İslam Kültürü ve Felsefesi – Bertrand Russell

İSLAM KÜLTÜRÜ VE FELSEFESİ
Doğu imparatorluğuna Afrika ve İspanya üzerinden girişilen saldırılarla, kuzey barbarlarının batı Roma’ya giriştiği saldırılar iki açıdan farklıdır:
1 — Doğu Roma imparatorluğu 1453 yılına kadar yaşamıştır. Bu, batı Roma’dan 1000 yıl daha uzun bir süre demektir.
2 — Doğu Roma’ya karşı girişilen belli başlı saldırılar, fetihten sonra Hıristiyan olmayan ve kendilerine ait önemli bir uygarlık geliştiren İslâmlardan gelmişti.
İslâmsal dönemin başladığı hicret M. S. 622 yılında olmuştu. Hicretten 10 yıl sonra Muhammet öldü. Bu ölümden hemen sonra Arap fetihleri başladı ve şaşılacak bir çabuklukla gelişti. Doğuda Suriye, 634’de istilâ edilmiş ve iki yıl sonra bütünüyle başeğmişti. İran 637 yılında istilâ edildi. Buranın fethi, 650 yılında tamamlandı. Hindistan 664 yılında ele geçirildi. İstanbul 669’da kuşatıldı (daha sonraki kuşatma tarihi 716-717’dir.) Batıya yönelen hareket bu denli çabuk gelişmedi. Mısır 642 yılında fethedilmişti. Kartaca’ya da uzanılması için 35 yıl daha geçmesi gerekti. Kuzeybatıdaki küçük bir köşe dışında İspanya 711-712 yıllarında İslâmlar önünde diz çöktü. Batıya doğru genişleme peygamberin ölümünden tam bir yıl sonra (Sicilya ve güney İtalya dışında) İslâmların 732’de Tours savaşında yenilgiye uğramasıyle durakladı. (Sonunda İstanbul’u fetheden Osmanlı Türkleri şimdi bizim ele alacağımız dönemden daha sonraki bir dönemde yaşamıştır.)
Değişik koşullar İslâmların gelişmesini kolaylaştırmıştı. İran ve Doğu Roma imparatorluğu giriştikleri uzun savaşlarla yıpranmıştı. Büyük ölçüde Nestoriusçu olan Suriyeliler Katolikler elinde eziyet görmüşlerdi. Hâlbuki İslamlar haraç karşılığı bütün Hıristiyan tarikatlerine göz yumuyordu.
Aynı biçimde Mısırlı Monophysisçiler (nüfusun çoğunluğu bunlardaydı,) istilacıları hoş karşıladı. Afrika’da Araplar Roma’lıların hiç bir zaman tam anlamıyle başeğdiremediği Berberlerle birleşti. Araplar ve Berberler hep birlikte İspanya’yı ele geçirdi. Orada Vizigothların aşırı derecede eziyet ettiği Yahudilerden yardım gördüler.
Peygamberin dini, özentili üçleme (teslis) kuramı ve İsa’nın yeniden cisimleşmesi konusundaki teolojiyle karmaşık bir hale gelmemiş basit bir tek-tanrıcılıktı. Peygamberin, Tanrısallık yolunda hiç bir savı (iddiası) yoktu. Onun ardılları da böyle bir sav ileri sürmüş değillerdi. Peygamber, oyma tanıtları hakkındaki Yahudi yasağını yeniledi ve şarap kullanmayı yasakladı. Mü’minin görevi, İslamlık adına mümkün olduğu kadar çok fetihler yapmaktı. Fakat, Hıristiyanlar, Yahudiler ve Zerdüştilere eziyet edilmeyecekti. Onlar, Kur’anın deyimiyle ehl-i kitap’tı. Yani kutsal bir kitabın öğretilerini izlemekteydi.

ARAP DEVLETİNİN YAPISI
Arabistan büyük ölçüde çöldü ve nüfusunu gittikçe daha az besleyecek bir duruma geliyordu. Arapların ilk fetihleri sadece yağma saldırısı olarak başladı. Tecrübe, düşmanın güçsüzlüğünü gösterdikten sonra sürekli işgal biçimine dönüştü. Yirmi yıl zarfında çöl kenarında bulabildikleri güçsüz gıdaların ortaya çıkardığı tüm güçlüklere alışmış olan insanlar birden, kendilerini, dünyanın en zengin bölgelerinin efendisi olarak, her lüksten yararlanmaya ve eski bir uygarlığın tüm inceliklerini elde etmeye hazır olarak buldular. Onlar bu biçim değiştirmenin aldatmacalarına kuzey barbarlarının çoğundan iyi dayandı.
