Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler – İtalo Calvino

İtalo Calvino’nun 1963’te yayımlanan ‘Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler’ adlı yapıtında tuhaf ve çocuksu özellikler taşıyan bir kahramanla çıkıyor karşımıza. Kahramanını anlatımındaki sadelikle sarmalayarak büyülü bir dünya yaratıyor ve bu dünyanın eksenine bir insanlık durumunu yerleştiriyor. İnsanın insanla ve doğayla kurduğu ilişki, okuyucunun dünyasında görünmeyen pek çok ayrıntıyı görünür kılmayı hedefliyor. Dilde sadeliği özellikle tercih eden yazar, karakterlerinin çocuksuluğunu ve yarattığı dünyanın içtenliğini sözcükleriyle de doğruluyarak, bambaşka bir insanlık durumuna yoğunlaşıyor. Kahramanlarının dünyası, olasılıklardan çok uzak görünse de her zaman hayatın olasılıklarıyla kesişmeye hazır, bizleri bekliyor.
Yazar, Marcovaldo adlı bir işçinin kent yaşamı içinde doğayı arayışını anlatıyor ‘Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler’de. Yirmi kısa öyküden oluşan kitapta, her öykü bir mevsimde geçiyor ve bu döngü beş kez tekrarlanıyor. Marcovaldo düşük ücretli bir işçi olarak yaşadığı kentte, kalabalık ailesiyle birlikte ayakta kalma mücadelesi verirken, çok sevdiği doğadan yardım bekliyor. Ancak kentte değişime uğrayan, zedelenen, şekil değiştiren ve insan eliyle özünü kaybeden doğa, Marcovaldo’ya hiçbir zaman umduğu kadar cömert davranmıyor. Zehirli mantarlardan hiç dinmeyen gürültüye, hava kirliliğinden bir türlü büyüyemeyen bitkilere, ışıklı tabelalardan hasta tavşanlara kadar her ayrıntı doğanın kenti çoktan terk ettiğini vurguluyor. Ancak Marcovaldo hiçbir zaman umudunu kaybetmiyor ve yenilenen her mevsimle birlikte yine doğanın peşine düşüyor. Kırsal kesimden kente göçen, kendini yoksul bir hayatın içinde bulan Marcovaldo, sığınacak bir yer aradığında doğaya yöneliyor. Arayışları sonuç vermese de, o küçük bir ayrıntıyla kendini ve ailesini mutlu etmek için elinden geleni yapıyor. Ayı bile ışıklı reklam panosu sanan, doğayla ilgili hiçbir bilgiye sahip olmayan çocuklarını doğayla tanıştırmak isteyen Marcovaldo, kente yenik düşüyor her öykünün sonunda.

Kent yaşamının zorlukları, koşuşturmacası, acımasızlığı tek başına bütünlük taşıyan yirmi öyküde de tekrarlanıyor. Büyük hayalleri olmayan, sadece yoksul hayatına ufacık bir umut arayan Marcovaldo küçük sevinçleri yakalayamıyor hiçbir zaman. Marcovaldo’nun kişiliğinde yazar, hüzünlü olduğu kadar umudunu kaybetmeyen bir kahraman yaratıyor. Kahramanın küçük dünyasının satır aralarına gizlenen yoksulluğu, kentte yaşanan sosyal eşitsizliği vurgularken, yazarın bu konudaki duyarlılığı da gözler önüne seriliyor. Kentin basit bir işçinin hayatını ne kadar zorlaştırdığının ve bu zorlukların üstesinden gelmek için doğadan yardım uman Marcovaldo’nun doğanın değil, kentin karşısında yenik düştüğünün altı çiziliyor.

Karısının ve çocuklarının kentle kurdukları ilişkiler daha uyumlu gözükmekle birlikte yaşam koşulları onlara da göz açtırmıyor. Kent; karısı Domitilla’yı öfkeli ve hırçın bir kadın haline getirirken, çocuklarını da yozlaştırarak doğadan tamamen uzaklara fırlatıyor.

