Murat Gülsoy: “Edebiyatın kendi üzerine düşünmesiyle büyü bozuluyor”

602. Gece - Murat GülsoyŞehrazat’ın, hükümdar kocası Şehriyar’a ölümünü erteletmek için durmaksızın anlattığı Binbir Gece Masalları’ndaki o büyülü 602. Gece’nin izini sürüyor Murat Gülsoy son kitabında. Gülsoy, Borges’in sözünü ettiği; “Hiçbiri, tüm o gecelerin içindeki büyülü 602. gece kadar altüst edici değildir” dediği bu 602. Gece’nin sırrını çözmeye çalışırken bir yandan da kendi edebiyatının köklerini arıyor. “602. Gece” ile, günümüz edebiyatını anlamak için modernizmin edebi misarısını tartışıyor; Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve Orhan Pamuk gibi kilit isimler üzerinden bu mirasın Türk edebiyatındaki izdüşümlerini yeniden okuyor Murat Gülsoy…

Elif Şahin Hamidi: “602. Gece”nin sonsözünü (epilog) aslında önsöz olarak vermek istediğinizi belirtiyorsunuz. Bu önsöz olması gereken sonsözden başlamak istiyorum. Hiçbir “Binbir Gece” metninde yer almayan bir alıntı ve hiçbir Kafka kitabında bulunmayan bir Kafka alıntısıyla başlıyor kitap. “602. Gece”nin izini sürerek başladığınız bu macerayı anlatır mısınız bize?

Murat Gülsoy: Edebiyat yapıtlarını çok farklı biçimlerde ele almak ve incelemek mümkün. Modernizmle birlikte yapıtın oluşum süreci, sanatın konusu haline geldi. Bu da çok önemli açılımlar getirdi. Sanat yapıtının kurduğu dünyanın bizim dünyamızla ilişkisi son derece karmaşık bir hal aldı. Kavramların, dilin, anlatı yapılarının nasıl kurulduğunu mercek altına almak geçtiğimiz yüzyılın eleştiri kuramcılarının işi sayılırken, git gide sanatçının kendisinin, bu meseleleri sanatının içinde tartışır ve araştırır hale gelmesine tanık olduk. Bu konularda araştırma yaparken Borges’in yazılarından birinde kitabın başında alıntıladığım örneğe rastladım. Borges; Don Kişot’tan, Hamlet’ten ve 602. Gece’den söz ediyordu. Bilindiği gibi ilk modern roman olarak Don Kişot metakurmaca özellikleri taşır. Yani romanın içersinde bunun yazılan/yazılmış olan/yazılmakta olan bir roman olduğundan söz edilir, hissettirilir, imâ edilir. Hamlet’de de oyun içinde oyun sahnelenir ve bu oyun içindeki oyun asıl hikâyeye gönderme yapar; Hamlet trajedisini bir anlamda sahnede izler. Bunlar bildiğimiz örneklerdi. Ancak 602. Gece’yi ilk kez duyuyordum. Borges, Binbir Gece Masalları’nın 602. gecesinde bir kırılma olduğunu, Sultan’ın o gece Şehrazat’ın ağzından kendi hikâyesini dinlemeye başladığını söylüyordu. Bu tabii çok heyecan verici bir şeydi. Ama gidip araştırdığımda böyle bir şey olmadığını gördüm. Bu konuyu benden başka merak edenler olduğunu fark ettim. Bu kitapta asıl amacım kendi üzerine düşünen bu edebiyat anlayışının kökenlerine bakmak ve bu edebiyatın bizdeki ustalarını yeniden okumaktı. Fakat, Borges’in açtığı bu kapıdan girerek kendi üzerine kapanan metinlerden, kurmaca olduğunu konu edinen romanlardan, neyi temsil ettiğini sorgulayan, sanatı konu alan eserlerden geçerek, en nihayetinde edebiyattaki modernist kırılmaya odaklanan bir araştırma çıktı ortaya.

