Kant, Eleştirel Felsefe ve Tarihsellik

Kant’ın felsefe tarihinde özel bir yeri vardır. Alman filozof, 18. yüzyılın büyük kısmını kapsayan hayatında Aydınlanma düşüncesinin en kapsamlı ve en tutarlı sentezini gerçekleştiren düşünür oldu.

Kant, köklü bir dönüşüm niteliği taşıyan felsefesini Kopernik’in astronomideki keşfine benzetmiş ve düşüncede bir “devrim” yaptığını ileri sürmüştü. Bu “devrim”in özünü temel eserinde şöyle anlatmıştır: Kopernik’e kadar “bilim”, tüm gök cisimlerinin dünyanın etrafında döndüğüne inanıyordu. Oysa Polonyalı astronom, “yıldızlar yığınının onları seyredenin etrafında döndüğü ön-kabulü ile gökteki hareketleri çözemeyeceğini” anladı ve “aslında dönenin seyirci, yıldızların ise sabit olduğunu varsayarak daha iyi sonuç alıp alamayacağını” sorguladı.[72] Ulaştığı sonucu bugün hepimiz biliyor ve kabul ediyoruz. Kant da bilgi kuramında aynı yolu denedi ve o güne kadar egemen olan “aklımızın nesneler etrafında döndüğü” varsayımını terk ederek, “nesnelerin aklımız etrafında döndüğü” varsayımına sarıldı. Böyle bir dönüşümün, düşüncenin her alanında olduğu gibi insan bilimleri, tarih felsefesi ve tarih-yazıcılığı alanlarında da etkilerini hissettirmesi doğaldı.

Kant iki öğeye dayanan bir sistem geliştirmiştir. Bunlardan birincisi doğa yani nesneler dünyası, ikincisi ise akıl sahibi tek canlı varlık, yani insandı. Kuşkusuz bu madde ve akıl dünyaları birbirinden tamamen bağımsız değildi ve insan da doğa tarihinin bir ürünüydü. Bu bağlamda, idealist düşünür, insanın tarihsel olma niteliğini yadsımamış ve kendisi de insanlığın başlangıcı ve ilk “ırklar” hakkında araştırmalar yapmıştır. Ne var ki tarih kendisini 18. yüzyılda, Almanya’da yakalamıştı ve Kant, doğayı ve insanı Aydınlanma birikimi içinde bir 18. yüzyıl Alman düşünürü olarak anlamaya çalışıyordu. Aydınlanma birikimi ise Yunan felsefesinin ve Rönesans’ın en tutarlı mirasçısıydı. Kant “saf aklın eleştirisi”ne bu mirasın bilançosunu yaparak başlamıştır.

Eski Yunan felsefesi Fizik, Etik ve Lojik başlıkları altında üç “bilim”den oluşuyordu. Bunlardan Lojik (Mantık), aklın kanunlarını arayan “formel felsefe”yi teşkil ediyor; maddi dünyayı anlamaya çalışan “doğal felsefe” ise Fizik ve Etik adları ile iki dala ayrılıyordu. Bu iki bilimden Fizik “doğa kanunları”nı bulmaya çalışırken, Etik de “yaşam kuralları”nı ve özgürlüğün sınırlarını saptamaya çalışıyordu. Kant, Antik Yunan’da bulduğu bu tabloyu “eşyanın doğasına tamamen uygun” diye niteleyerek onaylamış ve tablonun “tamamlanması için” listeye sadece “(bu bilimlerin) dayandıkları ilkenin eklenmesinin yeteceğini” ileri sürmüştür.[73] İşte Kant’ın eleştirel felsefesinin temelinde böyle bir “ilke” arayışı yatmaktadır. Bunun için doğa ile insanı ayırmak ve aralarındaki farktan doğan epistemolojik ve etik sonuçları ortaya koymak gerekiyordu. Fakat bunları ortaya koymadan önce, Kant’ın diliyle, dönemin entelektüel atmosferini yansıtan bazı özelliklere işaret etmeliyiz.

