Mikropların varlığının bilinmediği dönemler

Tarih Vakfı Yurt Yayınları’ndan yeni bir kitap. Uzun bir adı var: 14. Yüzyıldan Cumhuriyet’e: Hastalıklar, Hastaneler, Kurumlar (Sağlık Tarihi Yazıları 1). Yazarı İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı başkanı Prof. Dr. Nuran Yıldırım. Girişinde, kitabın bir makaleler toplamı olduğu ve geniş bir zaman dilimine ait olmasına karşın yazıların çoğunun Tanzimat sonrası ve II. Abdülhamid dönemine ait olduğu belirtiliyor.

Sağlık tarihi, ilk bakışta sadece uzmanlarını ilgilendirecek bir alan gibi görünüyor. Ama hiç de öyle değil. Kitabın ilk makalesi “Türkçe tıp yazmalarında hastalıklara tavsiye edilen çorbalar, aşlar ve tatlılar (14-15. yüzyıllar)” başlığını taşıyor. Yemek dergilerinin bile ilgisini çekecek bir yazı bu. Örneğin arpa suyunun nasıl yapılacağı ve nelere iyi geleceğini buradan öğrenebilirsiniz.

Semiz otu müzevveresinin (yoğun çorba) şifa sağladığı yerler ise şaşırtıcı: Baş ve göz ağrısında, burun kanamasında, hummalarda, şiş ve sivilcelerde, tırnak eğrilmesinde ve yanıklarda işe yarıyor. Badem yağı ile karıştırıldığında ise nezleye birebir… Elma aşı ise “hafakanda yani yürek oynamasında” işe yarıyormuş. Tariflere ve sağladığı şifalara inanıp inanmamak, kullanıp kullanmamak size kalmış…

Kitabın genişçe bir bölümü Osmanlı dönemindeki hastalıklara ayrılmış. Hastalık öyküleri çalışmanın belki de en ilginç bölümleri. Örneğin frengi Avrupa’dan gelen bir hastalık olduğu için önce “Frenk uyuzu veya Frenk zahmeti” adıyla anılmış. Bilinen en eski nüshası 1505 tarihini taşıyan Alâ’im-i Cerrâhin adlı kitapta frengiye de bir bölüm ayrılmış ve tedavisi o dönem Avrupa’da olduğu gibi harici kullanılan “civalı merhemler ve yağlar ile terletme” esasına dayandırılmış. Kolera ise Osmanlı döneminde en büyük can kayıplarına neden olan bir hastalık. İstanbul’daki ilk salgın 1831 yılında olmuş ve devletin resmi gazetesi Takvim-i Vekayi’de dönemin tanınmış Fransız hekimlerinin hazırlamış olduğu talimatname yayımlanmış. Mikropların varlığının henüz bilinmediği dönemde çıkan bu talimatnameye göre “vücudun içki gibi hararet getirici şeylerden kollanması, ağır yiyeceklerden sakınılması, özellikle hıyar, marul, hindiba, yer elması gibi sebzeler yenmesi öneriliyordu. Ayrıca içme suyunun gayet saf ve berrak olmasına dikkat edilmeliydi. Hatta süzgeçten geçirilip içine pek az sirke katmakta fayda vardı.” Ama artık koleranın sularla bulaşıp yaygınlaştığının anlaşıldığı 1865 salgınında, tersine çiğ meyve ve sebzelerden uzak durulması isteniyordu. İstanbul’da hıyar üretimi ve tüketimi bile yasaklanmış. Ama yine de “Müslüman tebaadan ‘insanın alnına ne yazıldıysa o olur’ gerekçesiyle bahçelerinden hıyar yetiştirip yiyenler” de varmış. Şaşırtıcı değil…

Kitapta koleraya oldukça geniş bir yer ayrılmış. İstanbul’un sularının nasıl kolerayı yaydığı, bu salgınla gelen karantina uygulamalarının sonuçları, Edirne’deki kolera salgını, Osmanlı Devleti’nde kolera aşısının uygulanması ayrı ayrı makalelerin konusu. Kolera dışında daha önce değindiğim frengi dışında tüberküloz da mercek altına alınmış. Savaşlardaki yaralıların tedavisi, Türk-Yunan savaşında yaralıların Kızılhaç tarafından İstanbul’a taşınması kitapta yer alan konulardan. Kitapta yer alan bir başka makale sayesinde Osmanlı ordusunda yaralıların taşınmasında develerin sırtına yerleştirilen iki taraflı sepetlerin (kakule) kullanıldığını öğrenmek de ilginç oldu. Bu develerden oluşan bölüklere de “Kakule Sıhhıye Bölüğü” denirmiş. Yürüyüşlerinin bile özel bir nizamları varmış. “Kakule develeri arasında 10 adım mesafe bırakma mecburiyeti vardı. Düşman bomba uçakları görülür veya geleceği tahmin edilirse, develer 40-50 adım aralıklarla dağınık nizamda yürütülürdü. Gidilecek mesafeye göre mola zamanını kol kumandanı tayin eder ve istirahat yerini seçerdi. İki saatte bir 15 dakikalık küçük molalar verilir, molalarda hasta ve yaralılarla develer ve kakuleler kontrol edilirdi. Büyük molalarda kakuleler indirilir, otlama yeri varsa develer oralara salınır, Deve Talimatnamesi’ndeki emirler uygulanırdı.”

