Maden işçileri “Zorunlu”ydular “gönüllü” oldular…

Bugün Soma?da ve Zonguldak?ta yaşananlar ?Gönüllü Mükellefiyet?tir. Bir zamanlar zorla madenlere sokulan bu insanlar şimdi yaşam şartlarının zorluğu ve işsizlik yüzünden ocaklara girmektedirler. Sonuçta 1867?de başlayan Mükellefiyet de halen sürmektedir.

?Birgün, bir yerde, biri çıkıp -Uğradığın zulüm, 140 yıl sonra da olsa mutlaka tarihle yüzleştirilecek!- dese eminim inanmazsınız.? Böyle başlamıştım, Zonguldak üçlemesinin ilk kitabı Mükellefiyet?i yazarken. ?Zulme uğrayanlar -ki; başta bu satırları yazan ve okuyan olmak üzere- birgün, bir yerde, büyük bir yüzleşmenin olacağına yürekten inanırlar. Ve o inanç, insanı ayakta tutar? diye de devam etmiştim.

1867?de başlayıp Dilaver Paşa Nizamnamesi?yle Zonguldak?ta tam 21 yıl süren Maden Mükellefiyeti (zorunlu çalışma) ve Cumhuriyet döneminde 1940?ta başlayıp 8 yıl süren İkinci Maden Mükellefiyeti, insanlıkdışı uygulamalarıyla bir silindir gibi ezip geçmiştir insanları. Üçlemenin ikinci kitabı Göl Dağı?nda, Zonguldak, Soma ve Tavşanlı?da yaşanan İkinci Mükellefiyeti anlatmıştım. Bugün, 301 madenciye mezar olan Soma ile Zonguldak?ın yaşadıkları ise ?Gönüllü Mükellefiyet?tir. Açıkçası maden işçileri jandarma dipçiğiyle değil de, yaşam şartları ve kredi kartı borcu yüzünden gönüllü olarak girerler madene. İnsanlık tarihinde ilk maden işçilerinin ?deliler ve köleler- olduğunu düşündüğümüzde daha da iyi anlarız madencileri.

12 Eylül 1980?de yok noktasına getirilen insan haklarına karşı başkaldırıp açık ve net tavır koyan madenciler olmuştur. Binlerce işkencenin, idamların, tutuklamaların ardından sindirilen toplumda sözde aydınların bol olduğu ülkemizde yollara dökülmüşler, 1991 yılının 4 Ocak günü soğuğa, yağmura aldırmadan, eşleri ve çocuklarıyla on bini kadın olmak üzere, tam yüz bin kişi yola çıkmışlardır Zonguldak?tan. Yol üstündeki kasaba ve köylerden insanlar kumanya yetiştirmiştir madencilere. Devrek, tam yüz bin madenciyi (kendi nüfusunun 4 katını) konuk etmiştir. Zonguldak?tan 250 km yürümüşken, E5 denilen Ankara-İstanbul yoluna 8 km kala, Mengen?in Deller Köprüsü?nde polis engeliyle karşılaşır Madenciler. Sonuçta geri dönseler de, kazanır madenciler. Bir günlük yevmiyeyle bir kilo kıyma bile alamayan madencilerin zaferidir bu. Devlet, istemeyerek de olsa madencilerin hakkını verse de, diğer yandan unutmaz bunu. Çünkü Cumhuriyet tarihinde ilk kez yüz bin madenci yürümüştür. Cumhuriyet tarihinde ilk kez on bin kadın örgütlenmiştir. Tarihimizin en büyük örgütlü kadın hareketidir, en büyük sivil toplum hareketidir bu. Zonguldak planlı bir şekilde küçültülür. Kırk binlerdeki işçi sayısı on bine iner. Üstelik yürüyüşten bir yıl sonra Kozlu?daki grizu faciasında tam 263 madenci şehit olur. İşte bu olayı da yakında çıkacak olan üçlemenin üçüncü kitabı Büyük Yürüyüş?te (yakında yayımlanacak) anlattım. Birbirinin devamı şeklinde oldu bu üç roman. Babadan oğula geçen madenciliği üç romanda da aynı isimli kahramanla anlattım. Ahmet, Mükellefiyet?te baba, Göl Dağı?nda oğul, Büyük Yürüyüş?te torun olarak çıktı okurun karşısına.