Aydınlanma yüzyılı, hızla gelişen doğa bilimlerinin de etkisiyle, tüm dogma ve ön yargılara savaş açmış bir yüzyıldı. Oysa bu alanda en büyük engel hâlâ dinden ve dinî ön-kabullerden geliyordu. Gerçi 17. yüzyıl rasyonalizmi dinî dogmaları sarsmış ve ilahi determinizm anlayışını arka plana itmişti. Fakat bu yüzyılda ortaya konulmuş olan metafizik sistemlerde yine her şey, son tahlilde, Allah’ın iradesiyle açıklanıyordu. İşte Kant’ın bilgilerimizi sağlam temellere oturtma kavgasında karşısına çıkan anlayış, bu dogmatik metafizik anlayış idi. Yeni bilimi kurmak için bu anlayışı yenmek, metafiziği de bilimsel temellere oturtmak gerekiyordu.

Kant, en ünlü eserinin girişinde, “Bir zamanlar metafizik, diyordu, bütün ilimlerin kraliçesi olarak adlandırılıyordu ve konusunun kendine özgü önemi dolayısıyla bu onur verici sıfatı hak ediyordu; fakat şimdi (1781’de) onu tamamen küçümsemek moda oldu”.[74] Bu küçümseme duygusu daha çok bilimsel gelişmelerden kaynaklanıyor ve aslında “konusu insan doğasına ilgisiz olmayan araştırmaları” da kapsıyordu. Kant’ın hem karşı çıktığı, hem de kendisini eleştirel düşünceye yönelttiği ölçüde olumlu bulduğu şey de bu küçümseme duygusu olmuştu. “Yüzyılımız, gerçek bir eleştiri yüzyılıdır, diyordu Kant; hiçbir şey eleştirinin dışında kalamaz: Ne kutsallığı dolayısıyla din ve ne de yüceliği dolayısıyla yasalar” (İtalikler Kant’ın).[75] Königsburg’lu filozof Aydınlanma konusundaki ünlü yazısında da aynı noktaların altını çizmiş ve şu tanımı vermişti: “Aydınlanma’nın temel noktasını, insanların bizzat kendilerinin sorumlu oldukları vesayet durumundan, özellikle de din konularındaki vesayetten çıkmalarında görüyorum; çünkü dinî vesayet tüm vesayetlerin hem en zararlısı hem de en onur kırıcısıdır” (italikler Kant’a ait).[76]

Gerçekten de, Aydınlanma, eleştiri çağını başlatmıştı. Ne var ki aklı, dinin ve dogmaların vesayetinden kurtarmak için “kitapları ve sistemleri eleştirmek” yetmiyordu; bunlardan da önemlisi, “aklın, her türlü tecrübeden bağımsız bir şekilde bilgi edinme gücünü” sorgulamak, yani bizzat aklı eleştirmek gerekiyordu.[77] Hâlâ egemen olan dogmatik metafizikten kurtulmanın yolu buydu. Oysa Kant, yıllarca Leibniz’in her alanı kapsayan, her soruyu yanıtlayan dogmatik sisteminin etkisi altında kalmış ve bu anlayışla bir sürü eser vermişti. Kant’ı bu “dogmatik uyku”ndan uyandıran da İngiliz filozofu David Hume olmuştu. Ve düşünürün on iki yıllık bir suskunluk (ve tefekkür) devresinden sonra yayınladığı Saf Aklın Eleştirisi başlıklı eseri bu uyanışın ürünüdür.

