Kentli Flâneur; Atılgan – Özgür Akbulut

Varlığı,düşsel algısı,herdaim yazı ve yalnızlığı imleyen,sinematografik yalınlığında gözleri içine akan,kişisel arayış sarmalındaki modern kaotik bireyi dıştalayan sendromu ile patolojik kavrayışın son hâli: Atılgan varoluş ile yalıtılmış olma durumu,taşra sıkıntısına içkin ve bir o kadar da ardıllarını içeren iki kavrayış,iki kozmik durum.Bu hal-i ahvâl bir bakıma kaçış,yaşamsal bir dayatma değil,kimi değer/siz ikilemlerden kaynaklı bilinçli bir tercih olagelmiştir. O, ”Paltosunun yakasını kaldırdı kalabalığa karıştı”(1) panoraması ile bir flaneur,evet Atılgan.

”Flaneur ya da münzevi kent gezgin,yol göstermek için kaplumbağa ile yola çıktığında,ona yabancı,bir anlamda yeniden oluşturacak olan kentli yığın tohumlarına karşı heybetlice hareket eder.;bu anlamda yürüme tarzının kendisi,kendi içersinde bir siyasettir.Bu,sanayi öncesi dünyanın,yerli iç yapının ve metalaşmamış nesnenin estetize edilmiş vücududur.Modern toplumun istediği,yeniden yapılanmış teknoloji ile imal edilen ve kent yaşamının ani konjonktürlerine ve kesintisine uyumlu bir vücuttur”(2) Terry Eagleton buyruğu üzre,flâneur karakterin,günışığına vuran en kriminal durumu çevre gözlemi,monologlar..Şöyle ki;yapısı gereği flaneur, ”mallardan oluşan labirentin içinde bulur kendini”(3) O’nu yoldaki aylak,biçare duruştan ayıran temel nokta,düşünce üreterek gezinmesi,gezmek için gezmek kaygısı bir diğeri ise dış-iç algı yitimi ile kentli labiretin vasifsiz insanı,sokakları ‘evi bilme’duyumuna erişmesidir. ”flaneur,kalabalık içinde yaşayan terk edilmiş kişidir”(4) Gelgelelim yaşam içersinde son derece sıcakkanlı,içten olan bu kalem,yapıtlarında flâneur algısını yaşamın merkezine,kelimelerin odak noktasına taşımaktan geridurmaz.Bu itirafı ile yaşamı olumlamanın reddi,bireysel yolculuğun kıyılarına dayanır. Atılganın dile geldiği dönem,20 yy.Türkiye edebiyatında farklı algısal boyutlarda ilerler.