Elif Şahin Hamidi: Modern edebiyatla birlikte edebiyatın kendi üzerine düşünmesi yazmanın büyüsünü bozuyor. Bu büyü bozumundan bahseder misiniz?

Murat Gülsoy: Evet, edebiyatın kendi üzerine düşünmesiyle büyü bozuluyor. Realist edebiyat, hatta daha genel bir ifadeyle söylersek, realist sanat, yapıtın dünyayı yansıttığı, doğrudan temsil ettiği kabulü üzerinden var olur. Estetik anlayışı buna dayanır. Romanda sözü edilen nesneler, olaylar, hikâyeler ve bunların aralarındaki ilişkiler gerçek dünyanın dil aracılığıyla yansımasıdır. Ressam çizgileri, renkleri kullanarak dışarıda gördüğümüz şu ağacın resmini yapar ve biz de bakar, ah evet işte ressam bu ağacı çizmiş deriz. Kullanılan malzemenin, yöntemin bağımsız bir aktarıcı olduğunu düşünürüz. Oysa geçtiğimiz yüzyılın başlarında modernizm tüm bu kavramları altüst etmişti. Yine resim sanatından örnekleyecek olursak, ressamlar artık resmini yaptıkları şeyin gerçekte nasıl olduğunu değil de kendisine nasıl göründüğünü, kendisinde bıraktığı izlenimi veya o şeye baktığında dışa vurmak istediğini resmetmeye başladı. Bilimdeki ilerlemeler de elbette bu sürece çok önemli katkılarda bulundu. Bilim dünyanın göründüğü gibi bir yer olmadığını, görünenin arkasındakileri görmenin başka yolları olabileceğini gösterdi. Sanatçıların da ilgisi özellikle insan zihninin çalışmasına odaklandı. Ressamın izlenimin ya da dışavurumun peşine düşmesi de bu yüzdendir; yazarın bilincin akışını yakalamaya çalışması da… Ya da yeni kurgulama biçimleri üreterek bildiğimiz hikâye kalıplarının dışına çıkmanın dünya algımızı geliştireceğine inanması da… Elbette tüm bunlar realist sanatın büyüsünü bozdu. Romanın yazılma sürecinin kendisini romanın içine dahil etmesi, kurulan dilin kendini sorgulaması, yapıtın kendisinin aynası haline gelmesi… Tüm bunlar sanatın nasılı üzerine gitmek gibi görünebilir. Bir açıdan doğrudur. Ama sanatın neyi anlattığı sorusu artık bunu nasıl yaptığı sorunundan bağımsız düşünülemez.

Elif Şahin Hamidi: Hikâyenin içinde, bunun bir hikâye olduğunun hissettirildiği, roman kahramanı olduğunun farkında olan kahramanların yer aldığı metakurmaca yani “metnin kendisini kendisine ayna kılması” tekniğinin kullanıldığı edebiyatta aynanın sırrı nerede/nasıl dökülür/dökülür mü?

