Kit-ap – M. Şehmus Güzel

Saint-Mandé Paris?in kendine yapışık kardeşi. Kız kardeşi mutlaka. Başkentin 12. ve 20. ilçeleriyle içiçe. Paris?in güneydoğusundaki tarihi ve monarşik unsurları ve derme çatma çadırlarında gün sayan yertsiz-yurtsuzları bağrında barındıran kimini maalesef kış aylarında yitiren Vincennes ormanının içinde. Kralcı kasaba kolay kolay cumhuriyetci olamamıştır ve bunun izleri bugün bile görülüyor. Binalarına, yontma taştan yapılı iri ve birkaç katlı binalarına ve aristokratik geniş « çiftlikler »den miras dev yapılara bakmak yeter. Dahası mı ? Dahası Saint-Mandé nam bir de gölü var. Geniş caddeleri ve besili çocukları da. Bundan iyisi can sağlığı.

Yirmiiki binden fazla nüfus sahibi küçük kasaba can sağlığının kültürden geçtiğini çok iyi biliyor ve bunun sonucu resim, heykel, fotoğraf, mozaik ve birçok benzer sanat dallarında sergiler ve kültürel haftalar düzenliyor. Birçok sanatcının, gazetecinin, aktörün (Bruno Cremer, Charles Berling, Smain, Martine Carol) yazar ve siyasetcinin (Jules Guesde, Armand Carel, Patrick Beaudouin) doğup büyüdüğü kasaba son üç yıldır bunlara bir de kitap salonu (Türkiye?de kitap fuarı denirdi kesin) etkinliği ekledi. Çok ta iyi etti. Kitap meraklılarının, yazarların, şairlerin ve çaktırmadan intihal edicilerin, çalıpçırpıcıların, yazar müsveddelerinin devam ettiği bir salon boyutunu aldı artık çünkü. Evet öyle sıradan bir kitap salonu değil.

Guy Montagnon, Murielle Poulaillon, Stéphanie Loik, Sabrina Scetbon?un cabalarıyla hazırlanan kitap fuarının amaçı basit : Duyulmamış ve duyulmaları, gittikçe tekel-leş-en kitap sektöründe mümkün olmayan seçme kitapları, tam bağımsız, küçük ama cesur, çalışkan, yaratıcı, verimli, üretici ve paylaşımcı, canlı ve şirin ve toplumsal konulara öncelik veren yayınevlerini tanıtmak. Sanatsal özellikler taşıyan el yapımı kit-ap-ların meraklılarını bulmasını sağlamak. Kendine özgü bir salondur bu. Geçen yıl bin kadar meraklı teşrif etmiş. Bu yıl bu sayı biraz artabilir. Küçük bir kasaba için az değil elbette. Burada örneğini gördüğümüz gibi, kitap fuarlarının ille ve sadece büyük kentlerde yapılması gerekmiyor, her kasaba ve her kent kendi kitap fuarını da düzenlemeli. Önemli olan sadece bu da değil. Gelenlerin, gezenlerin, dinleyenlerin hakiki kitap meraklısı olmaları ve Fransızcada « kağıt yiyiciler » denilen taraftan gelmeleri.

Okuma toplantıları her seferinde yirmibeş, otuz veya kırk kadar dinleyici çekti. Belediye Binasının « Evlenme Salonu »nunda düzenenlen okuma seansları zevkliydi ve okuyucularla kitapları « evlendirmede » mutlaka başarılı oldu. Salonun o zengin avizeleri altında ve son derece fiyakalı koltuklarında yayılarak dinleyince kitaptaki hikayeyi sanki daha iyi anlıyorsunuz. Kitap okumak için geniş bir salon ve bol ışık gerekli olmasın ? Orada birkaç saat içinde bir roman bile yazılamaz mı ? Simenon olsaydı mutlaka. Ama herkes Simenon değil ki.

İlk okuma toplantısında Michel Gutel?in Ruptures d?Enfances isimli kitabından yarım saatlik bir parça okundu. Evet kardeşlerim herkesin yanıtlaması gereken ciddi bir sorumuz var : Çocukluktan çıkış mümkün mü ? Ana ve babanız ayrılmış, sizin bir yerine iki ailesiniz var ve siz bu iki aile içinde bile mutlu değilseniz, psikoloji, toplumsal yardım kurumları, başınız derde girerse adalet bu işlere bir çare bulabilir mi, size mutluluk getirebilir mi ? Hele sessiz çocuklar takımında sol açık oynuyorsanız, içinize kapanık, kendisini koruyan, iç yolculuklarını uzatan, uzatan, çokkkk uzatannnn bir çocuksanız. Yaşamınız nerede geçecek ? Nasıl büyüyeceksiniz ? Aile içindeki sıcaklığı nerede ve nasıl yaşayacaksınız ? Yaşayabilecek misiniz ? Haydi herkes kendi sırası gelince yanıtlasın. Yanıtlasın ama. Lütfen. Çünkü bizim kitabımızdaki kahramanımız « kendi ailesini » bizzat yaratacak ama orada bile mutlu olamayacak.