Kentte mevsimler gelip geçerken, kimse farkına bile varmıyor. Kent mevsimleri görünmez kılıyor. Mevsimlerin içinde hayatın küçük ayrıntılarının peşine takılan Marcovaldo’ya ne yazın parlayan güneş, ne kışın yağan kar beklediğini sunmuyor bir türlü. Kent verdiklerine karşılık mevsimleri alıyor insanların elinden. Zaten kimse Marcovaldo’nun gözleriyle bakmıyor kente. Bir tek o havanın pis olduğunun, şehrin gürültülü olduğunun, taşın arasında yetişen mantarın, yağmur suyuyla büyüyen bitkilerin farkına varıyor. Okuyucu Marcovaldo’nun dünyasından kente bakıyor ve komik olduğu kadar hüzünlü, umutlu olduğu kadar karamsar, yaşam dolu olduğu kadar acımasız öykülerle başbaşa kalıyor.

İtalya’da ilk kez bir yayınevinin çocuk dizisinde yayımlanan ‘Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler’ çocukça bir sevinç taşımakla birlikte buruk bir çaresizlik duygusuyla yüklü. Don Kişot’un yel değirmenleriyle savaşması kadar, Malcovaldo’nun kentle savaşması da aynı ölçüde trajikomik. Yazarın; her yenilgiden sonra ayağa kalkan ve yaşadıklarından ders almayan, ayrıntıların peşinde sürüklenen, kendi ve çocukları için küçük sevinçler yaratmaya çalışan kahramanı Marcovaldo, insanın yaşadığı dünyayla kurduğu ilişkilerde ne denli zorlanabileceğini tartışmaya açıyor. İçinde yaşadığımız modern dünyayı insanlar yaratmış olsa bile, kentler, kentlerin sunduğu yaşamlar ve kendi içine kapalı küçük yaşamlarımız umulan sonuçları vermiyor. Kent hayatı kolaylaştırmak yerine, onu çekilmez hale getiriyor. İnsan yeniden ve yeniden doğaya yönelse de, yok olan doğa, insana kucak açamıyor artık. Marcovaldo gibiler içinde yaşadıkları kente yabancılaşırken, kente ayak uyduranlar ise kendilerine yabancılaşıyorlar. Kent, bir yabancılaştırma efekti olarak çevreliyor hayatımızı.

