“İnsan, mutfak ile tuvalet arasında döşenmiş bir boru değildir.” Açık Mektup-6 Müslüm Kabadayı

geziAçık Mektup-6  

Ankara, 17 Ekim 2015

Can Taşımanın Farkında ve Can Yoldaşlığının Bilincinde Olanlara Merhaba!..
Bir incir çekirdeği, canıyla kayayı çatlatarak yeşermek ve sonra da meyve vermek için saçaklarıyla yaşama sarılır. Bir kuş özgür uçmak için kanat çırpar, yavruları için çift kanat vuruşu yapar. İnsan anası da bir can dünyaya getirmek için nelere katlanmaz ki… Demek ki doğamızın iç yasası, canlanmak ve yaşatmak üzerine kurulu.

“Yaş”tan gelen “yaşam”, “yeşil”, “yeşermek” sözcükleri, tüm canlıların var olma çabasını içeriyor. İnsan türüyse, sadece var olma değil, var etme mücadelesiyle kendini geliştiriyor. Var ettikçe gelişen insan, sevmenin ve paylaşmanın güzelliğini duyumsuyor. Bu güzellik; insanı olgunlaştırıyor, başka canlıya karşı sorumlulukta bilinçlendiriyor. Güzellikte bilinçlenen insan, doğanın afetlerini ve toplumun çelişkilerini yaşamın lehine değiştirmek için yola çıkıyor. Peki, güzellikte yol almayan ya da alamayan insanları, niye yol arkadaşı yapamıyor güzel insanlar hâlâ?
“İnsan, mutfak ile tuvalet arasında döşenmiş bir boru değildir.” derler. Sermayeden ve bencillikten arınmış, doğanın ve toplumun geleceğine hayatını vakfetmiş insan için geçerli bu söz. Sermayenin, bencilliğin egemen olduğu çağımızda, böyle güzel insanlar yaşamın kıyısındalar ne yazık ki. Savaş ve katliamlarla yaşamın içine eden “borular” ise sadece mutfaklarımızı ele geçirmediler; vicdanları ve akılları da kirlettiler. Her gün ocaklara ateş düşürenlerin, dağları bombalayanların, toprakları kirletenlerin, suları zehirleyenlerin egemen olduğu bu ahvalde, “tersine dünya” insanlarını yaşamın kıyısından merkezine çekmek için daha ne kadar bekleyecek insanlık?
“AnKARA Katliamı” yüzü aşkın canı lime lime etmedi sadece, insanlığımızı tikelere ayırdı. Düşünen insan sorar: Kendileri de paramparça olan Dokumacı bombacıları insanlıktan çıkartanlar kimlerdir? Canları çocuklarından, anne-babalarından, eş ve sevgililerinden, dost ve arkadaşlarından, özcesi yaşamdan parça parça koparan zihniyet nedir? “Sömürü”nün insanın gündemine girdiği andan itibaren sürüp gelen bir zihniyetin vahşileşen halinden söz ettiğimiz açıktır.
Sömürünün her biçiminde doğrudan veya dolaylı olarak bir şiddet söz konusudur. Emek sömürüsü başta olmak üzere duygu ve özellikle din-inanç sömürüsü, insanın eşitlik ve özgürlük özleminin ete kemiğe bürünmesinin önündeki en büyük şiddettir çağımızda. Dünya’dan binlerce örnek verilebilir. Türkiye’de son birkaç ayda gerçekleşen Diyarbakır-Suruç ve AnKARA katliamlarında kullanılan Adıyaman’ın yoksullarından devşirilen canilerin nasıl uyuşturuldukları dikkatle incelendiğinde, Dünya kaynaklarının büyük çoğunluğunu sömüren tekeller ve devletlerin yoksulu yoksula kırdırmaktaki mahareti ya da insanlığa ihaneti görülür. Bu ihanet sonucunda yaşamdan koparılan asker, polis ve gençlerin, halktan insanların, kadın ve çocukların acılarını bile kullanan, hatta acılı insanları birbirine düşmanlaştıran bir vahşi sistem söz konusu. “Savaş, siyasetin silahla sürdürülen halidir.” derler. Çağımıza egemen olansa, doğaya ve insana savaş, göç ve katliamdan başka bir şey veremeyen kapitalizmin ihaneti… Bu ihanetin farkına varıp çocuğunu güvenlik kurumlarına ihbar etmek durumunda kalanların da, aynı tekeller ya da devletler tarafından yok sayılmaları, çocuklarının yaşamı başta olmak üzere başka canların kurtarılması için kıllarını kıpırdatmamaları, aksine teşvik etmeleri üzerinde döne döne düşünülmesi gereken bir durumdur.
Tekellerin, emperyalist devletlerin sömürü çatışmalarından kaynaklanan yerel ve bölgesel savaşlar, katliamlar karşısında artık döşenen değil, düşünen insan olmanın zamanı gelip geçmek üzeredir. Artık insan, düşünen varlık olmanın bir adım ilerisine geçerek her şeyden önce yaşamı savunan olmalıdır. Bunun için her türlü sömürüye, katliam ve savaşa direnen, direndikçe de kararan vicdanları ağartan ve dumura uğramış beyinleri eşitlik ve özgürlük için harekete geçiren insana dönüşmek zorundadır. Bu “zor”, tarihte olduğu gibi çağımızda da insanı onurlandıran ve yaşamı güzelleştiren bir kaldıraç olacaktır.
Acılardan süzülen barış balını Dünya peteğinin gözeneklerine eşit ve özgür insanlar olarak nakşetmek için yakınımızdaki insandan başlayarak yaşama sevinciyle atan yüreklere sarılmalıyız. Yılmadan, bıkmadan sevgi tomurcuğumuzu ve direnme gücümüzü canlı tutmak için kendimizi yeniden ve yeniden üretmeliyiz.
“Acı”yı aşmanın yolu böyle bir yenilenmekten geçmiyor mu sizce?

Müslüm Kabadayı

Yorum yapın

Daha fazla Mektup, Yazarlarımızın son çalışmaları
Bir 10 Ekim – Zafer Köse

02:15 Otobüslere binmemiz için sesleniyorlar. Günlerdir duyuruları, hazırlıkları yapılan Ankara’daki mitinge katılacağız. Emek, Barış, Demokrasi mitingi. Uğurlamaya gelen Yalovalı dostlarımız...

Kapat