O dönemde egemen olan metafizik sistemler bilgi edinme süreçleriyle değil, bilgilerimizin dayandığı nesnelerle meşguldü. “Kanun”lar da bu nesneler arasındaki zorunlu ve sürekli ilişkilerin ifadesi idi. Doğada mevcut olan “nedensellik ilkesi” tarih ve toplum araştırmalarında da dayanak oluyor ve bu alanlarda da “kanun”lar bulunmaya çalışılıyordu. Oysa Hume bu şemayı tersine çevirmiş, nesneleri değil bilgilerimizi sorgulamıştı. Vardığı sonuç şuydu: Nesneler arasındaki zorunlu ve sürekli ilişkiler (nedensellik ilkesi) a priori olamazdı; “sadece tecrübeye dayanan ve zorunluluk görüntüsünü alışkanlığa borçlu olan ilişkileri sözde rasyonel bir bilgiye atfeden metafizik, bir yanılgıdan başka bir şey değildi.”[78] Kısaca “kanun”lar zorunlu ve evrensel ilişkiler değil, aynı sonuçların tekrarından doğan zihin alışkanlıkları idi. Ne var ki Hume’un sorusu anlamlı, fakat yanıtı yanlıştı. Kant’ın Hume okumalarını izleyen on iki yıllık suskunluğu, bu konuda ortaya çıkan boşluğu doldurmaya yönelik araştırmalarla geçti.

17. yüzyıl metafizikçileri ve Aydınlanma düşünürleri, aklı, nesne ile ilişkileri çerçevesinde bir bütün olarak düşünüyorlardı. Onlara göre akıl doğayı, doğal nesneleri inceliyor ve bunların aralarındaki zorunlu ve sabit ilişkileri arıyordu. Doğal koşulları gerekli durumlarda yapay olarak yeniden üreten ve bilimsel gerçekleri ortaya koyan “tecrübe” bu idi. Oysa Kant’a göre gerçek “bilimsel tecrübe” bu olamazdı. Akıl, teorik ve pratik planlarda farklı işlevlere sahip bir beşerî yetenekti. Kant’ın saf (teorik) akıl dediği şey, düşünme melekemizin nesnelerle ilişkimiz (yani “tecrübe”) dışında ve bu ilişkileri de mümkün kılan aşkın kalıpları içeren yeteneğimiz idi. Kant’a göre bilgilerimizi iki yoldan kazanıyorduk. Bunlardan birincisi duyularla elde ettiğimiz izlenimler, yani “duyarlığımız” (Sinnlichkeit, sensibilité) idi ve bu yolla ham bilgilere ulaşıyor, bunları pasif şekilde “kabul” ediyorduk. Buna karşılık ikinci yol da “anlama” (Verstand, entendement) yeteneğimiz idi ve bu kanalla da “düşünme” olanağına kavuşuyorduk. Her iki alanın da kendine özgü ve a priori kategorileri vardı.

Kant, duyularla elde ettiğimiz izlenimler alanını “Aşkın Estetik” başlığı altında incelemiştir. Düşünürümüz bu alanı “duyarlılık formları” adını verdiği kalıpların düzenlediği kanısındaydı. Zaman ve mekân’dan oluşan bu duyarlılık formları aşkın ve a priori kalıplar idi. İnsanlar doğal dünyayı ve nesneleri ancak bu kalıplar sayesinde hissediyorlardı. Bunlardan mekân formu bizi dış dünya ile zaman formu da iç âlemimiz ile temasa sokuyordu. Ve bu a priori kalıplar bir yandan her “tecrübe”de mevcut oldukları için ampirik, öte yandan da her “tecrübe”nin evrensel ve zorunlu koşulunu teşkil ettikleri için aşkın ve “ideal” olmak üzere iki değerli bir statüde idiler.

