Kumru ile Kumru – Tahsin Yücel

Tahsin Yücel, romanı Kumru ile Kumru’da toplumumuzun aslında gözler önünde olan ama kimsenin bir türlü dile getiremediği, yüksek sesle söylemekten herkesin ürktüğü bir sorunu anlatıyor. Yaşamımıza egemen olan eşyanın, yalnızca günlük çalışma biçimimizi değil, aynı zamanda duygularımızı, düşüncelerimizi, giderek kişiliğimizi nasıl etki altına aldığı, son derece etkileyici ve inandırıcı bir dille anlatılmış Kumru ile Kumru’da. Tahsin Yücel, bu anlatılması güç konuyu ustalıkla romanlaştırmıştır: Eşya, zamanla bize egemen olur. Başka pek çok konuda olduğu gibi eşya tutkusunda da televizyonun belirli bir etkisi vardır. Oysa bir yerde durup kendi kendimize sormamız gerekir: Kim kumanda etmekte? Biz mi televizyonu, yoksa televizyon mu bizi?
?…?Hep dolu kalması gerek, alınanın yerine yenisini koymak gerek? dedi Kumru; buzdolabı sanki yerine getirilmemiş hiçbir isteği bulunmaması gereken bir yüce varlıktı, sanki her yiyeceğin tadına önce onun bakması gerekiyor, insanlar ancak onun artıklarını yiyor, onun artıklarını içiyorlardı.?
Bir dönüşüm öyküsü / Mustafa Kara
Yoksul kapıcı evine ilk defa buzdolabı alınması, Tahsin Yücel?in Can Yayınları?ndan çıkan son romanı ?Kumru ile Kumru?nun düğüm noktası. Kır ile kent; köylü ile kentli; çağdışı ile çağdaş; yoksul ile varsıl arasındaki zıtlığı aşmada atılan ilk adım. Bir başka deyişle, ?eşyalaşma?ya giden kapının kolunun çeviren ilk edim…
Gizli sınırlar
Tahsin Yücel, bugünün İstanbul?da yaşanan, ama belki de fazla farkına varılmayan, üzerinde düşünülmeyen gizli sınırlar üzerine oturtuyor romanını. İstanbul?un denize yakın bir semtinde çoğu köyden gelmiş ?kapıcılar? ile ?kentliler? arasındaki görünmez sınırları anlatıyor. Sınırları görünür kılan dönüşüm ise, köyü dışını bilmeyen, cahil bir köylü kadının zekası ile yaşadığı bir süreç.
Kumru, Pehlivan ile görücü usulü evlendirilmiş, büyük şehre gelmiştir. Başta ısınamamıştır kocasına. Ama daha sonra onu sevmiş, iki de çocukları olmuştur. Pehlivan ile Kumru?nun bir apartmanın kapıcı dairesinde köydekinden pek de farklı gitmeyen hayatı, Kumru?nun buzdolabına duyduğu ?büyük aşk? ve eve buzdolabının girişi ile farklı bir rota çizmeye başlıyor. Önce buzdolabı, sonra giderek diğer eşyalar hayatın merkezine otururken, önceye ait pek çok algı ve duygu da değişiyor. Etraftakilerin algısı da elbette. Özellikle de, Kumru ile Pehlivan?ı kendilerinden sayan diğer kapıcı ailelerinin algısı… Herkesin saydığı tecrübeli kapıcı Bilal Dayı?nın dediği gibi; ?Ben buraların en eskisiyim, çok gördüm böylelerini: Bir kat yukarıdaki kiracıya her uşaklığı yaparlar, ama içlerinden birinin biletine amorti çıkacak olsa herifi boğmadıkları kalır. Köklerinden kopmuşlar bir kez.?
Modernleşme
?Eşyalaşma? sürecini işlerken, bazılarının ?kentlileşme? ya da ?modernleşme? diye de tabir ettiği sürece bambaşka bir açıdan bakmayı başarıyor Tahsin Yücel. Televizyon kumandası için sıkça sorulan ?aslında kimin kumanda ettiği? sorusunu, kentli insanın etrafını çevreleyen bütün eşyalar ile soruyor ve bu ?kumanda?nın giderek bütün hayatı biçimleyen bir sürece dönüştüğünü savlıyor. Bu tezini sıcak bir dil ve ustaca kurulmuş bir öykü ile inandırıcı kılıyor Tahsin Yücel. Pehlivan?ın değişimin yükünü kaldırabilmek, karısına istediği yaşamı verebilmek için yeniden mafya işlerine dönüşü; sınıf atlama, kapıcılık yaptıkları apartmanın üst katına taşınmaları, okuma yazma bilmeyen köylü kadın Kumru?nun mini eteğiyle araba kullandığı günlere ulaşması, diğer kapıcılarla aralarında önce soğukluklar sonra da apaçık sınırlar girmesi vs.. vs..
?Seni unuttuk, kusura bakma?
Kumru; tutkuyla bağlandığı daha rahat yaşamın apayrı bir tutsaklık getirdiğini, unuttuğu insani değerleri çok sonra anlıyor. Özellikle de, önceleri büyük heyecan yaratan her ?eşya?, sonrasında pek de bir şey ifade etmeyen sıradan ?şey?lere dönüştükçe. Eşya sıradanlaşıyor, Kumru belki büyük tutkuyla eşyaya bağlanmıyor, ama kendisi, hayatı giderek eşyalaşıyor. Bunu belki nedenleriyle birlikte kavrayamıyor; ama hayatındaki mutsuzluğu ve boşluğu sorguladığında; soluğu eskiden kapıcılık yaptıkları dairenin bahçesindeki nar ağacının önünde alıyor. Ağaca, ?Seni unuttuk, kusura bakma? derken; unuttuğu bütün bir geçmişin özürünü diliyor Kumru. Çünkü, kapıcı dairesinde köydekinden farksız yaşadığı günlerde ona köyünü ve oradaki ailesini anımsatan tek şey olmuştur o nar ağacı… Ama, o saatten sonra geriye dönüş ne kadar mümkün olabilir ki?
Tahsin Yücel bugüne dair; kentteki yoksulun kimlik sorununa, hayata bakışına dair anlattıkları; yaşayan bir roman çıkarmış ortaya. Adım adım gelişen öykü, adım adım dönüşen insan, adım adım hayata egemen olan eşya… Her adımı, her sözü, her köşebaşını yerli yerinde kurgulamış. ?Eşyalaşma? temasını etkili ve inandırıcı kılan da, dönüşümü anlatmadaki bu ustalık olsa gerek.
?Kumru ile Kumru?, roman dili ve üslubu açısından olduğu kadar, ele aldığı ?eşyalaşma? fikri ile de ilgi toplayacağa ve tartışılacağa benziyor.
Mustafa Kara / http://www.evrensel.net/05/01/20/kultur.html#3

