Kemal Tahir’e Mapusane’den Mektuplar, Nazım Hikmet Ran

‘Kemal Tahir’e Mapusaneden Mektuplar’ı adlı kitap, Nazım Hikmet’in, Kemal Tahir’e mahpushaneden yazdığı mektuplardan oluşuyor. Bu mektuplar, bir gün yayımlanabilir kaygısından ve özentiden uzak, içten geldiği gibi yazılmış metinler.  Bu mektupların asıl önemi, Nâzım’ın, sanat ve edebiyat anlayışını; yaşadığı çağın sorunlarıyla ilgili düşüncelerini, yaşamının bir bülümünü yansıtmasından kaynaklanıyor. Dahası, bu mektuplar, işlemediği bir suçtan dolayı mahpus damlarında gençliğini yitirmiş olan büyük şairin, onca zor koşullar altında bile yaşama, aşka, erdeme, şiire, özgürlüğe, yurt ve dünya sorunlarına karşı bağlılığını yansıtıyor.
Nazım Hikmet, Kemal Tahir’ e yazdığı mektubunda ona olan dostluğunu şu sözlerle ifade ediyor: ?En aşağı 15 yıl kafası kafama yüzde yüz uygun meşrebi meşrebime müvafık, fazlaca kalleş olmayan demiyorum, normal, mümkün mertebe bugün kabil olabildiği kadar normal, benim kendimde gördüğüm bayağılıklar derecesinde bayağı velhasıl melayike değil kendim kadar iyi, kendim kadar fena olan, bir arkadaş aradım? velhasıl çok kere kendimi mağdur görmek komikliğine kadar düşerek belki de ortaçağ münasebetlerinin ifadesi olan belki de yeni çağlarda yeni bir muhteva ile ortaya çıkacak arkadaş denen nesneyi inatla aradım. Bilirsin ki bir tane buldum. Karım Piraye?mdir. Kırmızı saçlı bacımız, ablamızdır. Bir tanesi de sensin galiba Kemal.?

Kemal Tahir’e Mektup
«Malatya» diyorum,
senin çatık kaşlarından başka bir şey gelmiyor aklıma.
Bursa’da kaplıcalar
Amasya’da elma
Diyarbakır’da karpuz ve akrep.
fakat senin oranın,
Malatya’nın
nesi meşhurdur,
yemişlerinden ve böceklerinden hangisi,
suyu mu, havası mı?
Düşün ki hapisanesi hakkında bile fikrim yok.
Yalnız :
bir oda,
bir tek penceresi var :
çok yüksek olan tavana yakın.
Sen ordasın
dar ve uzun bir kavanozda
küçük bir balık gibi…
Teşbihim hoşuna gitmeyebilir.
Hele bu günlerde
kendini kafeste arslana benzetiyorsundur.
Haklısın Kemal Tahir,
emin ol ben de öyle,
muhakkak ki arslanız,
şaka etmiyorum
hattâ daha dehşetli bir şey :
insanız…
Hem de hangi tarihte, hangi sınıftan,
malum…
Lâkin demir kafesle kavanoz bahsinde iş değişmiyor,
ikisi de bir,
hele bu günlerde…
? Bunu içerde rahat ve masun
yatan bilir ? …
Hele bu günlerde,
Sarıyerli Emin Beyin fıkralarına gülmek,
sevgili kitapların ve domatesin lezzeti,
tahtakurularına rağmen uyku
? günde üç tatlı kaşığı Adonille de olsa ?
ve Tahir’in oğlu Kemal
hattâ mektup gelmesi senden
ve hattâ ses duymak, dokunmak, görebilmek havanın ışığını,
karıma olan aşkımdan başka
nefsimin herhangi bir rahatlığını
affedemiyorum…
Fartı-hassasiyet?
Değil.
Döğüşememek,
bir mavzer kurşunu kadar olsun
bilfiil
doğrudan doğruya…
Ancak kavgada vurulan acı duymaz
ve kavga edebilmek hürriyetidir
en mühimi hürriyetlerin.
İçerim yanıyor, Kemal,
dışarım serin…
Anlıyorsun ya,
zaten ettiğim lâf
bizim lâflarımızın herhangi biri :
çok konuşulmuş,
ve konuşulmakta olan…
Şimdi kim bilir kaç yerde, kaç insan,
dizlerinde âtıl ve çaresiz yatan ellerine küfredip acıyarak
bu lâfları ediyor…
Anlıyorsun ya,
zarar yok,
ben anlatacağım yine!…
Elden hiçbir şey gelmediği zaman
konuşup anlatmanın alçak tesellisi?
Belki evet,
belki hayır…
Hayır öyle değil.
Hangi teselli bırak be dinini seversen bırak…
Bu, düpedüz,
başın önde, olduğun yerde dolanarak
kükremek, böğürüp bağırmak, Kemal…
1941, Sonbahar..