Şiddetli bir savaşa girişmeden kurmuşlardı imparatorluklarını. Girdikleri ülkelerde yıkım çok azdı. Sivil yönetim aşağı yukarı değişmeden kaldı. İran ve Bizans imparatorluğunda sivil yönetim yüksek ölçüde örgütlenmişti. Arap oymakları, başlangıçta onun karmaşıklığından hiç bir nen anlamadı. Ve görev başında bulunan eğitilmiş kişilerin hizmetlerini zorla kabul etti. Bu adamlar çoğunlukla yeni efendilerine hizmet konusunda hiç çekimser kalmadılar. Gerçekte değişiklik, onların işlerini kolaylaştırmıştı. Çünkü vergiler büyük ölçüde hafifletilmişti. Halklar, haraç ödemekten kaçınmak için kütleler halinde, Hıristiyanlığı bırakıp Müslüman oldu.
Arap imparatorluğu mutlak bir monarşiydi. Peygamberin ardılı (halefi) olan ve onun kutsallığından büyük bir bölümünü miras olarak alan halifenin yönetiminde mutlak bir monarşiydi. Halifeler sözde (nominal olarak) seçimle iş başına gelmişti. Fakat kısa bir süre sonra miras yoluyle görev almaya başladı.
İlk hanedan, 750 yılına değin süren ve Muhammet’i salt siyasal nedenlerle tanıyan Emevî’lerdi. Emevî’ler, mü’minler arasındaki aşırı bağnazlara (mutaassıplara) daima karşı çıkmıştır. Araplar yeni din adına dünyanın büyük bir bölümünü ele geçirmişse de dinsel bir ırk değildi. Onların giriştiği fetih, hareketinin gerekçesi dinden çok, yağmaya ve servet merakına dayanmaktaydı. Aralarında bağnazlık olması dolayısıyle bir avuç savaşçı, büyük güçlüklere uğramaksızın daha yüksek uygarlığa ve yabancı dine sahip büyük kitleleri yönetebilmiştir.
İranlılar ise tersine çok eski zamanlardan beri derin ve köklü düşünceye dayanan bir dine sahipti. Onlar İslâm olduktan sonra İslâmlıktan, peygamberin ve onun sahabesinin düşündüğünden daha dinsel, hatta daha felsefi bir din çıkardılar ortaya.
Muhammet’in damadı Ali’nin 661’de ölümünden beri müslimler Sünnî ve Şiî adıyle iki mezhebe ayrılmıştır. Sünnî mezhebi daha genişti. Şiî’ler, Ali’yi izler ve Emevî oğullarını gasıp olarak görür. İranlılar daima Şiî olmuşlardır. Emevî’ler, daha çok İran etkisiyle devrildi ve onların yerine İran çıkarlarını ve eğilimlerini temsil eden Abbasoğulları geçti. Bu değişme başkentin Şam’dan Bağdad’a taşınmasıyle belirlenmiş olur.
Abbasoğulları siyasal olarak, bağnazlara Emevioğullarından daha çok hoşgörülü davranmıştır. Bununla birlikte onlar, imparatorluğun bütününü elde etmiş değillerdi. Emevioğullarının bir üyesi Abbasoğullarının giriştiği katliamdan kurtulup İspanya’ya kaçmıştı ve orada meşru hükümdar sayıldı. O zamandan sonra İspanya İslâm dünyasının öbür bölümünden bağımsız oldu.
İlk Abbasiler devrinde halifelik en parlak dönemine ulaştı. Abbasi halifelerinden en tanınmışı, Carolus Magnus’la imparatoriçe Irene’nin çağdaşı olan ve Binbir Gece hikâyeleri dolayısıyle herkesin efsanevi bir hava içinde tanıdığı Harunu-r Reşid’tir (ölümü 809). Harunu-r Reşid’in sarayı parlak bir görkem (ihtişam), şiir ve bilgi merkeziydi. Onun geliri fevkalâde yüksekti. İmparatorluğu, Cebelitarık’tan Indus’a değin uzanmıştı. İstemi (iradesi) mutlaktı. Yanında daima, buyruklarını bir göz işaretiyle yerine getirecek bir cellât görülürdü.