Murat Gülsoy: Yapıtın kendisi aracılığıyla kendine bakması aslında bir anlamda insanın kendi varoluş macerasını ifade ediyor. İnsan kendi zihnini kullanarak kendini anlamaya çalışır. Elbette sadece kendini değil dünyayı ve tüm varoluşu anlamanın peşindedir. Ama burada kilit, insan beynindedir. Beynin işlevlerinden biri olan uyanık zihnimiz sayesinde bilim yapıyoruz, düşünüyoruz, yeni araçlar ve yöntemler icat ediyoruz, sonra bunları kullanarak dönüp beynimizin nasıl çalıştığını, tüm bunları nasıl yapabildiğimizi araştırıyoruz. Bu çok merak uyandırıcı ve heyecanlı bir şey. İlginç olan şeylerden biri de tüm bunları zaman ve mekân içinde dağılan bir kolektivizm içinde yapıyor olmamız. Yani tek tek bireyler olarak bu buluşların hepsini birden kavrayamıyoruz ama toplu halde geliştirmeyi sürdürüyoruz. Edebiyat ve sanatta da benzer bir arayış çok önceden beri var. Modernistler bunun peşindeydiler. Yarattıkları edebiyat evet büyüyü bozuyordu, ama bu gerekliydi; dünyayı ve kendimizi daha iyi anlamak için/daha iyi deneyimlemek için büyüyü bozmak dışında çaremiz yoktur. Çünkü anlatılan her zaman bizim hikâyemizdir, ama bu hikâyeler masum değildir, anlatılırken bizi kurmaya başlarlar. Aynaya bakmak, en klişe ifadeyle bir kendini sorgulama içerir. Elbette o aynanın kendisini de sorgulamamız gerekir ki bu da bizi alışık olmadığımız karmaşık yollara sürükler. Örneğin; eskiden beri popüler edebiyatın aşağı edebiyat olduğu, eğlencelik ve basit olduğu söylenir. Aslında durum sandığımız kadar basit değildir. Popüler edebiyatın en belirgin özelliği insanları mutlu etmesidir; okur özdeşleştiği karakterler üzerinden duymak istediklerini duyar. Kişi bulunduğu ahlaki evrenin olabilecek en normal, iyi ve doğru yer olduğunu duyar. Popüler sanat yapıtı sorgulatmaz, rahatsız etmez, tam tersine hak verir. Bu, statükonun kendini yeniden üretmesinin bir yoludur. Kültür endüstrisi buna hizmet eder. Çok sayıda insanın kolaylıkla benimsemesinin nedeni bu mutluluk oyununda gizlidir. Oysa modernistler bu saadet zincirini kırmak isterler. Dolayısıyla her zaman ayın karanlık tarafına meyleder modernist sanatçı.

Elif Şahin Hamidi: Kurmaca ile gerçeklik arasındaki bağdan bahseder misiniz? Kimi zaman kurgu, edebiyatın düşmanı da olabiliyor. Postmodern edebiyatın kimi zaman böyle özellikler gösterdiğini söylemek mümkün sanırım. Ancak edebiyat; kurgu tekniklerinin, içerdiği bilgilerin üzerinde bir özelliğe sahip olması nedeniyle ruhumuza dokunur. Buradaki ince çizgi nedir?
Murat Gülsoy: Her şeyden önce, postmodern edebiyat tanımına katılmadığımı söylemeliyim. Bugün bu tanım son derece keyfi bir şekilde kullanılıyor. Örneğin; yıllarca modernist edebiyatın mihenk taşları olarak ele alınmış yazarların bugün postmodern olarak değerlendirildiğini okuyoruz. Postmodernizm kavramı ortaya atılmadan önceki yıllarda yapılan modernizm-realizm karşılaştırmalarının bugün neredeyse bire bir postmodernizm-modernizm başlığı altında yapıldığını görüyoruz. Belki de tüm bunların arkasında yatan, Batı’da üniversitenin aşırı üretim fetişizmine kapılmış olmasıdır. Yeni yayınlar yapmak için yeni kavramlar ortaya atmalısınız ya da en yeni kavramları kullanırsanız yayın yapma olasılığınız artar. Hele bir de bu kavramları bilimden ödünç alıyorsanız… Sıradan insan, –kendini popüler sanatın uyuşukluğuna teslim etmiş olan okurdan söz ediyorum sıradan insan derken– gördüğü her farklılığa eskiden “modernist” yaftasını yapıştırırken şimdi “postmodern” demeye başladı. Oysa durum hiç de göründüğü gibi değil. “602. Gece”de bu konularla ilgili örnekleri enine boyuna tartışmaya çalıştım. Sorunuzda bir sınır arayışını dile getiriyorsunuz. Sınır, temsil sorununda düğümleniyor. Sanat yapıtı dünyayla nasıl bir temsil ilişkisi kuruyor? Temel sorulardan biri budur. Realist sanatta olduğu gibi bunu hiç sorgulamayabilirsiniz, sözcüklerin ait oldukları şeyleri gösterdiğini ve bu konuda herhangi bir sorun olmadığını; romanınızdaki kahramanların gerçek hayattaki gibi düşünen insanlar olduğunu, bunun bir yanılsama olmadığını, tanrısal bir yaratma yeteneğiyle yazarın dünyamızı yansıttığına inanabilirsiniz ya da… Ya da temsil ilişkisini sorgulamaya başlarsınız. Bu da kurgudan dile, tepeden tırnağa her unsuru sorgulamak anlamına gelir. Modernizmin en büyük kazanımı bu ilişkiyi sorgulamaya açmasıdır. Sanat, belirli bir teknik maharet gösterisi olmaktan çıkmış, ustalık kavramı anlam değiştirmiştir. Artık ruhumuza dokunan, kendini ve yaşamını bir laboratuvara dönüştürmüş olan sanatçının cesur deneyimini paylaşmaktır.