“Cezaevinde yazılan bu ilk romanların müsveddelerini Nazım Hikmet okuduğunda Kemal Tahir’e övgü dolu mektuplar yazmış, ama bunlarda ‘fakir ve zengin köylü münasebetlerinin, derebeylik bakayası, sınıf ve tabaka çatışmalarının eksikliği’ni hissettiğini ifade etmiş, yeni pasajlar yazıp bu eksikliği gidermesini önermişti.” Halit Refiğ

Kemal Tahir edebiyata İçtihat dergisinde çıkan şiirleriyle girdi. 1932?de arkadaşlarıyla beraber ?Geçit? adında bir dergi çıkardı. Başlangıçta hece ölçüsüyle yazıyordu. Nazım Hikmet?le arkadaş olduktan sonra serbest ölçüye geçti. 1938-1939?da Ses?te çıkan sosyal temalı şiirlerinden sonra şiir yazmadı.

Kemal Tahir, 1938 yılında Nazım Hikmet?le beraber Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi?nde “Askeri İsyana Teşvik” suçlamasıyla yargılandı ve 15 yıl hapse mahkum oldu. Çankırı, Malatya, Çorum, Nevşehir ve Kırşehir cezaevlerinde yattı. 12 yıl sonra 1950?de genel afla özgürlüğüne kavuştu.

