindeki mavi seramikli beton masanın yanı başında oturur, bu yazıyı çatarken; olabildiğince, dalları, tazecik yaprakları ve yenilenen ışkınlarıyla gökyüzünü milim milim eksiltiyor, aklı sıra bana gıcık veriyordu?

Duran Aydın

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Sınırda Ağaçlar Ağlarken? – Müslüm Kabadayı

?Ağaçlar gibi ayakta ölmek istiyorum.? demişti, ?bitmedi daha sürüyor o kavga/ ve sürecek / yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!? diyen...

Kapat