Bu görkem yine de kısa sürdü. Harun’un yerine geçen halife, ordusunu çoğunlukla başeğmez olan Türklerden kurma hatasını işledi. Boyun eğmeyen Türkler hemen halifeleri sıfıra geri götürdü, canları istediği zaman kör edip öldürdü. Bununla birlikte halifelik sallantılı bir biçimde de olsa sürdü. Abbasi hanedanının en son halifesi 1256 yılında 800,000 Bağdatlıyla birlikte öldürüldü.

EKONOMİNİN TEMELİ
Arapların siyasal ve sosyal sistemi başka eksiklerle birlikte Roma imparatorluğununkine benzer eksiklere sahipti. Çok evlilikle (polygamos) karışık monarşi, genellikle olduğu gibi, yönetici öldüğünde onun çocuklarından birinin utkusuna ve bütün öbürlerinin ölümüne varan hanedan savaşlarına yol açtı. Daha çok, başarılı savaşlar dolayısıyle köle sayısı yükselmişti imparatorlukta. Zaman zaman başkaldırırdı köleler. Ticaret çok gelişmişti. Halife doğuyla batı arasında, merkezsel bir mevki işgal edince daha da gelişti. «Korkunç servete sahip olmak, sadece Çin’den gelen ipekli kumaşlar ve kuzey Avrupa’nın kürkleri gibi pahalı eşyaya karşı isteği arttırmakla kalmamış, aynı zamanda ticaret belirli özel koşullarla İslâm imparatorluğunun genişliği, Arapçanın bir dünya dili olarak yaygınlığı, İslâm ahlâk sisteminde tüccara verilen mevkiin yüksekliği gibi özel koşullar dolayısıyle ticaret gelişmişti. Peygamberin kendisinin de bir tüccar olduğu ve Mekke’ye doğru çıkılan haç yolculuğu sırasında ticaret yapılmasını öğütlediği unutulmamalı.» (Cambridge Ortaçağ Tarihi, IV, 286).
Askerî tutarlılık ve bağlantı gibi bu ticaret ve Arapların Romalılardan ve İranlılardan miras aldıkları büyük yollara dayanmaktaydı. Onlar, kuzeyliler gibi bu yolların bozulmasına meydan vermemişti. Bununla birlikte imparatorluk yavaş yavaş bölümlere ayrıldı. İspanya, İran, Kuzey Afrika ve Mısır birbiri ardından koptu ve hemen hemen bütünüyle bağımsızlığını kazandı.
Arap ekonomisinin en iyi özelliklerinden biri tarım, özellikle suyu kıt bir yerde yaşamak dolayısıyle öğrenilen ustalıklı sulama sistemiydi. Bugün İspanya tarımı Arap sulama çalışmalarından yararlanmaktadır.

EKİN (KÜLTÜR)
Seçkin İslâm kültürü Suriye’de başlamasına karşın daha çok imparatorluğun doğu ve batı uçlarında, İspanya ve İran’da gelişmiştir. Suriyeliler fetih zamanında, Nestoriusçuların Katoliklerce beğenilen Platon’a yeğ tuttuğu Aristoteles’in hayranıydılar. (Suriyeliler Nestoriusçuydu.) Araplar Grek felsefesi konusundaki bilgilerini Suriyelilerden sağlamıştı.

AL KİNDÎ
Böylece, başlangıçtan beri Aristoteles’in Platon’dan üstün olduğunu kabul ettiler. Bununla birlikte onların Aristoteles’i Yeni-Platoncu bir giysi içindeydi. İlk Arapça yazan Al-Kindî’dir (ölümü aşağı yukarı 873). Al-Kindi, kendisi de Arap olan tek dikkate değer filozoftu ve Plotinos’un Ennea’lılarının (Dokuzlularının) bazı bölümlerini çevirmiş ve çevirisini «Aristoteles Tanrıbilimi» başlığıyle yayınlamıştı. Bu kitap, Arapların Aristoteles hakkındaki düşüncelerine büyük bir karmaşıklık getirdi. Arapların bu karmaşıklıktan kurtulması için yüzyıllar geçmesi gerekti.