MANŞET FOTOĞRAF: AA / ALTTAKİ FOTOĞRAF: AP

?Üç yüz dört?e beş yüz yetmiş beş?
Aslında daha çocukken karar vermiştim bunu yazmaya. Babamın hergün helalleşerek madene gitmesi, annemin dualarla babamı uğurlaması. Amcamdan, dayımdan, akrabalarımdan, komşularımdan dinlediğim maden kazaları (herkes madenciydi Zonguldak?ta) bende derin izler bırakmıştı. Başyukarı, Domuzdamı, Gündüz vardiyası, Dört vardiyası, On Bir vardiyası, sarma, kama, kazmacı, amele, göçük, grizu en çok duyduğum sözlerdi. Hele on yaşındayken karşılaştığım bir olayın bende travmatik izler yarattığını, olayı her hatırladığımda gözlerimin dolmasıyla anladım.

Şubat tatiliydi ve ben evde Zagor okuyordum. Aniden çalan sirenlerle Kozlu?da bir uğultu başladı. Annem uçar gibi fırladı evden. Madenci kadınları dağdan düşen çığ gibi indiler vadiye. Çoğu yalınayaktı. Çoğunun başındaki eşarp uçup gitmişti. Yetişemedim anneme. Kalabalığın içinde dövünürken bulabildim. Kuyudan cesetler çıkarılırken jandarmalar ellerindeki tüfekleri iki ucundan tutmuş engel oluyorlardı insanlara. Özellikle kadınlar, jandarmayı aşıp nerdeyse madene gireceklerdi. Sonra kapkara çuvallar çıkardılar. Çuvalın biri yırtılıverdi. Ceset parçaları döküldü yere. Yarım bir adam gördüm orda. Bir an gözlerimiz takılı kaldı annemle. Hani ?zamanın durduğu an? derler ya, öyle bir şey. Çaresizdi bakışları. Çok çaresiz, ama küçük çocuğuna bunu belli etmek istemedi. Aradan kırk yıl geçmesine rağmen gitmez gözümün önünden. Annemin yaşlı mavi gözleri, her seferinde beni ağlatan dev bir fotoğraf olarak kazındı beynime.

Babamın iki kez ayağı, bir kez de kaburgaları kırılmıştı madende. Evin önündeki karayemiş ağacının dibinde bize türkü söylerdi o zamanlarda. ?Kar yağıyor yağıyor abamı giyeceğim, ihtiyara varıp da baba mı diyeceğim? derken iki elini birleştirip parmağını şaklatırdı. ?Cevizin yaprağı dal arasında? hâlâ en güzel türkümdür benim. Şimdilerde bu türkünün ?sensiz odalara girmez oldum? bölümüne takılıp kaldım. Çünkü, dört ay önce aramızdan ayrıldı babam. Geriye bir belge bıraktı. Başmadenci belgesi. Sicil numarası 304575. ?Üç yüz dört bin? diye okunmaz, ?üç yüz dört?e beş yüz yetmiş beş? diye okunur. Öyle okur madenciler.