1938 Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi Davası
Haziran ayı sonuna doğru Donanma Komutanlığı’ndan gelen görevliler Nâzım Hikmet’i alıp kelepçeli olarak Köprü Kadıköy iskelesinden bir motorla Adalar açığında bekleyen Erkin gemisine götürdüler. Önce bir ayakyoluna, sonra sintine ambarına kapatıldı.
Yavuz gemisinde başlamış olan bir soruşturmaya onun adı da karışmıştı. İlk sorguları, Harp Filosu’na bağlı askeri yargıç Teğmen Halûk Şehsuvaroğlu yapmış, sanıkların yargılanmalarını gerektirecek bir durum olmadığı yolunda görüş bildirmişti.
Donanma Askeri Mahkemesi’ndeki yargılama 10 Ağustos 1938 günü Erkin gemisinde başladı.
Mahkeme Başkanı Amiral Hüsnü Gökdenizer, duruşma yargıçı Salih Köniman, savcı Binbaşı Şerif Budak, yardımcıları Teğmen Fahri Çoker ile Teğmen Halûk Şehsuvaroğlu idiler.
Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ndeki savcı Binbaşı Şerif Budak oradaki başarısı dolayısıyla Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde de görevlendirilmişti.
Erkin, sonradan denizaltı filosunun ana gemisine dönüştürülmüş olan, eski bir yolcu gemisiydi. Subayların geniş yemek salonu mahkeme salonu haline getirilmişti.
Yargılamanın nerede başlayıp nerede biteceği hiç belli değildi. Çünkü gemi ikide bir yer değiştiriyordu. Nitekim bir süre sonra Adalar önünden Silivri açıklarına gidildi.
Dava konusu, en kısa söylenişiyle, “kitap okumak”tı.
Gerek günlük gazetelerde, gerek kitaplarda, “Marksizmden söz edilmese bile sürekli komünizm propagandası” yapıldığına inanılıyor, yayımcılık kömünist propagandasının aracı olarak görülüyordu. Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı gibi tanınmış komünistlerin, hatta eski yeni Rus yazarlarından herhangi birinin, kovuşturmaya uğramamış ya da uğrayıp aklanmış, serbestçe satılan kitaplarını okumak da bu propagandanın etki alanına girmek anlamına geliyordu.
Hikmet Kıvılcımlı ile karısı Fatma Nudiye Yalçı, “Kıvılcım Kütüphanesi” adında bir yayınevi kurmuşlardı. Bu kişilerle yakın ilişki içinde olan Kerim Korcan adında okuma meraklısı bir genç ise, “Kitap Sevenler Derneği” diye bir topluluk oluşturmuştu. Aralarında kitap alıp veriyor, okumayanlara okuma sevgisi aşılamaya çalışıyorlardı.
Kerim Korcan’ın, askerliğini Yavuz’da yapan ağabeysi Haydar Korcan da dernekten kitap alıp okuyordu. Giderek gemideki okumaya meraklı astsubaylara, erlere de kitap götürüp getirmeye başlamıştı. Bunlar arasında yasaklanmamış sol kitaplar da vardı.
Yasaların tanıdığı olanaklardan yararlanarak yayımcılık yoluyla komünizm propagandası yaptıkları saptanan kişilerden, önce, 25 Nisan 1938’de, Hikmet Kıvılcımlı ile Fatma Nudiye Yalçı, beş gün sonra da, Kerim Korcan gözaltına alınmışlardı.
Sansaryan Han’da, bir aya yakın bir süre, işkence altında yapılan sorgulamalar sonunda, Yavuz zırhlısına gidip gelen kitaplar konusu ortaya çıkınca işin rengi birden değişiverdi. Gerçi donanmada bir örgütlenme eylemi söz konusu değildi, ama sol yayınlar okuyan birileri olduğu anlaşılmıştı.
Donanma Komutanlığı’nca başlatılan soruşturma, aşırı tedirginliklerle, ağır baskılar altında, kışkırtıcı ajanlar kullanılarak yürütüldü. Bu arada Hamdi Alevdaş adlı bir astsubay, Pavli ile Pendik’te gazino işleten sanıklardan Hamdi Alev’in evinde, 1934 yılında Nâzım Hikmet’le konuştuğunu, sonra iki kere de Erenköy’deki Mithat Paşa köşküne gittiğini söyledi. Şair güya ondan erlere gelen mektupları okuyup ailesi yoksul olanları saptamasını, adreslerini almasını istemişti. Bu yoksul ailelere yardım edilecekti. Nâzım Hikmet’i dava kapsamına dört yıl öncesiyle ilgili böyle kanıtsız, tanıksız bir suçlama sokuyordu.
Duruşmada söz kendisine geldiği zaman Hamdi Alevdaş, astsubay arkadaşlarıyla bazı toplantılar yaptıklarını, kendisinin Nâzım Hikmet’le konuştuklarını onlara anlattığını, ancak bütün bunları Yavuz’un İkinci Komutanı Kurmay Yarbay Ruhi Develioğlu’nun verdiği sözlü emir üzerine, bilgi toplamak amacıyla gerçekleştirdiğini açıkladı. Ayrıca şairden ilk sorgusunda söylediği gibi herhangi bir talimat da almamıştı.
Bu gelişme Nâzım Hikmet’in davanın dışında kalması, aklanması anlamına geliyordu. Ama tanık olarak çağrılan Kurmay Yarbay Ruhi Develioğlu bilgi toplaması için Hamdi Alevdaş’a emir vermediğini söyledi.
Nâzım Hikmet ise bütün sorgularında dört yıl önceki olayları tam olarak anımsamadığını, bir astsubayla hiç görüşmediğini, Hamdi Alevdaş’la belki sivil giyinmişse görüşmüş olabileceğini, ama bunu da anımsamadığını, yoksullara yardım diye bir şeyin söz konusu olmadığını, kimseye böyle bir talimat vermediğini söylüyordu.