O sırada İran’da İslâmlar Hindistan’la temasa geçmişti. Onlar gökbilimi sekizinci yüzyılda Sanskritçe yazılardan öğrenmişlerdi. Aşağı yukarı 830’da Muhammet ibnu Musa al-Harizmi (Sanskritçeden gökbilim ve matematik kitapları çevirmeni) XII. yüzyılda Algoritmi de Numero Indorum adıyle Latinceye çevrilen bir kitap yayınladı. Batı, bizim «Hind sayıları» diyeceğimize «arap sayıları» dediğimiz sayıları ilk kez bu kitaptan öğrenmiştir. Aynı yazar batıda XVI. yüzyıla değin ders kitabı olarak kullanılan bir cebir kitabı da yazmıştı.
İran uygarlığı XIII. yüzyıldaki Moğol istilâsına değin düşünce ve sanat yönünden hayranlık verici olarak kaldı. Moğol istilasından sonra kendini toplayamadı. Şair ve matematikçi olarak tanıdığım tek insan olan Ömer Hayyam 1079 yılında bir takvim reformu yaptı. İşin tuhafı, onun en iyi dostu fedâiyyun (Haşhaşîn) mezhebinin kurucusu ve efsanevî bir üne sahip olan Şeyhul-Cibâl, Hasan ibnu Sabbah’tı. İranlılar büyük şairdi. Firdevsî’nin (ölümü aşağı yukarı 941) Şehname’sini okuyanlar, onun Homeros’a eşit olduğunu söylemektedir. Mistik olarak onlar hayranlık vericiydi. Öbür İslâmlar böyle değildi. Hâlâ yaşayan Sufîlik, Sünnî dogmaların mistik ve alegorik yorumunda çok ileri gitmişti ve az çok Yeni-Platoncuydu.
Grek etkilerini İslâm dünyasına taşıyan Nestoriusçular salt Grekçi bir görünüşe sahip değillerdi. Onların Edessa’daki okulları 481 yılında imparator Zenon yönünden kapatılmıştı. Okulun bilgili kişileri o sırada İran’a göç etmiş ve işlerini orada sürdürmüştü. Fakat İranlılardan da eziyet görmemiş değillerdi. Nestoriusçular Aristoteles’e sadece onun mantıkçılığı dolayısıyle değil, Arap filozofları öncelikle onun mantığını önemsemiş oldukları için değer vermekteydi. Fakat onlar daha sonra Aristoteles’in Metaphusika ve Anima’sını (Peri Psyche, Ruh üzerine) da incelemişlerdir. Arap filozofları genellikle ansiklopedikti. Kimya, yıldızbilim, gökbilim ve hayvanbilimle (astroloji, astronomi, ve zoolojiyle) de bizim felsefe diyeceğimiz nen denli ilgileniyorlardı. Bağnaz ve geri kafalı olan halk onlara kuşkulu gözle bakmaktaydı. Onlar güvendiklerini (eğer buna güvenlik denirse) nispeten özgür düşünceli olan emirlerin himayesine sığınmakta buluyordu.
İki İslâm filozofu, (biri İran’dan, öbürü İspanya’dan) özellikle dikkati gerektirir. Onlar İbnu Sina’yla İbnu Rüşt’tür. İbnu Sina daha çok İslâmlar, İbnu Rüşt ise Hıristiyanlar arasında ün kazanmıştır.

İBNU SİNA
İbnu Sina (Avrupalılar Avicenna derler) 980 yılında doğmuş, yaşantısını sadece şiir için düşünülmesine alışılan saraylarda geçirmiş, 1037 yılında ölmüştür. İbnu Sina, doğduğu yer olan Buhara’dan, 24 yaşındayken Hive’ye («çölde tek başına kalmış Hive»ye), sonra Horasan’a (kimsesiz Harizni kıyısı’na) gitmiş, İsfahan’da tıp öğretmiş, en sonra Tahran’a yerleşmişti. Tıpta, Galenos’un yazdıklarına eklediği pek az nen olduğu halde, felsefede olduğundan daha çok ün kazanmıştı.
XII. yüzyıldan XVII. yüzyıla değin, Avrupa’da bir tıp kılavuzu olarak görülmüş olan İbnu Sina, bir aziz karakterine sahip değildi. Şaraba ve kadına düşkündü. Sünnilikte kuşkuluydu. Fakat tıptaki hüneri dolayısıyle Emîrlerle dostluk kurdu. Zaman zaman, paralı Türk askerlerinin düşmanlığını çekti. Bazen saklandı, bazen hapse girdi. Doğuda teologların düşmanlığı dolayısıyle bilinmeyen, fakat batıda Latince çevirileri dolayısıyle etkili olan bir ansiklopedinin yazarıydı. Psikolojisi empirikti onun.