100 maddelik ?Nizamname?
1838?de Padişah II. Mahmut, Osmanlı?yı Rusya?nın himayesinden kurtarmak amacıyla İngiltere ve Fransa ile Serbest Ticaret Anlaşması?nı kabul etmişti. Baltalimanı Anlaşması da denilen bu anlaşma ile Osmanlı, Batı kapitalizmi ve özellikle İngilizler için açık pazar haline gelmiş, devletin ekonomik çöküş ve dağılma süreci başlamıştı. İngiltere Dışişleri Bakanı Henry Palmerston, anlaşmayı ?Capo d?Opera? (Şaheser) diye yorumlamıştı. Büyük Britanya uyruklarına ve gemilerine yeni imtiyaz hakları tanınmış, bu hakların sonsuza dek geçerli olduğu hükme bağlanmış, ithalat ve ihracat tamamen serbest bırakılmıştı. Türk tüccarlar yüzde 12 vergi öderken, İngiliz tüccarlar yüzde 5 vergi ödeyecekti. En acı olanı ise bu anlaşmanın imzalandığı yıl Osmanlı?nın hiç dış borcu yoktu.

Aslında İmparatorluk, 1848?den başlayarak Galatalı İngiliz bankerlerin Sırbistan, Dalmaçya ve Karadağ?dan getirdiği taş ustası işçilerle Zonguldak?ta kömür üretiyordu. Ancak yıllık üretim 30 bin okkayı bir türlü geçmediğinden ihtiyacını İngiltere?den karşılıyordu.

Padişah I. Abdülmecid tarafından Hazine-i Hassa?ya vakfedilen kömür bölgesinin yıllık kira bedelinin 30 bin kuruşu (300 lira) hayır kurumlarına tahsis edilmişti.

1867?de Sultan Abdülaziz tarafından görevlendirilen Karzeg Dilaver Paşa, 100 maddeden oluşan Nizamname ile Zonguldak bölgesinde kömür üretimine başlar. 21. Madde: ?Ereğli Sancağı?nın 14 kariyesindeki erkeklerin sağlam olanlarının 13-50 yaşlarındakiler madende Kazmacı, Kürekçi ve Direkçi olarak çalışmakla mükelleftir? şeklindedir. Bahsedilen kariyeler: 1- Onikidivan (Bartın), 2- Viranşehir (Eskipazar), 3- Akçaşehir ve Karasu, 4- Taraklıborlu (Safranbolu), 5- Zerzene (Perşembe), 6- Ulus, 7- Amasra, 8- Tefen (Gökçebey), 9- Ereğli, 10- Kocanaz (Horcanaz), 11- Yenice, 12- Devrek, 13- Aktaş (Karabük?ün bugünkü yerleşim alanı), 14- Eflani.

Osmanlı?da resmen kabul edilmeyen bu Nizamname fiilen uygulanır. Buna göre:
Madde 24: Her köydeki işçiler ikiye bölünecek, bu gruplar nöbetleşe ocağa girecektir. Ocakta çalışma süresi 12 gündür.

Madde 30: Hasta işçi madende muayene edilir. Çalışamaz duruma gelirse eşeğe bindirilip köyüne gönderilir.

Madde 31: Bir işçi ocaktan kaçmayı teşvik eder veya birini kaçırırsa, ibret olarak kaçanın yerine iki kat süreyle çalışır.

Madde 35: Üretim ve taşıma sırasında kömüre zarar verenler ağır şekilde cezalandırılır.

Madde 53: Ocaklarda yabancı uyruklulara, ?Yabancı? gözüyle bakılmayacaktır.

Mükellefiyet tam 21 yıl sürdü. Başlangıçta otuz bin okka olan kömür üretimi tam 200 bin okkaya ulaştı. Nizamname?nin ağır çalışma koşulları yüzünden kömür ocaklarında binlerce kaza oldu. Yüzlerce madenci göçük, grizu ve iş kazaları yüzünden hayatını kaybetti. Kimi de Mükellefiyet?ten kurtulmak için bile bile elini ayağını keserken kan kaybından öldü. ?Her kim ki çalışamaz duruma gele, eşeğe bindirilip köyüne gönderile!? emrince köyüne gönderildi. Ölenlerin bazıları on iki-on üç yaşlarında çocuktu. Ağır koşullardaki gündoğumu-günbatımı çalışmaya kırbaç ve jandarma dipçiği eklenince, ?korku? köylülerin genetik kodlarına işlendi.

