Niçin yalnız başkalarının gülünçlüklerini görebiliyoruz?

montesquieu_2Rika’dan Usbek’e
Geçende bir toplantıda bulunmuş, bir hayli da eğlenmiştim. Orada hemen her yaştan kadınlar vardı. Biri seksenlik, diğeri altmışlık, ve bir diğeri de kırklık üç kadınla muarefe kurdum. Bu sonuncusunun yirmi yaşında bir de yeğeni vardı. Bir aralık garip bir insiyakla bu genç kıza yaklaşmıştım. Beni görür görmez, o da bana sokuldu ve kulağıma eğilerek:

— Ne dersiniz, deye sordu, teyzem yaşına bakmadan arkasından aşıkların koşmasını istiyor?
— Teyzenize bu hareketi hiç yakıştırmam, dedim. Bu tarz hareket olsa olsa, size uygun düşebilir.
Bir müddet sonra teyzesinin yanında bulunuyordum; o da bana:
— Rica ederim, dedi, şu kadın hakkında ne düşünürsünüz, bilmem amâ, en azından altmışında var. Böyle iken, bu gün aynanın karşısında, tam bir saattan fazla süslendi, püslendi durdu!
— Geçen zamana yazık olmuş, dedim. Bunu yapması için sizdeki cazibelere sahip olması lâzımdı!
Bu zavallı altmışlık kadını da ziyaret ettim; beni görür görmez hemen dertlerini döktü:
— Acaba, dünyada bu kadından da gülüncü bulunur- mu? En azından seksenlik olduğunu görüyorsunuz. Amâ, o bu yaşın, kan kırmızısı kordela bağlamasına hiç de mani olmadığına kanidir! Hep gençlik özentisi içinde, halbuki bu gidişle gençlik merhalesini de çok geri de bırakıp çocukluk yıllarına basacak!
Ah. Rabbim! Niçin yalınız başkalarının gülünçlüklerini görebiliyoruz? diye hayıflandım. Sonra da, belki de bu bir saadettir, başkalarının zaaflarında kendimize bir teselli arayıp buluyoruz, deye mülâhazada bulundum. Mamafih, daha eğlenmek arzusundaydım. Kendi kendime: (Eh, iyice tepelere çıktık; şimdi de aşağılara inmeye başlayalım ve en tepedeki seksenliğe yaklaşayım!) dedim.
— Madam, biraz evvel konuştuğum o hanıma o derece çok benziyorsunuz ki, görenler sizleri iki hemşire sa¬nırlar. Sonra yaşça da öyle, zannetmem ki, biribirinizden farklı olasınız?
Bu sualime çok memnun bir çehre ile:
— Ya, öylemi? dedi. Mamafih, haklısınız beyefendi, ikimizden biri ölecek olsa, diğerimiz akibetinden endişeye düşmelidir. Zira, aramızda iki gün yaş farkı olduğuna kani değilim.
Bu ihtiyar ve dermansız kadınla işimi bitirince, altmışlık kadına yaklaştım
— Giriştiğim bir bahis hakkında reyinizi almağa geldim madam, dedim, (kırk yaşındaki kadını işaret ederek) Ben o hanımefendi ile sizin ayni yaşta olacağınıza emin olduğuma dair bahse giriştim.
— Aramızda altı ay fark olabileceğini zannetmediğime emin olun!
Ne güzel netice! Mamafih sırayı takipte devam ediyorum. Şimdi de kırk yaşındaki hanımın yanma geldim:
— Muhterem madam, lütfen söyler misiniz, şu masadaki genç kıza niçin yeğenim diyorsunuz? Acaba herkesi bu söze güldürmek için mi? Çünkü, siz de onun kadar gençsiniz. Hattâ, onun yüzünde bazı kırışıklıklar olduğu halde, sizinkinde bundan eser yok. Ya, teninizin parlaklığı, penbeliği ve cazibesi!..
— Ah! Beyefendi, rica ederim durun, o kadar acele etmeyin! Gerçi ben onun teyzesiyim; lâkin annesi en az benden yirmi beş yaş daha büyük idi. Annelerimiz de ayrı idi. Sonradan bana anlatıldığına göre, merhume ablamın kızı ve ben ayni sene içinde doğmuşuz.
— Ben de öyle olacak, diyordum. Şu hayretimde de aldanmamışım.
Hey sevgili Usbek, cazibelerini fazlasile kaybettiklerini hisseden kadınlar, gençliğe dönmeğe çabalıyorlar. Öyle ise! Hiçte haksız değiller! Niçin başkalarını aldatmağa çare aramasınlar? Hakikatte, onlar bütün gayretlerini asıl kendi kendilerini aldatmağa, bütün bu keder verici üzüntülerden sıyrılmağa hasrederler…
Paris. 3/Aralık/1713.

“İran’nın şimal doğusundaki Uzbekistan adı verilen bir diyardan geldiği için kendisine Usbek adı verilen bir İranlı prens, o tarihte İran’ın baş şehri olan İsfahan’daki muhteşem sarayını, debdebe ile geçen bir hayatı, dünyalar kadar güzel karılarını, muti kölelerini, harem- ağalarını terkederek Rika adındaki dostu ile Garb’a doğru seyahata çıkar. Bu seyahatin âmili ikidir. Biri zahirîdir; o da, gittikçe çoğalan şahsî düşmanlardan uzaklaşmaktır.İkinci ve asıl âmil ise, İlmî hakikatleri bütün vus’- atlerile görmek, araştırmaktı; başka iklimleri, başka insanları, onların huylarını, duyuşlarını, ilim ve san’at sevgilerini, sezişlerini, görüşlerini, ahlâklarını, dinî telâkkilerini, devlet idare tarzlarını yerinde görmek, incelemekti; sonra da onları yurtlarına aksettirmek, ibret almak, örnek almak, istifade etmekti.”
Muhiddin GÖKLÜ
Çevirmenin Notu
Inkılap Yayınları 1963

Kitap Hakkında
Montesquieu’nün “İran Mektupları” isimli eseri ilk yayımlandığı dönemde yazara büyük ün getirmiş bir mektup-roman. Montesquieu dünyayı keşfetmek üzere İran’dan yola çıkıp Fransa’ya gelen iki İran soylusunun başta sarayla, büyükelçilerle, din adamlarıyla, büyükelçilerle yazışmalarını romandakine yakın bir olay örgüsü yaratma çabasıyla bir araya getiriyor. Doğu’nun Batı’ya dair tecrübelerini anlattığı bu mektuplar, aynı zamanda Doğu’nun gizemli saray yaşamına dair de tezler içeriyor.

Yorum yapın

Daha fazla Mektup
İnsana doğuşunda ağlamalı, yoksa ölümünde değil!

Usbek’ten İbben’e İzmir Bir Büyük ölür ölmez, hemen bir kilisede toplanıyorlar ölünün duasını yapıyorlar ve arkasından da methü se- nâsına...

Kapat