Tüketim toplumunun eleştirisi ama roman! / Ülkü Tamer
Tahsin Yücel’in son romanı “Kumru ile Kumru” sadece bir tüketim toplumunun yüzeysel eleştirisi değil, aynı zamanda bir kadının, iki çocuğunun ve kocasının ilişkileriyle derinleşen bir roman

En sevdiğim öykü kitaplarını saymamı isteseler, Tahsin Yücel’in “Haney Yaşamalı”sı mutlaka ilk sıralarımda yer alır. Yaklaşık 50 yıl olmuş yayımlanalı. Bu yarım yüzyıl boyunca benim için tazeliğini, tadını hiç yitirmedi.
O kitabından sonra Tahsin Yücel ne yazdıysa okudum, ne çevirdiyse hepsine yetişmeye çalıştım. “Yetişmeye çalıştım” diyorum, çünkü bir dönem Varlık Yayınları arasında neredeyse her ay bir çevirisi çıkıyordu. Bu çalışkanlığı yüzünden kimi çevrelerce yazarlığının küçümsendiğini de biliyorum. “Tahsin Yücel mi? Çevirmen. Öykü de yazıyor.” Tıpkı Cevat Çapan gibi. “Cevat Çapan mı? Çevirmen. Şiir de yazıyor.”
Oysa Tahsin Yücel de, Cevat Çapan da önce yazardı. Çeviriler yapan yazarlardı ikisi de. Neyse, kitaplarının sayıları çoğaldı da, bu önyargılar önemli ölçüde silindi.

* * *

Tahsin Yücel’in ilk romanını, “Mutfak Çıkmazı”nı okuyalı da neredeyse yarım yüzyıl olmuş. 45 yıl. Sonra 15 yıl ara. “Vatandaş”. 17 yıl ara daha. “Peygamberin Son Beş Günü”. 1995’te “Bıyık Söylencesi”. Üç yıl önce de “Yalan”.
Hemen söyleyeyim: Yeni yayımlanan “Kumru ile Kumru” (Can Yayınları) yazarın en sevdiğim romanı oldu.