Dünya edebiyatında,savaş,ölüm ve yıkımların getirisi olarak,toplumdan öte, bireyi önceleyen postmodern kavrayışlar ve Proust,Musil,Joyce eksenli doruk noktasını yaşarken,Türkiye toplumunda 40,50 ve 60’lı yıllar ‘köy ve toplumsal gerçekçi’ analizlerle ilerliyor,koca iki dünya savaşı artığı zihinsel altyapı,bireyi toplumsallığa itiyor,buna paralel bireysel sancılar ayıplanıyor,toplum-birey çatışması ile çıkmazlara tek reçeteli çözümler yegane yöntem biliniyordu.Bu toplumsal koşullarda Atılgan ve ardılı Atay toplumsal yabancılaşma patolojisini intiharda bulan hitler/nazizminin kayıp çocukları Stefan Zweig,Walter Benjamin özgülünde olduğu gibi,bireysel karmaşa ile çağı absorbe etme tarzını geliştirdiler,şüphesiz bu ‘red’kendi içersinde sonderece kutsal,anlamlı.. ”Ne yamasınız dökme kalıplarınızla,bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemzsiniz”(5) Analojisi ,toplumsal algıların reddi,korkunç ikircikli kaçışlarına bir dayanak,kendi iç tutarlılığında bireysel yolculuğuna bir tuğla göndermesi denebilir.Aylak adam,Anayurt Oteli ve ölümü nedeniyle yarım kalan Canistan eserleri ile ‘Azı çok kılma’ telaşındaki Atılgan`ın,az ürettiği yönündeki eleştrilere yanıtı da bir bakıma,kelimeleri yormaya korkan,nefesi can-ı gönülden hassas bir kalemin itirafı olarak ta okunabilir: ”Okuyacak bunca kitap varken,yazarak neden canımı sıkayım,yazmak hasta ediyor beni,keyfimi kaçırıyor,sinirlerimi bozuyor”(6) Eserlerinde absürdizm ve varoluşçuluk’a dair yoğun esinlenmeler sezilen Atılgan’ın bu yöneliminde ‘.e cumings,Ezepoude,Kierkegaard’çevirileri ile yoğun uğraşımı,özellikle Kierkegaard’ın absürdizm ile yoğun ilişkisi düşünülürse sanırım,Atılgan’ ın kişisel yolculuğunda,kalemine bu derece etki etmesi sonderece anlaşılır gibi. Atılgan,aidiyetsiz,kimliksiz,yok hükmündeki toplumsal değerlerin yapaylığını,çoğunluk olmanın lanetli normlarını bilince çıkararak,bireysel karşı çıkışla,kelimelerin sonsuz doğurganlığında yatan anlam karmaşasını dile getirir. Öyle ki;”insan hasta oldu mu,kendi etinin bilincine daha çok varıyordu.Belki onları toplum içinde yaşatan hastalık bilinciydi”(7)yaklaşımı ile naif bir itiraz hükmünü verir gibidir.Bir bütün olarak kozmik bireyi yaratan,buna paralel kendine benzeten modern yığınlar,üretimi yok eden,iççelişkilerini tetikleyen bir o kadar da derin arkaik kırılmalarla yaşayan çağ insanını ‘saat tıkırtısı’sıradanlığı ile ele alırken,gözlemci kimliğini bir an için elden bırakmaz. ”Biliyorum sizi,küçük sürtünmelerle yetinirsiniz,Büyüklerinizden korkarsınız.Akşamları evinize paketle dönersiniz.Sizi bekleyenler vardır.Rahatsıznız.Hem ne kolay rahatlarsınız.İçinizde boşluklar yok.Neden ben de sizin gibi olamıyorum?Bir ben miyim düşünenen?Bir ben miyim yalnız?”(8) derken,utancı bilerek, isteyerek yaşayan afilli bir kaçışın panoramasını çizer. Evet,Atılgan bilen,eyleyen,fiziksel eğilimleri ile biraradalık denkleminde yaşayan insanların,toplumcu gerçekçi okurların etki/ilgi alanına girmedi,giremedi.Alık toplumsal duyumda,algıyı açığa vurma,bilinir kılma edimi ”belki bu düzeni ancak düşlerde bozardı”(9)hülyası ile kalem-düş mesafesine naciz de olsa bir nebze su serpmiş olagelsin.Bu aymışlık hâli az şey mi,sanırım hiç! Güzelliği,güzel olanı örgütleyen nice düş kırgını kadını düşlemiş,aramanın değil yaratmanın ayinine şerh düşmüşo lan Atılgan’ın roman ve öykülerinde şiddet ve cinsellik psikanalist bir keşiş misali derin kırılmalara gebedir. ”Geçen gün Cavidan’ın evlenmesini anlatıyordum,’sevişiyorlarmış’demesin mi!şaştım.sen hiç gerçekten sevişen iki kişinin evlendiklerini gördün mü?Ben görmedim dedi.Sevişmek dediği neydi acaba?Tuhaf değil mi?O’nun ne dediğini anlayamıyorum. Tam bir hafta seviştikti..tın…tın…”(10) Gecikmeli ankara treni gelen,hiç ad larını bilmediği kadınlar seven,iki koca çınar’a kelimeleri bu derece yormuş olmanın utancı ve kırılganlığında yaşamın tumturaklı arefesinde kadim bir dostluk anısı ile: Vedat Türkali,1956’da cezaevinde yazmaya başlayıp 90’larda bitirdiği ‘Güven’ romanındaki ,Turgut karakterinin İstanbul üniversitesi edebiyat fakültesinde okul arkadaşı Yusuf Atılgan’ın olması itirafı trajik,bir o kadar da naif.Türkali, toplumcu gerçekçiliğin kutsal noktası,atılgan ise; yabancılaşmış, yitik,kaotik,aidiyetsiz bireyin edebiyattaki ilk kalemlerinden, gelgelelim Ahmet Hamdi Tanpınar’ın öğrencilerinin, yıllar sonra Beyoğlunda ki karşılaşmalarında;Yusuf’un,romanlarımı nasıl buldun? sorusuna Türkali: benim tanıdığım iki Yusuf vardı, galiba biri ötekini öldürmüş, Nasıl yazsaydım Kemal Tahir, Orhan Kemal gibi mi sorusuna? Hayır,benim bildiğim Yusuf gibi, eski Yusuf gibi yazmalıydın demiş ve kırgın bir şekilde ayrılmışlardır. Atılgan, politik mücadeleden yitip, ihanetten kaçma sancısı ile kendi içersinde ‘namuslu bir korku’ ile köyüne çekilerek 30 yıl çiftçilik yapar ,kentli Türkali bu duruşa ithafen;”kişi noksanını bilmek gibi irfan olamaz” ile kendi denkleminde değerli ve saygıdeğer bir duruş anatomisi çizer köylü Yusuf`a,dostluklar kağıda,dile dökülegelsin herdaim,ne demeli?

Özgür Akbulut

Notlar
1-Atılgan ;aylak adam( sf:17)
2- Terry eagleton ; estetiğin ideolojisi( sf 347)
3-Terry eagleton ;estetigin ideolojisi(sf;149)
4- Terry eagleton ;estetigin ideolojisi(sf;149)
5- Atilgan; aylak adam( sf:10)
6-Atilgan;söyleşi
7-Atılgan; aylak adam( sf;31)
8-Atılgan; aylak adam (sf; 39)
9- Atilgan; oykuler
10- Atilgan;aylak adam( sf; 80)

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
İnsanın şiiri aşk

“Mesafelerin ayırdığı ama duyguların birleştirdiği iki şairin” hem edebi hem insancıl mektuplarından oluşuyor Kalp Zamanı... Ne kalır bu mektuplardaki aşkı...

Kapat