İkinci Mükellefiyet
1940 yılında Milli Koruma Kanunu (MKK) ile birlikte yeniden Maden Mükellefiyeti ilan edildi. Üstelik bu sefer Mükellefiyet sadece Zonguldak?ta değil, Soma ve Tavşanlı Linyit işletmelerinde de uygulandı. Ancak, taşkömürünün önemi nedeniyle, devlet Zonguldak?taki üretimi artırmak için çok sert davranıyor, sağlığı çalışmaya elverişsiz olanlara bile çürük raporu verilmiyordu. Her baskıcı dönemde olduğu gibi Zonguldak?ta da, avukat, doktor ve polisten oluşan çürük raporu mafyaları ortaya çıkmaya başladı. Şehirde, paralı çürük raporu dedikodularından geçilmiyordu. Mükellefiyet Müdürü Kadri Yersel, yıllar sonra yazdığı Madencilikte Bir Ömür kitabında, ?Köylülere eziyeti sadece ben yapmadım ki, herkes yaptı? diyerek âdeta günah çıkarmaya çalışıyordu.

Devlet, gözünü istatistiklere dikmiş, sadece üretim rakamlarının büyümesini beklerken, o rakamları büyüten işçilerle ilgilenmiyordu. Kömür üretimini sağlayan unsurlar üç kalemdi; amele, direk, malzeme. Bunlar da, sadece rakamla ifade edilirdi. Mükellefiyet Müdürlüğü?ne kayıtlı madenci-köylüler karşılarında hep jandarmayı gördü. Madenciler için devlet, jandarma demekti. Mükellefiyet süresince jandarma kovaladı, işçi kaçtı. (Bu iş için Devrek?te 8. Tümen kurulmuştu.) Jandarma yakaladığını yeniden madene soktu. Yakalayamadığının karısını-kızını rehin aldı. Kaçakları yakalamaya giden jandarmanın masrafı da yine madencilerden alınıyordu. Böylece Zonguldak köylüleri yaşadıkları İkinci Mükellefiyet ile birlikte tamamen sindirildiler. Ocak çavuşları tarafından sürekli saçları kesilip ağızlarına tükürülerek, tükürüğün zorla yutturulduğu bu köylü madenciler asla itiraz etmiyor, söylenen her şeyi yapıyorlardı. Devlet bu durumdan son derece memnundu. Akıllarınca işçileri bu şekilde disipline ediyorlardı. Sonuçta bizzat idareciler tarafından koyun benzetmesi yapılarak ?Kıvırcık? denildi. Böylece ötekileştirildiler. 1867 Mükellefiyeti?yle başlayan korku, 1940?ta pekiştirilerek kuşaktan kuşağa aktarıldı. Yıllar geçmesine rağmen bugün Zonguldak?ın ticaretinde, siyasetinde, sivil toplum kuruluşlarında madenci çocuklarının nüfusları oranında bulunamayışları bu ötekileştirmenin bir sonucudur.

1940-48 dönemindeki İkinci Mükellefiyet zamanında, gazeteler sürekli olarak kömür üretiminin arttığından ve bunun ülkeye ne kadar faydalı olduğundan söz ederken, eleştirel konuları ve işçi sorunlarını görmezden geliyorlardı. Muhalif gazeteler zaten susturulmuştu, yayındakiler de sürekli denetleniyor, kömür havzası ile ilgili eleştirel haberlere hemen dava açılıyordu. 1947?de, Kozlu?da 49 madencinin ölümüne neden olan grizu patlamasıyla ilgili, EKİ yönetimini eleştiren yazısından dolayı tarihçi Cemal Kutay hakkında açılan davada, Kutay 3 ay hapis ve iki bin lira para cezasına çarptırılmıştı.