* * *

Tahsin Yücel’i büyük keyifle okumamın ilk nedeni, dili. Fethi Naci’nin “Komşular” öyküsü için yazdığı yazıdan bir alıntı yapacağım. O yazıyı kaçırmışım. “Kumru ile Kumru”nun sonunda, “Komşular”ın tanıtım yazısında gördüm:
“16 sayfalık hikayeyi okurken, yılların alışkanlığıyla, sevdiğim, ilginç bulduğum, usta işi cümlelerin altını çiziyordum. Hikayeyi bitirip baştan sona yeniden bir gözden geçirince şaşırıverdim: 16 sayfanın bütün satırlarının altını çizmişim. Tahsin Yücel, güzel şiirlerin değiştirilemez, sözcüğü yerinden oynatılamaz biçimlerine benzer bir biçim yaratmış.”
Benim de bütünüyle katıldığım bir yargı.
Haftada üç-beş romanın yayımlandığı günümüzde kimi genç yazarlarımızı düşünüyorum. Yalınlık adına çalakalemliğin egemen olduğu ya da özgünlük adına ipe sapa gelmez söz cambazlıklarından medet umulduğu “genç” edebiyatımızı. (Neyse ki, sayıları az da olsa, edebiyatın onurunu koruyan genç yazarlar çıkıyor.)
Edebiyatın önce dil olduğu neredeyse unutulmuş.
Bu yüzden, Tahsin Yücel gibi yazarlar da olmasa büsbütün umutsuzluğa kapılacağım.

* * *

Radikal Kitap’ta Cem Erciyes’in Tahsin Yücel’le bir söyleşisi yayımlandı. Tahsin Yücel, “Nesnelerin aracı haline geldik” diyordu. “Kimi insanların çeşitli yerlerde evleri var; oraya şu alınacak, bu alınacak; yani yalnızca kendi eşyalarına, kendi evlerine hizmet etmekle geçiriyorlar yaşamlarını. Bu bana öyle geliyor ki, insanları yaratıcılıktan uzaklaştırıyor; araç, egemen oluyor.”
“Kumru ile Kumru”da “günümüz toplumuna katılma aracı”nın televizyon olduğu belirtiliyor. Pehlivan Haydar’la evlenip İstanbul’a yerleşen, gündeliğe giden Kumru, Bilal dayıya soruyor bir ara: “Paramı neye harcayayım?”
“Ben ne bileyim ki, güzel kızım? Alt tarafı bir kapıcıyım ben” diyor Bilal dayı. Sonra ekliyor: “Bunu bana soracağına, televizyon izle, daha iyi. Reklamlara iyi bak; her şeyi onlardan öğrenebilirsin.”
Yazarın söylediği gibi, artık “uzaktan kumanda”ya siz kumanda etmiyorsunuz, o size ediyor. Evet, Elbistan’da bile.

* * *

“Kumru ile Kumru” bir tüketim toplumunun yüzeysel eleştirisi değil elbette. Kumru’nun, iki çocuğunun, kocasının ilişkileriyle derinleşen bir roman. Bilal dayı, Tuna hanım gibi diri karakterlerle yaşayan bir yapıt. Bu derinlik, bu dirilik olmasa “tüketim toplumunun eleştirisi” de, başka romanlarda olduğu gibi, incecik bir ciladan ibaret kalırdı.

* * *

Cem Erciyes’in konuşmasından söz ettim. O konuşmada Tahsin Yücel’in anlattığı bir olaya çok güldüm. Kaçırmış olanlar için buraya aktarayım.
Şöyle diyor Tahsin Yücel: “Benim çocukluğumda romanlara sadece roman demezler de aşk ve macera romanı, aşk romanı ya da edebi roman gibi yazılırdı. Hatta ben 1950’lerin ortalarında Varlık’ta çalışırken bir kadın gelmişti, yanlış hatırlamıyorsam Muazzez Tahsin Berkant’tı. ‘Yaşar Bey, çok güzel bir yayınevi kurdunuz’ filan sözlerinden sonra ‘Ben de kitaplarımı Varlık’tan çıkartmak istiyorum’ dedi. Yaşar bey ‘Ama biz edebi romanlar basıyoruz’ deyince, ‘Edebi, Yaşar bey, edebi, benim romanlarımın üstünde hep yazar, edebi diye’ cevabını verdi.”
Günümüzde ortalığı saran bunca “edebi roman” arasında “Kumru ile Kumru”yu nasıl nitelendireceğiz, bilemem.” http://www.milliyet.com.tr/2005/02/23/pazar/yazulku.html