Kovuşturmalar çok geniş tutulmuştu. Hikmet Kıvılcımlı, Nudiye Yalçı, Kerim Korcan, ağabeysi Haydar Korcan’dan başka, özellikle Nâzım Hikmet’in kitaplarını okuyan pek çok astsubayla onların tanıdıkları, yakınları gözaltına alınıp sorgulanmışlardı. Ortanca kardeşi Nuri Tahir Tipi, önce Yavuz’da, sonra Erkin’de gedikli üstçavuş olan Kemal Tahir de sanıklar arasındaydı.
Yavuz zırhlısından topçu başgedikli çavuş Hamdi Alevdaş’ın yanı sıra, bu olaya görevli olarak katıldığını ileri süren bir astsubay daha vardı : Gene Yavuz zırhlısından cephaneci başgedikli çavuş Adil Kut.
Daha önce de erat arasında “ağız yoklama” yoluyla bilgi toplama işleri yapmış olan bu astsubaya, kendi söylediğine göre, “Seni tutuklayıp hücrelerde ayrı ayrı yatanların yanına koyacağız. Yeni tutuklanmış gibi yaparak onlardan bilgi sızdıracaksın. Mahkeme başlayınca hem ödüllendirilecek, hem de terfi ettirileceksin,” denmişti.
Mahkeme başlayınca, ödüllendirilmek bir yana, serbest de bırakılmadığını gören Adil Kut, sorgusu sırasında yargıçlara durumu açıklayarak, “Tahliyemi ve terfiimi istiyorum,” dediyse de, bu açıklama onu dört yıl ceza yemekten kurtaramadı.
Duruşmaların sonuna doğru yaklaşılırken, Kemal Tahir’in avukatlığını İstanbul Barosu’nun kararıyla üstlenen Ethem Nuri Balkan yaptığı savunmayı şöyle bitirdi :
“Görülüyor ki Donanmada görevli bir kısım gedikli başçavuşlar, üstçavuşlar, Nâzım Hikmet’in, Sabahattin Ali’nin, Sabiha Zekeriya’nın, Hikmet Kıvılcımlı’nın eserlerini okumuşlar. Bunlar kitapçılarda satılan ve satılmakta bulunan eserlerdir. Yaşadığımız yıl komünistlik ve faşistlik sözlerinin en çok konuşulmakta olduğu bir dünya savaşı öncesinin konuları arasındadır. Bu insanlar da gazete okumakta, Radyo Gazetesi’ni, hiç olmazsa onu dinlemektedirler. Bu mevzuları kendi aralarında, boş vakitlerinde konuşmaları, onların Donanmaya herhangi bir zarar verme maksat ve gayesini taşımaz, taşımamıştır da. Bunları salıvermek en kestirme yoldur, Sayın Hâkimler.”
Avukatların sanıklarca okunan kitapların zararlı yayın olup olmadığının Adalet Bakanlığı’ndan sorulmasını ısrarla istemeleri üzerine, kitapların listesi bakanlığa gönderildi. Üç gün sonra gelen tezkerede şöyle deniyordu :
“Listede yazılı olanlar her Türk vatandaşının okuması için neşredilmiş kitaplardır.”
Avukatlar bu tezkerenin ortada bir suç öğesi bulunmadığının kesin kanıtı olduğunu, bir suç öğesi bulunmayınca da, davanın kendiliğinden düşmesi gerektiğini söylediler.
Savcı Şerif Budak’ın yanıtı şu oldu :
“Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz.”
Avukat Ethem Nuri Balkan ise, oturduğu yerden, “Sayın Hâkimlerim, ortada hiçbir şey yoktur. Siz öküz altında buzağı arıyorsunuz!” diye bağırdı.
Mahkeme Başkanı Amiral Hüsnü Gökdenizer avukatlarla Savcı Şerif Budak arasında geçen bu tartışma üzerine, görevinden istifa etti. Onun yerine Amiral Ertuğrul Ertuğrul atandı.
Nâzım Hikmet Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ndeki yargılamadan 15 yıl ceza yiyerek gelip Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde başlayan yargılamanın gelişme biçimini izlerken, hukuka güvenini tam anlamıyla yitirmişti.
10 Ağustos 1938 günü başlayan Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ndeki dava 29 Ağustos 1938 Pazartesi günü kararın okunmasıyla son buldu.
Nâzım Hikmet’le ilgili bölümde, “siyasi fikirleri, mazisi, neşriyatı ve evvelki mahkûmiyetleri ile pek aşikâr bir suretle bir komünist propagandacısı olduğu anlaşılan” bu kişinin, “donanmanın inhilal [dağılma] ve ihtilale maruz kalmasına” yol açmak istediği belirtilerek, 20 yıl ağır hapisle cezalandırılmasına karar verildiği bildiriliyor, yasalara göre üçte biri indirilince geriye kalan 13 yıl 4 ay, önceki davada aldığı 15 yıla eklenerek, cezası 28 yıl 4 ay ağır hapis olarak açıklanıyordu. Ayrıca ölünceye kadar kamu hizmetinde çalışamayacak, cezaevinde kaldığı sürece hacir altında bulundurulacaktı.
Hamdi Alev, Emine Alev, Hamdi Alevdaş, Nuri Tahir Tipi 18’er yıl; Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Mehmet Ali Kantan, Haydar Korcan 15’er yıl; Nudiye Yalçı, Kerim Korcan, Seyfi Tekdilek 10’ar yıl; Hüseyin Avni Durugün 5 yıl; Ali Kut 4 yıl; Fethi Ülgezer, Burhan Cengen 3’er yıl ceza almışlardı.
31 Ağustos 1938 günü İstanbul Sultanahmet Tutukevi’ne aktarılan sanıklar Askeri Yargıtay’a başvurarak beklemeye başladılar.
Ama, tıpkı önceki davada olduğu gibi, 29 Aralık 1938’de, Askeri Yargıtay’dan gelen onay, son umutları da boşa çıkardı.