Hastalıklar, Hastaneler, Kurumlar kitabındaki ilginç makalelerden biri de “II. Abdülhamid’in böbrek hastalığı, teşhis ve tedavisi” adlı araştırma. Abdülhamid’in kuşkuculuğunun kendi sağlığı söz konusu olduğunda iyice arttığının kanıtı… Kitabın geniş bir bölümü ise hastanelerimizin tarihine ayrılmış. “Osmanlı Darüşşifalarından modern hastaneler” konuya genel bir giriş yapmamızı sağlıyor. Ardından tek tek Balık Rum Hastanesi’ni, Dersaadet İtalya Hastanesi’ni, Vakıf Gureba Hastanesi’ni, Beylerbeyi Askeri Hastanesi’ni, Taksim Topçular Hastanesi’ni ziyaret ediyoruz. Son olarak da bazı sağlık kurumlarıyla ilgili makaleler yer alıyor kitapta: “Üsküdar Cezamhanesi/ Miskinler Tekkesi,” “Bakteriyolojihane-i Şahane’de Veteriner Bakteriyoloji,” “Gedikpaşa, Tophane ve Üsküdar Tebhirhaneleri,” (Tebhirhane salgınlara karşı kurulan dezenfekte istasyonları) bu yazıların başlıcaları.

Nuran Yıldırım’ın kitabı, özel bir alanda yapılacak derinlemesine araştırmaların, sadece o alanının meraklılarını ilgilendirmediğini, aksine konuların toplumun bütünü üzerindeki etkileri nedeniyle çok daha geniş bir ilgiyi hak ettiklerini gösteriyor. Sağlık tarihi konulu araştırmaların sadece doktoralarda, tıp tarihi kütüphanelerinde kalması büyük bir haksızlıktı zaten. Elimizdeki kitap bu haksızlığın giderilmesinde önemli bir adım…

Dr. Hamlin’in kolera terkibi
1865’te 30 bin kişinin öldüğü salgın toplumsal hafızada “Büyük Kolera” adıyla yer etmiş. Salgın boyunca Galata’daki Madella ve Beyoğlu’ndaki Della Suda eczahaneleri sağlık istasyonları gibi çalışmışlar. Ayrıca İstanbul’daki tüm eczahanelerin fakir koleralılara bedava ilaç vermeleri emredilmiş. İlaç paralarını da devlet ödediği için emir hassasiyetle uygulanmış. Hatta seyyar eczahaneler bile oluşturularak yan semtlere ilaç ulaştırılmış. İlaç ne peki? Öncelikle Eczacı Vincent Pêche’nin hazırladığı bir bileşim. Bir sürü adı var, Peş ilacı, Pêche’nin kolera iksiri vs. Bu bileşim özellikle kusma ve diyare şikâyeti olan hastalarda iyi sonuçlar veriyormuş. Aynı salgında Robert Koleji’nin kurucularından olan Dr. Cyrus Hamlin’in (tıp doktoru değil Hamlin) “daha önce Hindistan’da kolera deneyimi yaşamış bir İngiliz hekimden edindiği reçete İstanbul’daki salgında da yararlı olmuş. Birçok kişi “Dr. Hamlin’in kolera terkibi” ile hayatta kalınca, ilaç bu isimle meşhur olmuş. Nuran Yıldırım gerisini şöyle anlatıyor: “Dr. Hamlin ile arkadaşları hekim veya eczacı olmadıkları halde, kolera gibi tehlikeli bir hastalığa cesaretle karşı koyup her gün koleralı hastaların evlerine giderek ölmek üzere olan bu insanların yardımına koşuyorlardı. Bebek’teki ilk kurbanlar arasında George Washburn’un oğlu yani Hamlin’in torununun bulunması kaderin garip bir cilvesiydi. Washburn ve eşi iki ay boyunca kendilerini koleralıların bakım ve tedavilerine adayarak acılarını unutmaya çalıştılar. (…) Hamlin’in kolera terkibi kuşaktan kuşağa nakledilerek efsaneye dönüştü.” Alın size bir roman veya film konusu…

GÖKHAN AKÇURA
26.09.2014, http://kitap.radikal.com.tr/

HASTALIKLAR HASTANELER KURUMLAR
14. Yüzyıldan Cumhuriyet’e/ Sağlık Tarihi Yazıları 1
Nuran Yıldırım
Tarih Vakfı Yayınları
2014, 472 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme, Makaleler
Simone de Beauvoir’dan “Moskova’da Yanlış Anlama”

Türkçede ilk kez yayımlanan "Moskova'da Yanlış Anlama", orta yaşı geçmiş bir çiftin çıktığı yolculukta beliren iletişim güçlüğünü ve birbirini yeniden...

Kapat