Kant, saf aklın ikinci işlevi olan “anlama” ve bunu sağlayan “düşünme” yeteneğimizin a priori kategorilerini de “Aşkın Lojik” başlığı altında incelemiştir. Bu konuda düşünürün karşılaştığı durum duyarlılık alanında karşılaşmış olduğundan farklıydı. İnsan duyular alanında bilgi malzemesiyle, yani nesnelerle doğrudan temasa geliyordu. Oysa “anlama” alanında süreç dolaylıydı ve devreye kavramlar giriyordu. Her anlama edimi hüküm vermeye yönelik olduğu için, anlama, “genel olarak hüküm verme, yani düşünme yeteneği” olarak tanımlanabilirdi. Düşünmek ise “kavramlar sayesinde bilgilenmek” demekti ve kavramlar da “mümkün olan her türlü hükmün yüklemi olarak, henüz belirlenmemiş bir nesnenin bir şekilde zihinde canlanmasını” sağlıyorlardı.[79] Örneğin “bütün cisimler bölünebilir” hükmünde “bölünebilirlik” kavramı başka birçok kavramla birlikte “cisim”e gönderme yapıyor, bu kavramlarla birlikte ve dolaylı bir şekilde cismin bütünsel anlamını sağlıyordu. Bu mantık içinde, Kant, “anlama”nın a priori kategorilerini saptamak için, Aristo’nun tasnifinden esinlenerek hüküm türlerini incelemiş ve bunları geliştirerek düşüncenin işlevine göre dört başlık altında toplamıştır. Bunlar nitelik, nicelik, ilişki ve modalite grupları idi, her grup da alt gruplara ayrılıyordu. “Anlama”nın bilimsel bulgulara ulaşma açısından en önemli a priori kategorisi de “ilişki” başlığı altında yer alan “nedensellik” kategorisi idi. Böylece, konuyu bir cümlede ifade etmek gerekirse, nasıl “duyarlık” (Sinnlichkeit) alanımızın a priori formlarını zaman ve mekân formları teşkil ediyorsa, “anlama” (Verstand) alanımızın da a priori (temel) kategorisini nedensellik kategorisi teşkil ediyordu.

Kant algılama ve anlama yeteneğimizi teorik aklın bütünlüğü içinde incelerken saptadığı Aşkın Estetik (duyarlık) ve aşkın Lojik (düşünme-hüküm verme) alanlarından sonra bir de “aşkın Diyalektik” düzeyi üzerinde durmuştur. Zihnimizin bütünlüğünü sağlayan bu alan da üç a priori “fikir”den (İde) oluşuyordu. Bu a priori fikirler ruh, dünya ve Allah “fikir”leri idi. Bunlar düzenleyici ve bütünselleştirici “İde”lerdi. “Ruh” fikri iç dünyamızla ilgili bilgilerimizi, “dünya” fikri de dış dünya konusundaki bilgilerimizi düzenliyor ve bütünselleştiriyor, “Allah” fikri ise gerçek olanla mümkün olanın bütünselliğini ifade ediyordu.

Hersch’in deyimiyle, “bu üç fikirden her biri, hiçbir zaman veri (gegeben) olmayan, fakat daima zorunlu bir görev (aufgegeben) şeklinde önerilmiş olan bir bütünselliği tayin ediyorlardı ve bu özellikleriyle bilginin durmadan ilerlemesini talep ediyorlardı; kısaca, her üçü de bilincin bütünlük ihtiyacının ifadesi idiler”.[80]

Bu fikirler nesnel dünyada “tecrübe” aracı olmadıkları için bize kanıtlanabilir bilgiler vermiyorlardı; aksine aşkın ve a priori nitelikleri yüzünden bizi, kaçınılmaz olarak, Kant’ın “aşkın yanılsamalar” dediği hatalara da sürüklüyorlardı. Bu hatalar ne kadar ortaya çıkarılıp ayıplanırsa ayıplansın, aklın kaçınılmaz bir ürünü idiler. Kuşkusuz ruhumuzla ilgili birçok şeyi (imge, söz, düşünce vb.) bilebilirdik; fakat bir bütün olarak “ruh”umuzu (ve aynı nedenlerle “dünya”yı) bilmemiz mümkün değildi. Kant aklın bu yoldan çıkma eğilimini paralojizm olarak adlandırmış ve bu bağlamda, örneğin Platon, Descartes gibi filozofların ruhun ölmezliğini kanıtlama çabalarını eleştirmiştir. İşte Kant’ın agnostisizmi ile bu noktada, düşünür teorik aklın kanıtlayamadığı konularda karşılaştığı “antinomi”leri sergilerken karşılaşıyoruz. Dünyanın zaman içinde bir başlangıcı var mıdır; yok mudur? Dünyadaki her birleşik töz (Substanz), basit (bölünemez) parçalardan mı oluşmuştur; yoksa böyle basit parçacıklar yok mudur? Dünyayı tamamen nedensellik ilişkileri mi yönetmektedir; yoksa dünyada bir de özgürlük alanı var mı? Dünyanın parçası ya da nedeni olabilecek mutlak zorunlu bir varlık var mıdır; yoksa yok mudur? Bu dört antinomik önerinin lehinde de, aleyhinde de deliller bulmak; bunların hepsini bir şekilde “kanıtlamak” mümkündü.[81] Saf teorik aklın “aşkın fikir”lerinin yarattığı “aşkın paralojizm” buydu.