İbnu Sina felseesi Aristoteles felsefesine kendinden önce geçen İslâm filozoflarından daha yakın ve daha az Yeni-Platoncuydu. Daha sonra Hıristiyan skolastiklerinin yaptığı gibi tümeller sorununu ele almıştı. Platon, onların nesnelerden önce olduğu kanısındaydı. Aristoteles’in iki görüşü vardı. Onlardan birincisi Platon’u düşündüğü, ikincisi tartıştığı zaman ortaya çıkan görüştü. Böyle bir durum, Aristoteles’i esaslı bir yorum gereci durumuna getirmekteydi.
İbnu Sina, İbnu Rüşd ve Büyük Albertus’un tekrar ettiği bir formül bulmuştu: «Düşünce genel biçimler durumundaki genelliği doğurur.» Bundan, onun düşünceden ayrı tümellerin varlığına inanmadığı varsayılabilir, fakat yine de böylesi basit bir görüş olacaktır. Genellikler (yani tümeller) İbnu Sina’ya göre aynı zamanda nesnelerden önce ve nesnelerden sonradır. O, bunu şöyle açıklar: Nesneler Tanrı’nın anlığında en öncedir. (Sözgelimi, kedileri yaratmaya Tanrı karar verir. Bu, Tanrı’nın «kedi» idea’sına sahip olmasını gerektirir. Dolayısıyle «kedi» ideası tek tek kedilerden öncedir.) Genellikler doğal nesnelerde adlarda, nesnelerin içindedir. (Kediler yaradıldığında onların her birinde kedilik bulunmaktadır). Bizim düşüncemizdeyse genellikler nesnelerden sonradır. (Pek çok kedi gördüğümüzde onların birbirlerine benzediklerini fark eder ve «kedi» ideasına varırız.) Bu görüş, açıkça, değişik kuramları uyuşturmak için sürülmüştür ileri.

İBNU RÜŞD
İbnu Rüşd (Avrupalılar Averroes derler) (1126-1198) İslâm dünyasının öbür ucunda yaşamıştır. Cordoba’da doğan İbnu Rüşd’ün babası ve büyük babası kadıydı, kendisi de önce Sevilla’da, sonra Cordoba’da kadılık yapan İbnu Rüşd, önce teoloji, fıkıh, sonra tıp, matematik ve felsefe tahsil etmiş, halife Abu Yakub Yusuf’a Aristoteles’in eserlerini şerhetmeye yetenekli bir kişi olarak tavsiye edilmişti. (Bununla birlikte o, Graikosça bilmezdi). Abu Yakub Yusuf, İbnu Rüşd’ü himayesine almış, 1184’de onu kendi doktoru tayin etmiş, fakat maalesef hasta Abu Yakub iki yıl sonra ölmüştür.
Yusuf’un yerine geçen Yakubul-Mansur 11 yıl, babasının başlatmış olduğu hamiliği sürdürmüş, sonra Sünnîlerin karşı durmasından telâşa düşerek filozofu mevkiinden attığı gibi önce Cordoba yakınlarındaki küçük bir saraya, sonra Fas’a sürgün etmiştir. İbnu Rüşd’ün suçu, eskilerin felsefesini öğreterek, gerçek imanı sarsmasıydı. Al-Mansur, doğruluğun us yönünden (akıl tarafından) tek başına, başka herhangi bir yerden yardım görmeden bulunacağını düşünenleri, Tanrı’nın cehennem ateşinde yakacağını anlatan bir buyrultu çıkardı. Mantık ve metafizik konusundaki bütün kitaplar ateşe atıldı. (İbnu Rüşd’ün, ölümünden az önce tekrar göze girerek geri alındığı söylentisi vardır.)
Bundan kısa bir süre sonra İspanya’daki Fas toprakları Hıristiyan fetihleri dolayısıyle gittikçe azaldı. İspanya’daki İslam felsefesi İbnu Rüşd ile bitti ve İslâm dünyasının öteki kısımlarında sıkı bir Sünnîlik, düşünceye son verdi.