Elif Şahin Hamidi: Metakurmacanın etkilerinden biri olan sonsuzluk döngüsü, “sonsuzluğa düşme” durumunu açıklayabilir misiniz?

Murat Gülsoy: Örneğin; hemen aklıma Cortazar’ın bir öyküsü, “Parkların Sürekliliği” geliyor. Kısa, iki sayfalık bir öykü. Roman okuyan bir adamın tam da konuştuğumuz gibi okumakta olduğu hikâyenin büyüsüne kendini kaptırması konu ediliyor. Biz de bir süre sonra adamın okumakta olduğu hikâyenin içine giriyoruz. Bir adam ve kadından, sadakatsizlikten söz ediliyor; adamın kadınla ilgili bir başka adamı öldürmeye gidişini okuyor bizim roman okuyan adamımız. İşin tuhaf yanı öldürmek üzere sinsice evine girip, merdivenden çıkıp, arkasından yaklaştığı adam bu romanın okurudur. Öykü burada biter. Bizi şaşkınlık içinde bırakır. Nasıl olabilir ki böyle bir şey deriz kendi kendimize. Başa döneriz; evet işte bu bizim okuduğumuz öykünün kahramanı olan adam, elinde bir roman, yeşil kadife koltuğuna kurulmuş okuyor. Ama öykü ilerlediğinde, okumakta olduğu romanın içinde az sonra ölecek olan adamdır. Adam okuduğu kitabın içindedir artık. Bu ancak kurmacanın içinde olabilecek bir sonsuz döngüdür. İki farklı düzey birbirinin içine geçmiştir. İki farklı ve birbirine dönüşmesi imkânsız olan durum arasında kararsız kalırız. Döngünün nerede başlayıp nerede bittiği belirsizdir. Böyle bir metni okurken önce bir oyunla karşılaşmışız gibi eğlenebiliriz ama biraz daha dikkatle baktığımızda daha farklı bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anlarız: Birincisi, okuru ya da izleyicisi olduğunu sandığımız kimi hikâyelerde birdenbire kurban rolünde kendimizi bulabileceğimizi akla getirir, bu hayata dair bir algı zenginliğini ifade eder; ikincisi, kurmaca bir metinde bu tür bir yanılsamanın yaratılabiliyor olması, diğer kurmaca metinlere de artık farklı bir gözle bakmamızı imâ eder. Kurmaca metinlerin yanılsama yaratma kapasitesini vurgulayan bu metinler, insanın bakış açısında niteliksel bir sıçrama yaratır.

Elif Şahin Hamidi: Modernizmin edebi mirasını, Türk edebiyatından Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve Orhan Pamuk üzerinden yeniden okuyorsunuz bu kitapta. Neden bu üç ismi aldınız; bu yazarların sizin okuma ve yazma serüveninizdeki yeri nedir?

Murat Gülsoy: Ufkumu açmış yazarlar olmalarının ötesinde edebiyatımızda önemli bir kanalı temsil ettiklerini ve aralarında bir süreklilik olduğunu düşündüğüm için onlar üzerinde çalıştım. Her üçü de modernist edebiyatçılardan etkilenmiştir, bu etkileri yapıtlarında mesele edinmişlerdir ve bu coğrafyada çok geniş bir zaman dilimine yayılacak ciddi bir etki yaratmışlardır.