Kant’ın duyma, düşünme ve anlama alanlarında saptadığı a priori form ve kategorileri gördükten sonra şöyle bir soruyla karşılaşabiliriz: Bilgi edinmemizi sağlayan bu iki alanın birbiriyle ilişkisi nasıl gerçekleşiyordu? Aralarında bir uyumsuzluk ya da karşıtlık söz konusu olabilir miydi?

Kant’a göre düşünce sürecimizde böyle bir karşıtlık mevcut değildi. Duyarlığımız ve bu alanın a priori formları ampirizmi; anlama yeteneğimiz ve bu alanın a priori kategorileri de rasyonalizmi teşkil ediyorlardı. Zaman ve mekân formları ham (intuitive) bilgiyi sağlıyor, nedensellik vb. kategorileri de bunları düzenleyerek bilgimize bütünsel bir anlam kazandırıyordu. “Aşkın Estetik” ile “Aşkın Lojik” alanları birbirini tamamlayıcı bir işleve sahiptiler. “Aşkın Diyalektik” ise tüm bilgilerimizi düzene sokuyor ve bunların bütünselliğini sağlıyordu. Kant bu iş birliğini ünlü bir formülüyle şöyle ifade etmiştir: “Kategoriler (nedensellik vb.) ham bilgi olmayınca boştur; ham bilgiler de (Intuition) kategoriler olmayınca kördür.”[82]

Kısaca, Kant’ın felsefesine göre bilgilerimiz ve bilimsel kanunlar doğada mevcut değildi; bunlar düşünme ve bilgi edinme sürecinde aktif olan zihin kalıplarımızın ürünüydü. Bu yüzden ulaştığımız gerçekler de beşerî, fenomenal, görüntüsel (Erscheinung) gerçeklerdi. Bunu söylemek nesnelerin varlığını yadsımak, madde dünyasının hayal ürünü olduğunu savunmak anlamına gelmiyordu. Kant kendi idealizmini, “var olmak, algılanmış olmaktır” diyen İngiliz filozofu Berkeley’in dogmatik idealizminden ayırmıştır. Kant’a göre zihin dünyamız dışında nesnel bir dünya mevcuttu; fakat bu nesnel dünyanın özünü ya da gerçek niteliğini (Ding an sich) bilemezdik. Kant’ın “numen âlemi” dediği bu nesnel alanla ilgili sorgulayıcı duruşu, aslında düşünürün felsefesindeki iki öğeli (düalist) yapıyı yansıtmaktadır. Bu düalizmi ifade etmek üzere, Kant, ampirik dünya ile ilgili anlama yeteneğimiz için, zihni melekelerimizin tümü için kullandığı “akıl”dan (Vernunft) ayrı bir terim kullanmış (anlama-Verstand) ve doğa bilimlerinin bu yeteneğimiz üzerine kurulduğunu savunmuştur. Bu epistemolojik ilke Alman geleneğinde giderek çok daha geniş bir alanda kabul görecek olan doğa bilimleri (Naturwissenschaften) – insan ve toplum bilimleri (Geisteswissenschaften) ayrımına yol açacaktır.

Taner Timur
Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi
Yordam Kitap

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here