Überweg İbnu Rüşd’ü, salt iman dışına çıktığı yolundaki suçlamaya karşı savunmaya girişir. Bu biraz komiktir. Böyle bir sorun hakkında karar vermek İslâmlara düşer. Überweg, mistiklere göre Kur’anın her metninin 70 veya 700 türlü yoruma açık olduğunu, sözel (lafzî) anlamınınsa sadece bilisiz (cahil) halk için söz konusu olduğunu söyler. Bunda, bir filozofun öğretisinin Kur’anla pek çatışmayabileceği sonucu çıkar. Çünkü 700 yorum arasında hiç değilse biri, filozofun söylemek istediğine uygun düşecektir. İslâm dünyasında bununla birlikte, bilisiz kişilerin Kutsal Kitap’ın sağladıkları dışına çıkan her bilgiye karşı durduğu anlaşılıyor. Özel bir itizal ortaya çıkmamış olsaydı bile çekinceliydi (tehlikeliydi) bu. Halkın Kur’anı sözel solarak anlayacağı fakat bilgelerin başka türlü düşüneceği yolundaki mistik görüşün halk yönünden destek kazanması belkiliği (ihtimali) güçsüzdü.
İbnu Rüşd Aristoteles’in, yersiz yere Yeni-Platonculuğun etkisinde kalmış olan Arap yorumunu ıslah etmeye girişmişti. İbnu Rüşd, Aristoteles’e bir din kurucusuna karşı gösterilen saygıyı göstermişti. (İbnu Sina, bu saygının bile üstüne çıkmıştı. Ona göre, Tanrı’nın varlığı vahiyden bağımsız olarak us yönünden bulunabilirdi (Aquino’lu Thomas da böyle düşünüyordu). Ölümsüzlük konusunda İbnu Rüşd, Aristoteles’e daha çok yaklaşıyor, ruhun ölümlü, düşüncenin (nous) ölümsüz olduğunu düşünüyordu. Bununla birlikte düşüncenin ölümsüzlüğü, kişinin ölümsüzlüğüne yol açmazdı. Çünkü değişik kişilerde ortaya çıktığında o, bir ve aynıydı. Doğallıkla Hıristiyan filozofları bu görüşle çarpıştılar.
İbnu Rüşd, daha sonraki İslâm filozoflarından çoğu gibi mü’min olmasına karşın katı Sünni değildi. İmana zararlı diye bütün felsefeye itiraz eden bir Sünnî teologlar mezhebi vardı. O mezhebe mensup olanlardan biri Tehafutul Felâsife (Filozofların Tahribatı) adlı kitabın yazarı Al-Gazalî’ydi. Al-Gazalî bütün zorunlu doğruluklar Kur’anda bulunduğu için vahiyden bağımsız düşüncenin gerekli olmadığını savunuyordu.
İbnu Rüşd bu kitaba Tehafutul Tehafut (Tahribin Tahribi) adlı yapıtta karşılık verdi. Gazalî’nin filozoflara karşı özellikle savunduğu dinsel dogmalar, dünyanın zaman içinde yokdan yaradılışı tanrısal yüklemlerin gerçekliği, bedenin yeniden dirilmesi konusundaydı. İbnu Rüşd, dine, felsefî doğruluğu alegorik biçimde ihtiva eder gözüyle bakar. Bu, özellikle yaradılışa uygulanır. İbnu Rüşd, yaradılışı kendi felsefî yeteneği içinde Aristotelesvarî bir yoruma tâbi tutar.
İbnu Rüşd, İslâm felsefesinden çok Hıristiyan felsefesinde önemlidir. İslâm felsefesi için o, ölü bir sondu, Hıristiyan felsefesi içinse bir başlangıç.
İbnu Rüşd XIII. yüzyılın başlarında Michael Scott tarafından Latinceye çevrilmiştir. İbnu Rüşd’ün yapıtının XII. yüzyıla ilişkin olduğu düşünülürse şaşırtıcıdır bu. Onun Avrupa’da sadece skolastiklere değil, profesyonel olmayan özgür düşünce sahiplerinin çoğunluğu üzerine etkisi büyüktü. Onun etkisinde kalanlar ölümsüzlüğü kabul etmiyorlardı ve İbnu Rüşd’çüler adını almışlardı. Profesyonel filozoflar arasındaki hayranları özellikle Franciscus rahipleriyle Paris üniversitesinde bulunuyordu.