1948?e gelindiğinde devlet hedefine ulaşmış, madenciler yılın ilk altı ayında 1,8 milyon ton kömür üretmişlerdi (Bugünkü teknolojiyle bu rakama bir yılda ancak ulaşılabiliyor).

Bugün Soma?da ve Zonguldak?ta yaşananlar ?Gönüllü Mükellefiyet?tir. Bir zamanlar zorla madenlere sokulan bu insanlar şimdi yaşam şartlarının zorluğu ve işsizlik yüzünden ocaklara girmektedirler. Sonuçta 1867?de başlayan Mükellefiyet de halen sürmektedir.

?Patlayan suların çarpa çarpa sürüklediği küfeci çocuğun cesediydi?
Dramlar vardır Zonguldak köylerinde. Her köyün (372 köy) mezarlığında madenci şehitleri bulunur. Nerdeyse her evden yaralılar. Devrek?in Dedeoğlu Köyü?nün tüm erkekleri 1955?teki grizuda şehit olurlar. Çomaklar Köyü?nden Etem Çavuş (Küçük oğlu Önder Yemelek 2010?daki Karadon grizu faciasında şehit oldu) ilk Mükellefiyet?e nasıl gittiğini şöyle anlatır:

Etem Çavuş, cezveyi ocağa yerleştirdi. Ortaya çıkan kızıllık yine yüzüne vurdu. Gözleri cam gibi parladı. Derin bir iç çekip anlatmaya başladı: ?Sene 1887! Ben on üç yaşındayım, köye biri gelmiş, meğerse kellefiyet memuruymuş, biz nerden bilelim! Hem bilsek ne olacak sanki! Muhtar; -hadi bi güreşin bakalım- dedi. Hüsmen?nen güreştik. Ben yendim. O memur, beni yanına çağırdı -Aferin!- dedi! Ben seviniyom tabi! Bi hediye falan verecek sanıyom! ?Yaz bunu muhtar! Bu, otuz kara okka çeker- dedi! İlk defa bi Şubat?ta gittim ocağa! Dondurucu soğukta. Muhtar bizi köy odasında topladı; -Ey çocuklar; artık delikanlı oldunuz! Beylik ocakları sizi gözlüyor. Haydin bakalım çavuşlarınıza muti olun, Çomakların yüzünü kara çıkarmayın!- Bizi amelenin içine kattılar. Biz yedi çocuktuk. Çarıkları giydik! Ayaklarımıza geyleleri bağladık! Yol azığımızı torbalara koyup yola düzüldük! O zaman yol mu var! Üç günde güç bela indik madene. Kömür ocağına ilk varışımızda bi beylik töreni yapıldı. Bi çavuş bizi -yedi acemiyi- ardına taktı. Elimizde yağ kandilleri, iki büklüm yürüdük ocakta. O zamanlar ocaklar derinde değildi. Çavuş hepimize birer küfe verdi, -otuz kara okkalık- ben o zaman anladım köyde memurun dediğini! Başladık sırtımızda küfeynen kömür taşımaya, kömürleri tahta vagonlara dolduruyorduk. O zamanlar biz, günyüzü görmedik ki. Ortalık ağarmadan başlıyoz çalışmaya. Horoz ötünce işbaşı! Baktık, horozlar erken ötüyo! Allah, Allah! Sonradan anladık ki; ocak sahipleri horoz erken ötsün diye şafak sökmeden kafese kandil koyarlarmış! Çavuşlar; -Kalkın ulan! Yürüyün ulan!