Kentli yaşamın tutkularına dair bir trajedi / Cem Erciyes /Milliyet Gazetesi 07.01.2005
Tahsin Yücel, varlığıyla varlığımızı alaya alan, trajik hikâyesiyle kendimize üzülmemizi sağlayan bir karakter daha yarattı. Kapıcı Haydar’ın karısı Kumru, bir buzdolabı için duyduğu tutku aracılığıyla tüketim toplumunun klişelerini de, kentli yaşamın bozuk ilişkilerini de deşifre ediyor.

“Olamaz, hayır olamaz, olamaz, olamaz!” diye yineledi. “Sen benimle dalga geçiyorsun!” Gözlerini Kumru’ya dikti, dolabın önünde, gözleri yerde, suçlu bir çocuk gibi dikildiğini gördü, bir tuhaf oldu, elini dolabın alt kapısının üstündeki girintiye götürdü, “Şurasından tutup kendine doğru çek kapıyı!” dedi. Kumru kapıyı açtı ve kentlilerin buzdolabı dedikleri, ama içine her şeyi koydukları koca dolabın içini ilk kez yakından gördü…” (Kitaptan)

Tahsin Yücel, yine varlığıyla varlığımızı alaya alan, yarı masalsı, yarı gerçekçi güçlü bir karakter kazandırdı edebiyatımıza: ‘Kumru’. Tıpkı Peygamber gibi (Peygamberin Son Beş Günü) o da kahramanı olduğu romana adını veriyor. Şaşkınlığı, bizi içinde eriyip gittiğimiz yaşamın kanıksanmış terslikleriyle yüzleştiriyor; trajik ve dokunaklı öyküsü, onu hep sonsuz bir şevkatle hatırlayıp, benimsememizi sağlıyor. Tıpkı Yusuf Aksu gibi (Yalan).
Tahsin Yücel, Kumru ile Kumru’da en basit deyimle, bir köyden kente göç öyküsü anlatıyor. Daha karmaşık yanından bakarsak, tüketim toplumu ve ilişkileri üzerine bir taşlama bu. Güzel, akıllı Kumru, kaderi adını aldığı ablasından farklı olsun diye, yaşayabilsin diye hemşerisi Pehlivan Haydar’la evlenip İstanbul’a gidiyor. Elbette küçücük bir kapıcı dairesinde, zorlu bir hayat onu beklemekte. Tahsin Yücel, her ne kadar Kumru’nun kaderini çizerken en bildik, en sıradan, 1960’ların Türk filmlerini çağrıştıran bir başlangıç ve gelişme benimsemişse de (malum artık her apartmanın bir kapıcısı yok) çok daha güncel tutkuları anlatarak romanını bugüne ve geleceğe ait kılabilmeyi başarmış.
Biri çok zeki, diğeri özürlü iki çocuğu Hakan ve Sultan’ın, kocası Pehlivan lakaplı Haydar Yarma’nın ve diğer kapıcı ailelerinin oluşturduğu bir dünyada geçirir yıllarını Kumru. Bu dünya, çalıştıkları apartmanın bulunduğu sokakla sınırlıdır. Ama ne zaman ki Kumru gündeliğe gitmeye başlar, o zaman sınırlar genişler… Kumru’nun İstanbul’la gerçek tanışma anı Tuna Hanım’ın evindeki büyük ve dolu buzdolabına kafayı taktığı an. Kendi kendine ‘ben de alacağım’ dediğinde ise İstanbullu olmaya başlıyor. Markasını ‘Vestigos’ diye bellediği (romanda hiç söz edilmese de markanın Westinghouse olduğu aşikâr) buzdolabı, çevresiyle paylaştığı yegâne emeli oluyor… Vestigos’un kapağını açtığı an, bizlerin içinde yaşadığı bu karmaşık hayata da ilk ilmeği takıyor. Ardından hayatı merak etmeye, öğrenmeye; öğrendikçe güçlenmeye, güçlendikçe iktidarını ve cazibesini artırmaya koyuluyor.
“Ancak yaşamını öylesine doldurmuştu ki, belki Vestigos’un kendisi bile Vestigos’un düşü kadar mutlu edemezdi Kumru’yu” (s. 69). Nitekim öyle de oluyor. Küçük kapıcı dairesine taşınan büyük buzdolabı, Kumru ile Haydar’ı içini dolu tutma endişesiyle tanıştırıyor. Artık yeni tutkusu süper marketlerdir Kumru’nun.