Elif Şahin Hamidi: Edebiyat; okumak-yazmak herkesin yalnız başına yapacağı bir yolculuk. Ancak öğrenilebilecek olan teknik bir yanı da var. Bu noktada da daha önce yazılmış yapıtlar; “edebiyat geleneği” en büyük yol gösterici. Bu “öğrenilebilen kısım” için bir de yaratıcı yazarlık kursları var. Yaratıcı yazarlık seminerlerinizden bahseder misiniz? Bu yolda ilerlemek isteyenlere neler tavsiye edersiniz?

Murat Gülsoy: Edebiyat, bir sanat dalıdır ve tüm sanat dallarının da eğitimi vardır. Resim öğrenmek için akademiye gidebilirsiniz ya da çeşitli ressamların atölyelerinde çalışabilirsiniz. Benim yaptığım da biraz bu tarz bir atölye ortamı yaratmak. Elbette öykü ve roman yazmak için gerekli olan teknikleri yetkin örnekler üzerinden tartışıyoruz öncelikle. Daha önceki edebiyat yeni yazar için ikili bir anlam taşır. Yazmayı, edebiyat sanatını ancak o örnekleri okuyarak öğreniriz. Bu anlamda temel kaynaktır edebiyat birikimi. Ama bir yandan da insana ket vuran, elini ayağını bağlayan bir engel özelliği taşır. Yazılmış binlerce harika kitabı okuduktan sonra insan yeni bir öykü ya da roman yazmak için cesareti nereden bulur? Yeni yazarın kendinden önceki edebiyatla ilişkisi babayla kurulan aşk-nefret ilişkisine benzer. Hem ondan öğrenmek zorundasınız hem de kendinizi ortaya koymak için onunla çatışmalısınız. Farklı olanı yapabilmek için hâlihazırda yapılmakta olanı bilmek zorundasınız. Ne kadar çok öğrenirseniz, önceki yapıtlar üzerinde ne kadar çok çalışırsanız kendi farklı yolunuzu bulmak için o kadar güçlenirsiniz. Benim yaratıcı yazarlık seminerlerim ve atölye çalışmalarım öykü ve roman yazmak amacıyla yola çıkmış insanları bir araya getiriyor. Bu uzun ama zevkli bir yoldur. Üstelik yalnız olmamak da yolun başlangıcında özellikle yeni yazar için çok önemlidir. Bu tür etkinliklere katılmak yararlıdır. Ama asıl önemli olan yazmayı hayatının içine alabilmesi, düşündüklerini, deneyimlerini yazan bir insana dönüşebilmesidir.

Murat Gülsoy’un, 2004 yılında yayımlanan, öykü ve roman yazma sürecinin irdelendiği “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık” kitabı gibi, bu son kitabı “602. Gece” de okuma-yazma yolculuğunda pek çok insana yol gösterci olacak kitaplardan biri. Bugünün edebiyatını anlamak, anlamlandırmak için modernist köklere iniyor Gülsoy. Bunu yaparken de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Geçmiş Zaman Elbiseleri”ni geçiriyor sırtına; Oğuz Atay’ın “Demiryolu Hikâyecileri”nin öyküsüne kulak veriyor bir kez daha ve Orhan Pamuk’la “Cevdet Bey ve Oğulları”nı ziyaret ediyor, “Kara Kitap”ın sayfalarını aralıyor… “602. Gece”nin sırrına eren Gülsoy’un, “Şato”nun peşinden gitmesini dört gözle bekliyorum…

SÖYLEŞİ: Elif Şahin Hamidi
Bu söyleşi, 2009 yılında Remzi Kitap Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Yorum yapın

Daha fazla Söyleşi, Yazarlarımızın son çalışmaları
Ey Eleştiri Sapıkları – Zafer Köse

Koskoca Aziz Nesin’i bile, sadece “Halka aptal demişti” diye anarsınız; üzerinde durulacak onca özelliğiyle ilgilenmezsiniz. İnsanları aşağılayan, halkı küçümseyen “bilim...

Kapat