- diye suda ıslatılmış kamçıları ayak tabanlarımıza vuruyorlar. Çok defa, saç üstüne yapıştırdığımız mısır ekmeklerini almadan ocağı boylardık! Ayaklar çıplak! Bastığın yer gazlı su! Adamlar bizi aç karnına ocağa sürerken kendi horozlarını ayıklanmış mısırla beslerlerdi! Maden sahipleri işçinin yiyeceğiyle ilgilenmediği gibi, yatacak yeriyle de ilgilenmezdi. İşçiler üçer-beşer bir araya gelip çalı-çırpıdan bir şey örer, sonra da üstünü çamurla sıvarlardı. Ben ilk gidişimde iki yıldır ocakta çalışan abimin kulübesine sığınmıştım. Geceleri toprağın üzerine serilir, başımın altına yastık yerine kütük koyar, ayaklarımın tabanlarını ateşe verir, horozun ötmesini beklerdim. Bazı işçilerde bir höyüğün altını oyup mağara gibi onun içine girerlerdi. Bir gece bu höyüklerden biri çöktü. 16 işçi toprak altında kaldı. Bunlardan 13?ünü kurtardık. Öteki üç delikanlıyı kurtarmak mümkün olmadı. Ben ocaklardaki ilk ölümü yerin altında değil, yerin üstünde gördüm. Yanarım hâlâ o sırım gibi delikanlılara! Birgün, başyukarı denilen tepeye doğru yürüdükçe küf kokusu artıyordu. Tavandan bir avuç çamur alıp burnuma götürdüm. Eskimiş, bayatlamış suyun kendine has bir kokusu vardır. İşte o kokunun ta kendisi. Tepemizde bizden çok evvel işlenip terk edilmiş bir -metruk ocak- olabilir. Ocak kazılırken ortaya çıkan su damarları da yıllardan beri terk edilmiş tıpkı bir sarnıç gibi doldurmuş olabilir. Gece yarısından sonra baca bir-iki homurdanmış. Kaçan kaçana! Derken homurdanan bacadan, su bi kere kütlemiş, kaçanlar kaçmış ama daha altı kişi var. Bu altı kişi bir yere atılmışlar, boyunduruklara sarılmışlar. Ocaklarda kaza oldu mu gece nöbeti gündüz nöbeti olmaz, herkes işbaşına koşar. Ben de haber alınca hemen fırladım. Su patlayan bacaya girmenin imkânı mı var! Ocağı sel basalı üç saat olmuş, baca ağzından hâlâ üç belim kalınlığında su akıyor. Arka nefeslikten dolaştık, -Uşaklar- diye seslendim, -Burdayız Etem Çavuş- dediler! ?Kaç kişi var orda- dedim ?Beş- dediler! Orda altı kişi olduğunu biliyom ama biri yok! Su ancak sabaha karşı hafifledi. Beş amele sapa düşen bir bacaya sokulup tavandan tutan direk bağlarına asılmak suretiyle, suya karşı durmuşlardı. İçlerinde küfecilik eden çocuk yoktu. Ocağın her tarafını delik deşik aradık, altını üstüne getirdik gene yok! Ocaktan yorgun argın dışarı çıktığım zaman, şafak henüz söküyordu. Simsiyah olan ellerimi, yüzümü yıkamak için dere kenarına gittim. Avucuma su doldurup yüzüme çarparken gözüme ilişti. Dikkatle baktım. Bu, derenin tertemiz yıkadığı bir çift ayaktı. Ayakları yakalayıp çektim. Tepesinin üstüne dereye saplanmış bir çocuk cesedi çıkardım. Patlayan suların çarpa çarpa sürüklediği küfeci çocuğun cesediydi.

METİN KÖSE
http://kitap.radikal.com.tr/,24.05.2014

MÜKELLEFİYET,
Metin Köse,
Doğan Kitap,2010
276 sayfa, 18 TL.

GÖL DAĞI,
Metin Köse,
Doğan Kitap, 2012
284 sayfa,

Yorum yapın

Daha fazla Emek Tarihi / Teori, Makaleler
Babasız Çocuklar Ülkesi!

Madencinin yoksul mahallelerinde artık çocuklar oynamıyor. Birbirlerine soruyorlarmış ?senin baban da öldü mü?? Dersim Soykırımında hayvan vagonu ile sürgüne yollanan...

Kapat