Kapıcılar kolonisi
Onun bu tutkulardaki kılavuzu ise evine gündeliğe gittiği, ‘biz arkadaşız’ diyen, Kumru’ya hayranlık duyan Tuna hanım. Aydın bir ev kadını olan Tuna hanımın sonsuz yardımseverliği, Kumru’nun içindeki cevheri çıkartıp onu ‘medeni bir birey’ yapmak üzere çabası ve süreç tamamlandığında Kumru’ya yabancılaşıp hiç hazzetmemesi de Tahsin Yücel’in bir orta sınıf eleştiri olarak kayda alınabilir.
Kumru, buzdolabı tutkusuyla, kapıcı dairesinden sıyrılmaya başlar. Bu öyle bir yenilenmedir ki, bir süre sonra ne Kumru ne de bir başkası yabancılaşma ile trajik zirvesine oturacak süreci durduramaz. Kumru’nun iyi, yeni bir televizyon edinmeye merak salması ise romanın önemli kırılma anlarından biri. Kapıcılar kolonisinin bilgesi Bilal Dayı, bir televizyon alıp reklamları seyretmeden asla bu dünyayı anlayamayacaklarını, öğrenemeyeceklerini söylediğinde; Kumru güneşe doğru kanat çırpmaya başlıyor. Haydar, Kumru’nun televizyon tutkusunu karşılayabilmek için, eski işine yani karanlık hemşerisi İsmail Bey’in korumalığına dönüyor. Bir anda televizyon dahil her şeyleri oluveriyor. Kapıcısı oldukları apartmanda dayalı döşeli, manzaralı bir daireye yerleşince eski dostları onlara diş bilemeye başlar. Kapıcı kolonisi onları dışlarken, ait olacakları başka bir yer bulamaz ve arafta asılı kalırlar. Artık Kumru’nun ait olduğu eski dünyaya tek bağı, arka ışıklıktaki cılız nar ağacından başka bir şey değildir.
Yeni Kumru, İstanbul’a da ait değildir. İlmek ilmek kendini teğellediği bu yeni hayata birden bire sımsıkı dikişlerle bağlanması, Kumru’yu var eden tutkuların tatsızlaşmasını ve biz kentlilerin pek iyi bildiği ‘anlamsızlık’, ‘boşluk’ duygularının içine yuvarlanmasına neden olur. Uyanık, sevimli, akıllı, çalışkan köylü kızı Kumru, aniden depresif, yalnız, iletişimsiz, hırçın Kumru Hanım’a dönüşür.

Süper marketin hazzı
Kumru’nun süper marketlerle tanıştığı bölümler, romanın kendini en çok ele verdiği yerler. Tahsin Yücel, reklamlar, marketler derken tüketim kültürünü kanıksadığımız bir yaşam biçimi olarak önümüze seriyor. Kumrunun abartılı heyecanı ve tutkusu tipik Tahsin Yücel ironisi ile bu durumu karikatürleştirip yaşantımızın parodisini üretiyor. Yücel, o bölümlerde süper market alışverişlerinden aldığımız mahrem keyfi deşip duruyor, bizleri adamakıllı alaya alıyor. Kumru ne basit ve uyanık bir köylü kızı, ne de tipik bir orta sınıf ev hanımı olamıyor. Akıllı ve güzel kadını seviyoruz, ama onunla asla özdeşleşmemize izin vermiyor yazar. Kumru her durumda çok köşeli, inanılmaz, yer yer karikatürleştirilmiş; okuru hafiften alaya alırken ona yaşadığı hayatın içinde bir zıt uç gösteriyor. Kumru’nun her iki haliyle de içimizi acıtan varlığı buradan kaynaklanıyor. Biz o köylü kızına değil, kendimize üzülüyoruz sanki. Nitekim Kumru hiçbir zaman yaşadığımız toplumunun tam bir parçası olmayı beceremiyor. Bir başka hayatın da var olduğunu bilen herkes gibi, evi, arabası, düşmanları, televizyonu ve ailesi üzerine üzerine gelince mırıldanıyor: “Şu gök delinse de bir soluk alsam!” http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=3379