Arap felsefesi orijinal bir düşünce olarak önemli değildir. İbnu Sina ve İbnu Rüşd gibi kişiler, esasında yorumcudurlar. Genellikle dendikte, daha bilimsel filozofların mantık ve metafizik görüşleri Aristoteles’ten, tıp görüşleri Galenus’tan, matematik ve gökbilim görüşleri Grek ve Hint kaynaklarından türemişti. Mistikler arasında dinsel felsefe, aynı zamanda eski İran inançlarının karışımıydı. Arapça yazanlar, matematik ve kimyada bir dereceye değin orijinallik göstermişlerdir (Kimya alanındaki yenilik, al-simya alanındaki araştırmalar sonucudur). İslâm uygarlığı en büyük günlerinde, sanatlarda ve pek çok teknik yönde hayranlık vericiydi, fakat kuramsal sorunlardaki bağımsızlık düşüncede hiç bir yetenek gösteremedi. Onun küçültülmemesi gereken önemi, bir aktarıcı olmasındadır. Eski ve modern Avrupa uygarlığı arasına karanlık çağlar girmişti. İslâmlar ve Bizanslılar düşünce enerjisinden yoksun olduklarından, yenilik gereğini duydular ve uygarlık aracını korudular. Eğitim, kitaplar ve boş vakti bilgiyle değerlendirme geleneği böylece sürdürüldü. İslâmlar da, Bizanslılar da barbarlıktan kurtulduğu sırada batıyı harekete geçirmiş; (İslâmlar daha çok XIII., Bizanslılarsa XV. yüzyılda) her durumda uyarı aktarıcıların ortaya koymuş olduğundan daha iyi, yeni düşüncenin yaradılmasına neden olmuşlardır. (İslâmlar skolastik düşünceye, Bizanslılar rönesansa yol açtılar. Mamafih, rönesansın başka nedenleri de vardı.)
Yahudiler İspanya Marunîleriyle (Marunîler, Kuzey Afrika’da yaşayan Berberlerle Arap melezleridir) Hıristiyanlar arasında yararlı bir halka biçimledi. İspanya’da pek çok Yahudi vardı. Ülke, Hıristiyanlar tarafından yeniden fethedilince de orada kalmışlardı. Onlar Arapça da bildiklerinden ve Hıristiyanların dilini de zorla öğrendiklerinden çeviriler yapmaya yetenekliydi. Başka bir aktarma aracı da İslâmların XIII. yüzyılda Aristotelesçilere eziyet etmesinden ve bu eziyet sonucu, Marunî filozofların, özellikle Provence’te Yahudilere sığınmasından doğmuştur.

MEYMUN
İspanya Yahudileri ön safta bir filozof yetiştirmiştir: Meymun. Meymun 1135 yılında Cordoba’da doğmuş, 30 yaşında Kahire’ye gitmiş ve hayatını orada tamamlamıştır. Meymun Arapça yazmış, fakat yazdıkları hemen Yahudiceye çevrilmişti. Ölümünden kısa bir süre sonra yapıtları belki de imparator II. Frederich’in isteğiyle Latinceye çevrilmiştir. Meymun, Yolculara Kılavuz adlı ve imanlarını yitiren filozoflara hitap eden bir yapıt yazmıştır. Onun ereği Aristoteles’i Yahudi tanrı-bilimiyle uyuşturmaktı. Aristoteles dünyada, vahiy göklerde otoritedir. Fakat felsefe ve vahiy, Tanrı’nın bilgisinde bir araya gelmiştir. Doğruluğun izlenmesi dinsel bir görevdir. Meymun, yıldızbilimi hayırlar (astrolojiyi reddeder). Pentateuchos (Eski Ant’ın ilk beş kitabı) daima sözel olarak ele alınmamalıdır. Sözel anlam usla çeliştiğinde biz alegorik bir yorum aramalıyız. Aristoteles’e karşı olduğu gibi, Meymun, Tanrı’nın yalnız biçimi değil, aynı zamanda maddeyi de hiçten yarattığını savunur. Arapçasını bildiği Timaeos’un bir özetini verir. Bazı noktalarda onu Aristoteles’e tercih eder. Tanrı’nın özü bilinemez. Çünkü o yüklenmiş mükemmelliklerin üstündedir. Yahudiler Meymun’u itizalci saymış ve Hıristiyan kilise otoritelerini, kendi ırkdaşları aleyhine kışkırtmağa değin götürmüştü işi. Bazıları Meymun’un Spinoza’yı etkilediğini ileri sürer. Fakat, çok tartışmalı bir sorundur bu.

Bertrand Russell
Batı Felsefesi Tarihi 2
Çeviren: Muammer Sencer

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”