Bir başka okuma saatinde, yetmişlerinin güzelliğini beşibirlik gibi taşıyan ve bembeyaz saçlarıyla şirin bir bayan, ismini yazmayacağım bir yazarın ismini anmayacağım bir kitabından yarım saatlik bir parçayı mükemmel okudu. Evet mükemmel okudu, çünkü okuma işi öyle rüzgara filan bırakılmamıştı, tiyatro yönetmeni bir bayanın yönetiminde ciddi çalışmalardan, provalardan sonra oluşturulmuştu. Bunu yönetmen bizzat anlattı. Büyük annesini ziyaret eden bir kız çocuğuyla büyük annesini akaran parçada, büyük anne dayanamayıp kendi geçmişine yolculuk yapınca, bula bula, yitik bir köydeki 14 Temmuz balosunda bir lejyonere « aşık olmasını » ve ilk kez sevişmesini anlatıyor. Bunu elbette orijinal bir biçimde anlatmak mümkün. Değilse gerekmez. Ama yazar bunu anlatırken 14 Temmuza ilişkin bütün bilinenleri yineleyince, kolay ve alışılmış formülleri seks ve 14 Temmuz görüntüleri arasında « köprüler » kurarak aktarınca ve bunları cömertçe kullanınca (« gözbebeklerindeki havai fişekler », « gökyüzüne yükselmek » filan) ve hele devrede bir lejyoner var diye ille Edith Piaf?a da sarılınca ve dahası kitabının okumayı yapan hanımın yaşındakilerine hitap edeceğini bilerek iki dirhem erotizm, güya masum erotizm, ama komik tarafından, katınca ve iki çorba kaşığı kadar da şok etmeye yönelik « görüntüler » ekleyince püfff oldu her şey. Evet püfff.

Kitapların sergilendiği geniş salonda Empreintes isimli üç aylık derginin kimi sayılarını anımsadım. 14 Temmuz tarihine ilişkin satırları da. Bu derginin özelliği geçmiş ve unutulmuş veya unutulması mümkün konuları tarihin büyük defterinden çıkarıp zengin görsel malzemeyle sunması : Onlardan birinde işte, 1789?dan önce şairlerin ve yazarların, ama burada bilhassa belirtmek te şart : hakiki şairlerin ve hakiki yazarların, şiirleri ve kitaplarıyla kamuoyunu ihtilale hazırladığının pek açık bir şekilde vurgulanması, ispat edilmesi. « Çünkü çoğu yirmili veya otuzlu yaşlarında ölen bu genç şair ve yazarların kaybedecekleri hiçbir şeyleri yoktu. » Yapıtlarıyla o günlerde okuma ve yazma bilenleri, bu arada şiirlerini ve risale türü eserlerini toplu mekanlarda seslendirdiklerinden dinlemeyi bilenleri de etkilediklerini siyasetbilimciler ve tarihciler yazıyorlar öteden beri.

İşte dönüp dolaştık aynı noktaya geldik: Bugün yazılanlardan neler kalacak ? Neler ? Hangi şiirler ? Hangi kitaplar ? Bilenenleri yineleyenler mi ? Bilinmeyenleri anlatanlar, gösterilmeyenleri gösterenler mi ? İki veya üç yüz metre ötede naylon çantalardan, kartonlardan, yırtık pırtıklardan « yarattıkları » çadırlarında çile dolduran, kimi zaman yiyecek bir lokma bile bulamayan günümüzün « Baldırı Çıplaklarını » kimler yazıyor ? Kimler yazacak ? Sistemin bugün pek ciddi olduğunu artık herkesin kabul ettiği bunalımından kazasız belasız çıkamayacağını yazanlar kimler ? Sistemin durduğu yerde sallandığını yazanları kaç kişi okuyor ? Kamuoyu yeni tür ihtilallere hazır mı ?
M. Şehmus Güzel

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Sanat(çı) Olarak Resmin (ve Ressamın) Soru(n)ları[*] – Temel Demirer

?İnsan yüzünü kim daha doğru görür: Fotoğrafçı mı, ayna mı, yoksa ressam mı??[1] Sanat asla yalnızca ?sanat? değildir. Biryerlere tutsak...

Kapat