“Yazar ?Kumru ile Kumru? (Can Yayınları, 2005) romanında tüketim çılgınlığını ve eşyanın yaşama hükmeden boyutunu anlatıyordu. Bu denemesinde adeta ?Kumru ile Kumru?nun yazılış sürecindeki düşüncelerine götürüyor bizi, romanı hangi düşüncelerle temellendirdiğini daha iyi anlamamızı sağlıyor. Markaların insanbiçimselleşmesi ve işlevleri ötesinde anlam kazanmaları, çağımızın başlıca sorunlarından biri; reklâmın bilgi, markanın da kişilik sanıldığı bir dünyada yaşıyoruz.” Asuman Kafaoğlu

Kumru ile Kumru – Tahsin Yücel
Yayınevi: Can
291 sayfa / 1. Baskı
Yayın Tarihi: Ocak 2005

Tahsin Yücel ‘in Hayatı
(17 Şubat 1933, Elbistan / Kahramanmaraş ), öykü ve roman yazarı, denemeci, eleştirmen ve çevirmendir.
Kunduracı olan Ahment Yücel’le Nuriye Münevver Hanım’ın oğludur. İlköğrenimini Elbistan Gazi Paşa İlkokulu’nda tamamladıktan sonra 1945’te İstanbul’a gelmiştir. Burda; 1953’te Galatasaray Lisesi’ni, 1960’da da İÜEF Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Fakülteyi bitirdikten sonra, orda kalmayı tercih etti ve 1969’da doktorluk, 1972’de doçentlik, 1978’de de profesörlük ünvanlarını aldı. 2000 yılına kadar burda kaldıktan sonra emekliliğe ayrıldı. Şu anda İstanbul’da yaşamaktadır.

Katkıları
Tahsin Yücel, çalışmalarına öykücülükle başladı. İlk öyküsü olan ¨Dert Çok, Hemdert Yok!¨, bir derlemede (Yeni Hikâyeler 1950) yayımlandı. Daha sonraları Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Yeryüzü, Beraber ve Mavi gibi dergilerde öyküleri yayımlanmaya devam etti. Bu dönemlerde; kullandığı yalın dil, kullandığı modern sözcükler, Anadolu insanına yaklaşımındaki tutarlılık ve anlatımındaki ustalık dikkat çekti. Behçet Necatigil gibi isimlerden yorumlar aldı. Uçan Daireler, Haney Yaşamalı ve Düşlerin Ölümü adlı öykü kitaplarını yayımlayarak kariyerine devam eden Yücel, bu kitaplarda kendi geçmişinden bazı öğeler kullandı. Bunları ele alırken oldukça karamsardı; ancak daha sonraları bunu dönemin akımlarından etkilenerek yaptığını belirtmiştir. Bu kitaplarla daha çok tanınmaya başladı. 1970’li yıllara gelindiğinde, öncellikle Yaşadıktan Sonra ve Dönüşüm kitaplarıyla, daha sonra da Vatandaş ve Ben ve Öteki kitaplarıyla tarzında bir değişiklik gözlemlendi; daha derin kişilikler yaratıp, ¨çevreyle¨ daha az ilgilenmeye başladı. Bu kitaplarıyla karışık yorumlar alan Yücel, kariyerine Komşular adlı kitabıyla devam etti. Bu kitabın konusu, diğerlerinden farklı olarak, insanların politika hakkındaki görüşlerinin eleştirisiydi Fethi Naci, bu kitabındaki bir öyküsünü bir başyapıt olarak değerlendirdi.

Tahsin Yücel aynı zamanda bir romancıdır. Romanları (Peygamberin Son Beş Günü, Mutfak Çıkmazı, Bıyık Söylencesi) genel anlamda, halka karşı ironik eleştiriler barındırır. Bunlardan Peygamberin Son Beş Günü fazla solcu bulunduğundan dolayı politik anlamda da eleştiriler almıştır.

Öykü ve roman dışındaki eserlerine bakıldığında, Yazın, Gene Yazın ve Tartışmalar adlarında iki deneme kitabı görülür. Bunlardan ilki, genellikle kendi hayatından alıntılar içerirken, ikincisi, dilsel konuları alan polemikleri konu alır. Aynı zamanda, Türkiye’ye göstergebilimi tanıttığı çalışmaları da vardır.