Kitaptan Bölümler
Bahar I

Mantarlar Kentte
Uzaklardan kente gelen rüzgâr, yalnızca başka toprakların çiçek tozlarının aksırttığı saman nezleliler gibi az sayıda duyarlı kişinin fark ettiği, alışılmadık armağanlar getirdi.
Bir gün, kentin anacaddelerinden birinin çimen tarhına, rüzgâr kimbilir nereden, çiçek tohumları savurunca mantarlar filizlendi. Her sabah oradan tramvaya binen kol emekçisi Marcovaldo dışında, kimse fark etmedi mantarları.
Bu Marcovaldo?nun gözleri kent yaşamına az yatkındı; ilanlar, trafik ışıkları, vitrinler, ışıklı tabelalar, yazılar, dikkat çekmek için tasarlanmış olsalar da, sanki bir çölün kumlarını tarayan gözlerine hiç takılmazlardı. Buna karşılık, bir dalda sararan yaprak, bir kiremitten sarkan kuş tüyü gözünden hiç kaçmazdı; bir atın sırtındaki sineği, bir masada böceklerin açtığı deliği, bir kaldırımda ezilmiş incir kabuğunu görmediği; mevsim değişikliklerini, içindeki özlemleri, yaşamındaki yoksunlukları duyumsadığında kafa yormadığı olmazdı hiç.
Bir sabah, kendisini hamallık yaptığı Sbav firmasına götüren tramvayı beklerken, durağın yakınında, caddedeki sıra ağaçları izleyen taş döşenmiş, kıraç toprakta alışılmadık bir şey dikkatini çekti; kimi ağaçların eteğinde sanki kabartılar oluşmuştu, yer yer açılıyor, yuvarlak yeraltı cisimlerinin yüzeye çıkmalarına olanak sağlıyorlardı.
Ayakkabısını bağlamak için eğilip daha iyi baktı: mantardı, gerçek mantardı, kentin tam orta yerinde bitiyorlardı! Çevresini saran karanlık, kalleş dünya birden gizli zenginliklerini sunuyormuş, yaşamdan hâlâ, toplusözleşmenin saat ücreti, ek ücret, çocuk yardımı, pahalılık yardımı dışında da bir şey beklenebilirmiş gibi geldi Marcovaldo?ya.
İşinde her zamankinden daha dalgındı; o, paketleri, sandıkları taşırken, toprağın derinliğinde, yalnızca kendisinin bildiği sessiz, ağır mantarların gözenekli etlerini olgunlaştırdıklarını, yeraltı özsularını emdiklerini, toprağı çatlattıklarını düşünüyordu. ?Bir gece yağmur yağsın yeter, toplanacak hale gelirler,? diyordu kendi kendine. Yaptığı keşfi karısıyla, altı çocuğuyla paylaşabilmek için sabırsızlanıyordu.
?Bakın ne diyeceğim size!? dedi, yoksul akşam sofrasında. ?Haftaya mantar ziyafeti var! Mantar kızartacağız. Söz!?
Mantarın ne olduğunu bilmeyen en küçük çocuklarına da coşkuyla çeşitli mantar türlerinin güzelliklerini, tatlarının lezzetini, nasıl pişirilmeleri gerektiğini anlattı; o zamana kadar, kuşkucu, dalgın görünen karısı Domitilla?nın da tartışmaya katılmasını sağladı.
?Peki, nerede bu mantarlar?? diye sordular çocuklar. ?Çıktıkları yeri söylesene!?
Bu soru üzerine bir kuşku Marcovaldo?nun hevesini kırdı; ?Nerede olduğunu söylersem, arkadaşlarını toplayıp mantar peşine düşerler, bütün mahalle duyar, mantarlar da başkalarının tencerelerini boylar!? Yüreğini hemen evrensel bir sevgiyle doldurmuş olan bu keşif, şimdi mülkiyet hırsı uyandırıyor, kıskançlık, güvensizlik çemberiyle sarıyordu onu.
?Mantarların yerini ben biliyorum, bir ben,? dedi çocuklarına, ?kimseye söz etmeyeceksiniz bundan.?
Ertesi sabah tramvay durağına yaklaşırken Marcovaldo huzursuzdu. Çimenlere eğildi, çok olmasa da biraz büyümüş, hemen tümü hâlâ toprak altındaki mantarları görerek rahatladı.
Arkasında birinin olduğunu fark ettiğinde, böyle eğilmişti. Hemen doğruldu, ilgisiz bir havaya girmeye çalıştı. Bir çöpçü, süpürgesine dayanmış ona bakıyordu.
Görev bölgesinde mantarların bulunduğu bu çöpçü, gözlüklü, sırık gibi bir delikanlıydı. Adı Amadigi idi, belki de doğanın her izini bir süpürge vuruşuyla yok etmek için asfaltı sürekli tarayan gözlükleri nedeniyle, kaç zamandır Marcovaldo?nun sinirine dokunuyordu.
Günlerden cumartesiydi; Marcovaldo, yarım tatil gününü, bekçiyle mantarları uzaktan gözetleyerek, mantarların büyümesi için ne kadar zaman gerektiğini hesaplayarak, dalgın dalgın çimenlerin çevresinde dolaşarak geçirdi.
Gece yağmur yağdı; aylarca süren kuraklığın ardından düşen ilk yağmur damlalarına uyanarak sevinçle fırlayan köylüler gibi koca kentte bir tek Marcovaldo kalkıp yatağına oturdu, aile bireylerine seslendi: ?Yağmur, yağmur yağıyor,? sonra dışarıdan gelen ıslak, küflü, taze toz kokusunu içine çekti.
Gün ağarınca ?günlerden pazardı? çocuklarla birlikte, ödünç aldığı bir sepetle çimenlerin oraya koştu. Mantarlar ayakları üzerinde dimdiktiler, topraktan çıkmış kafalarında hâlâ su damlacıkları vardı. ?Yaşasın!? deyip, mantarları toplamaya koyuldular.
?Baba, şuradaki adama bak, ne çok topladı!? dedi Michelino. Babası başını kaldırınca, yanı başında ayakta, koltuğunun altında mantar dolu bir sepetle Amadigi?yi gördü.
?Siz de mi topluyorsunuz?? dedi çöpçü. ?Yenilebilir mantar demek ki? Biraz topladım, ama pek güvenemiyordum… Caddenin ötesinde daha da irileri var… Gidip bizimkilere haber vereyim, toplayalım mı, toplamayalım mı diye tartışıyorlardı…? İri adımlar atarak uzaklaştı.
Marcovaldo bir şey diyemedi; daha iri mantarları atlamıştı, hiç beklenmeyen bu ürünü, elinin altından alıp götürüyorlardı. Bir an kızgınlıktan, öfkeden sanki taş kesti, sonra ?kimi kez olduğu gibi? bu bireysel duygular durulup eliaçık bir coşkuya dönüştüler. O saatte birçok kişi tramvay bekliyordu; hava nemli, kararsız olduğu için kollarına şemsiyeler asılıydı.
?Akşama mantar kızartması yapmak isteyen var mı?? diye bağırdı Marcovaldo, durakta bekleyenlere. ?Burada, sokakta mantar bitti! Gelin benimle! Herkese yeter!? Arkasında insandan bir kuyrukla, Amadigi?nin peşine düştü!
Hâlâ herkese yetecek mantar vardı, sepetleri olmadığı için, şemsiyelerini açıp içine mantar doldurdular. İçlerinden biri: ?Hep birlikte yesek ne güzel olur!? dedi, ama herkes mantarını alıp kendi evine gitti.
Ama çok geçmeden, hatta aynı gece, hepsini zehirlenmekten kurtaran mide yıkanmasının ardından, hastanenin aynı koğuşunda buluştular; her birinin yediği mantar sayısı az olduğu için zehirlenme ağır değildi.
Marcovaldo ile Amadigi?nin yatakları bitişikti, birbirlerine öfkeyle bakıyorlardı.