1938 yılı içinde bu askeri yargılamalar sürerken, sanıklardan gelen yazılı sözlü başvurular, özellikle de Nâzım Hikmet’in avukatları Fuat Ömer Keskinoğlu ile Saffet Nezihi Bölükbaşı’nın Büyük Millet Meclisi’ne verdikleri kapsamlı dilekçeler, hukuktan anlayan milletvekillerini çok tedirgin etmişti. Bu konu çeşitli yönleriyle Ankara Palas’ta, Karpiç’te, Meclis koridorlarında konuşulup tartışılıyor, Milli Savunma Bakanı’na, Adliye Bakanı’na ayaküstü sorular soruluyordu. Bir encümen toplantısında Başbakan Refik Saydam’dan görüş bildirmesi dileğinde bulunulmuş, “Meclis her şeye hâkimdir, siz bilirsiniz!” yanıtı alınmıştı.
Sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmaları, hukukçu olmayanların adalet dağıtmaları, delilsiz mahkûmiyetler gibi tartışmaya açık konuların kafaları fazla işgal ettiğini gören Başbakan’ın, durumu kurtarmak isteyen bir konuşmasında, ordu içinde yapılmak istenen “suikast”lerden söz etmesi, Milli Savunma Bakanı Naci Tınaz’ın, oturduğu yerden, “Suikast denemez, menfi tahriklerden söz edilebilir,” diye karşı çıkmasına yol açmıştı. Eski Jandarma Genel Komutanı olan Bursa milletvekili Korgeneral Naci Tınaz bu atışma üzerine bakanlıktan istifa etmiş, yerine Saffet Arıkan atanmıştı.
Bu arada yasalarda yetersizlikler bulunduğu, birtakım düzeltmeler yapılması gerektiği de ortaya çıkmıştı.
Türk Ceza Yasası’ndaki 141-142. maddeler, 16 Temmuz 1938 gün ve 3531 sayılı yasayla değişikliğe uğratılarak, yalnız eylemi değil, düşünce açıklamayı da cezalandırır hale getirildiler.
Buna neden gerek duyulduğunu Çetin Özek şöyle anlatıyor :
“Yavuz ve Harp Okulu olaylarında, Nâzım Hikmet, Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, A.Kadir gibi sanıkların, her ne olursa olsun mahkûm edilmelerine önceden karar vermiş bulunan siyasi iktidarın, bu isteğine uygun olarak 141 ve 142. maddeleri uygulayabilmesi mümkün olmamıştır. Maddelerin suçun teşekkülü için cebir unsurunu şart koşmaları, bu maddelerin uygulanmasını inkânsızlaştırmıştır. Bu nedenle 141 ve 142. maddelerin değiştirilmesi ve ‘cebir’ unsurunun kaldırılması yoluna gidilmiş, Yavuz ve Harp Okulu sanıkları, Askeri Ceza Kanunu’na göre, askeri isyana teşvikten cezalandırılabilmişlerdir.”
Öte yandan Askeri Ceza Kanunu’nda yapılan bazı değişiklikleri kendilerine göre yorumlayan Fuat Ömer Keskinoğlu ile Saffet Nezihi Bölükbaşı, 1 Ağustos 1939’da, Harp Okulu Komutanlığı’na yeni bir dilekçe vererek, Nâzım Hikmet’in serbest bırakılmasını, en azından cezasının hafifletilmesini istediler.
Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nce bu dilekçeye, fazla bekletmeden, 9 Ağustos 1939 tarihinde, olumsuz yanıt verilirken şöyle deniyordu :
“Suçun askeri isyana tahrikten ibaret olduğu ve komünistlik fikirlerini yaymaya teşebbüs keyfiyetinin takdiri şiddet sebebine matuf bir ibare mahiyetinde bulunduğu açıktır.”
Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nin Nâzım Hikmet’le ilgili kararından yaklaşık dokuz ay sonra, Askeri Ceza Yasası ile Askeri Muhakeme Usulü Yasası’nın ilgili maddeleri değiştirilerek komünizm propagandasının ordu içinde ya da orduya bağlı kişiler arasında yapılması, ayrı bir suç olarak tanımlanıp askeri yargının görevleri arasına sokuldu.”
Kaynak: http://www.nazimhikmetran.com/davalari_index.html

Yorum yapın

Daha fazla Mektup
Babaya Mektup, Franz Kafka

"Franz Kafka 1919 yılında geçirdiği ağır grip, veremini iyice azdırınca, 1919?da dinlenmek üzere gittiği Schelesen?de Julie Wohryzek adında bir kızla...

Kapat