Yurtiçi ve yurtdışında ses getiren yazınsal incelemelerinin yanı sıra, hatrı sayılır çevirileri de vardır. Öykülerinden bazıları, İsveççe ve Fransızca’ya çevrilmiştir.

Ödülleri ve ünvanları
* 1956, Sait Faik Hikâye Armağanı (Haney Yaşamalı)
* 1959, TDK Öykü Ödülü (Düşlerin Ölümü)
* 1984, Azra Erhat ¨Çeviri Üstün Hizmet Ödülü¨ (Yaban Düşünce)
* 1993, Orhan Kemal Roman Armağanı (Peygamberin Son Beş Günü)
* 1999, Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü (Söylemlerin İçinden)
* 1999, Dünya Kitap Yılın Kitabı Ödülü (Komşular)
* 2003, Yunus Nadi Roman Ödülü (Yalan)
* 2003, Ömer Asım Aksoy Ödülü (Yalan)
* 2007, Balkanika ödülü (Gökdelen)

* 1997, Fransız Hükümeti Palmes Académiques nişanı Commandeur derecesi.

Tüm Eserleri
Öykü
* Uçan Daireler (1954)
* Haney Yaşamalı (1955)
* Düşlerin Ölümü (1958)
* Yaşadıktan Sonra (1969)
* Ben ve Öteki (1983)
* Aykırı Öyküler (1989)
* Komşular (1999)
* Golyan Devrimi (2008)

Roman
* Mutfak Çıkmazı (1960)
* Peygamberin Son Beş Günü (1992)
* Bıyık Söylencesi (1995)
* Vatandaş (1996)
* Yalan (2002)
* Kumru ile Kumru (2005)
* Gökdelen (2006)

Masal
* Anadolu Masalları (1957)

Anlatı
* Dönüşüm (1975)
* Vatandaş (1975)

Deneme-Eleştiri

* Yazın ve Yaşam (1976)
* Yazının Sınırları (1982)
* Tartışmalar (1993)
* Yazın, Gene Yazın (1995)
* Alıntılar (1997)
* Söylemlerin İçinden (1998)
* Salaklık Üstüne Deneme (2000)
* Yüz ve Söz (2003)
* Göstergeler (2006)

İnceleme
* Dil Devrimi (1968)
* L?Imaginaire de Bernanos (1969)
* Figures et Messages dans la Comédie Humaine (1972)
* Anlatı Yerlemleri (1980)
* Dil Devrimi ve Sonuçları (1982)
* Yapısalcılık (1982)
* Eleştirinin Abecesi (1991)
* İnsanlık Güldürüsü?nde Yüzler ve Bildiriler (1997)
* Atatürk ve Atatürkçülük (2000)

Derleme
* Yazı ve Yorum (R. Barthes seçkisi) (1990)

Yurtdışında yayınlanan eserleri

The Citizen (Vatandaş, 1996) Published in French by Rocher in 2005

The Last Five Days of the Prophet (Peygamberin Son Beş Günü,1992) Published in French by Rocher in 2006

The Tale of the Moustache (Bıyık Söylencesi, 1995) Rights sold: French- Actes Sud