Park sırasında bir yaz gecesi
Marcovaldo, her sabah işe giderken, ağaçlık bir alandan, dörtyolun ortasındaki bir parkın yeşillikleri arasından geçiyordu. Bakışlarını atkestanelerinin, yeşilliğin saydam gölgesine yalnızca sarı ışınların inmesine izin veren en yoğun kesimine kaldırıyor, dallardaki görünmeyen serçelerin uyumsuz uğultusunu dinliyordu. Serçeler bülbül gibi geliyordu ona; kendi kendine: “Ne olur bir kez de çalar saatin zili, yeni doğan Paolino’nun viyaklaması ya da karım Domitilla’nın öfkeli sesi yerine, kuş sesleriyle gözümü açsam,” diyordu ya da: “Basık, havasız bir oda yerine, burada, bu canlı yeşilliğin içinde uyuyabilsem; bizimkilerin horlamalarını, sayıklamalarını, sokaktan geçen tramvayın gürültüsünü duymadan, burada sessizlik içinde; sokaktan yansıyan lamba ışığının çizgiler oluşturduğu kapalı perdelerin yapay karanlığı yerine, burada gecenin doğal karanlığı içinde; gözlerimi açtığımda yaprakları, gökyüzünü görebilsem!” Marcovaldo sekiz saatlik -artı fazla çalışma niteliksiz işçi görevine, her sabah bu düşüncelerle başlıyordu.
Alanın bir köşesinde, atkestanelerinden bir kubbenin altında, kenara çekilmiş, yarı gizlenmiş bir sıra vardı. Marcovaldo bu sırayı kendinin sayıyordu. Yaz geceleri, beş kişi yattıkları odada uyku tutmayınca, evsiz barksız biri kuştüyü bir yatağı nasıl düşlerse, o da sırayı öyle düşlüyordu. Bir gece, karısı horlar, çocuklar uykuda birbirlerini tekmelerken, sessizce yataktan kalktı, giyindi, yastığı koltuğunun altına aldı, dışarı çıkıp alana gitti.

Kitabın Künyesi
Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler
Yazar: Italo Calvino
Çevirmen: Rekin Teksoy
Sayfa: 114
YKY’de 1. Baskı: Eylül 2004

Tanıtım Yazısı
“Calvino?nun diğer kitaplarında olduğu gibi gözlem gücünün ağır bastığı bu kitabın başkahramanı hüzünlü bir kişi olan Marcovaldo. Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler, her biri bir mevsime adanmış yirmi öyküden oluşuyor. Yani beş kez yinelenen mevsimsel döngü, bir türlü özlemini duyduğu dünyaya kavuşamayan kahramanımızı gelen her yeni mevsimle tekrar tekrar umutlandırıyor.”

Yorum yapın

Daha fazla Öykü Kitapları
Decameron – Giovanni Boccaccio

Giovanni Boccaccio, İtalyan dilinde düzyazının temelini atan yazardır. Yazı dili olarak Latincenin kullanıldığı on dördüncü yüzyıl İtalya'sında, Boccaccio başyapıtı 'Decameron'u...

Kapat