Çeviri
1954-1960
* Amok (S. Zweig) (1954)
* Arı Maya (W. Bonsels) (1954)
* Tom Amca’nın Kulubesi (E. H. Beecher-Stowe) (1954)
* Usta İşçi (S. Zweig) (1954)
* Malezya Tılsımı (S. W. Maugham) (1954)
* Jane Eyre (C. Bronte) (1954)
* Taraskonlu Tartain (A. Daudet) (1954)
* Yarına Dönüş (U. Sigrid) (1954)
* Bir Numaralı Evde Olanlar (J. Steinback) (1955)
* Geçmiş Günler (F. Carco) (1955)
* Genç Kızlar (H. de Montherlant) (1955)
* Güzel Kadın Meyhanesi (R. Dorgeles) (1955)
* Kadınlara Acıyın (H. de Montherlant) (1955)
* Kedinin Masalları (M. Aymé) (1955)
* İyilik Şeytanı (H. de Montherlant) (1955)
* Kan (C. Malaparte) (1955)
* Kanatlılar (J. Kessel) (1955)
* Kolej Yılları (V. Larbaud) (1955)
* Yeryüzünde Bir Yolcu (J. Green) (1955)
* Katil (G. Simenon) (1956)
* Kül Kedisi (C. Perrault) (1956)
* Taşralı Kız (A. Moravia) (1956)
* Madam Bovary (G. Flaubert) (1956)
* Büyük Sürü (J. Giono) (1956)
* Cüzzamlı Kadınlar (H. de Montherlant) (1956)
* Ya Gerçek Olsaydı (R. Dorgeles) (1956)
* Duvargeçenler (M. Aymé) (1956)
* Tehlikeli Geçit (S. W. Maugham) (1957)
* Colomba (P. Mérimée) (1958)
* Küçük Prenses (F. H. Burnett) (1958)
* Kar Topu (G. de Maupassant) (1958)
* Vatikan Zindanları (A. Gide) (1958)
* Kaçak (G. Simenon) (1959)
* Pamuk Prenses (J. Grimm) (1959)
* Kırmızı Zambak (A. France) (1959)
* Sapho (A. Daudet) (1959)
* Uzaktan (Colette) (1959)
* Kadın ve Kukla (P. Louys) (1959)
* Dünya Nimetleri (A. Gide) (1959)
* Aynı Yol (A. Gide) (1960)
* Kaz Baba (M. Aymé) (1960)
* Diktatörün Kadını (A. Moravia) (1960)
* Bella (J. Giraudoux) (1960)
* Yeni Nimetler (A. Gide) (1960)

1960-1996
* Paris Sıkıntısı (C. Baudelaire) (1961)
* Eugenie Grandet (H. de Balzac) (1961)
* Konuşan Hayvanlar (M. Aymé) (1961)
* Swann’ın Bir Aşkı (M. Proust) (1961)
* Bekârlar (H. de Montherlant) (1962)
* Çoban Prens (H. C. Andersen) (1962)
* Sisifos Efsanesi (A. Camus) (1962)
* Kalpazanlar (A. Gide) (1963)
* Tersi ve Yüzü (A. Camus) (1963)
* Kamelyalı Kadın (A. Dumas) (1963)
* Sinekler (J. P. Sartre) (1963)
* Evlilik (A. Moravia) (1965)
* Altenburg’un Ceviz Ağaçları (A. Malraux) (1966)
* Başkaldıran İnsan (A. Camus) (1967)
* İklimler (E. Herzog) (1967)
* Kadınlar Okulu (A. Gide) (1967)
* Ak Bıldırcın (J. Steinbeck) (1968)
* Cennet Bahçesi (H. C. Andersen) (1969)
* Politika ve Propoganda (J. M. Domenach) (1969)
* Tolstoy’un Hayatı (R. Roland) (1969)
* Kale (A. de Saint-Exupéry) (1970)
* Yeşil Kısrak (M. Aymé) (1970)
* İnsanların Dünyası (A. de Saint-Exupéry) (1970)
* Becket: Tanrının Şerefi (J. Anouilh) (1972)
* Parmak Kız (H. C. Andersen) (1972)
* Goriot Baba (H. de Balzac) (1972)
* Karlar Kraliçesi (H. C. Andersen) (1973)
* Eleştiri Kuramları (J. C. Carloni-C. Filloux) (1975)
* Nuhun Gemisi (M. Aymé) (1979)
* Suluboya Kutuları (M. Aymé) (1981)
* Yağmur Yağdıran Kedi (M. Aymé) (1981)
* Yaban Düşünce (C. Lévi-Strauss) (1984)
* Kral Solomon’un Bunalımı (E. Ajar) (1985)
* Sevgili (M. Duras) (1986)
* Yazının Sıfır Derecesi (R. Barthes) (1989)
* Çağdaş Söylenler (R. Barthes) (1990)
* Duygusal Sürgün (Colette) (1991)
* Hastane Günlüğü (G. Hervé) (1992)
* Kısa Düzyazılar (M. Tournier) (1993)
* Yaz (A. Camus) (1994)
* Sürgün ve Krallık (A. Camus) (1996)
* Göstergeler İmparatorluğu (R. Barthes) (1996)
Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Tahsin_Y%C3%BCcel

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Bir İdam Mahkûmunun Son Günü – Victor Hugo

Bir İdam Mahkûmunun Son Günü (Le Dernier Jour d?un condamné de), dünya edebiyatının ölümsüzlerinden Victor Hugo'nun 1829 yılında yirmi altı...

Kapat