Nikolay Ostrovski?yi Anmak – Anna Karavaeva

Balkon kapısı açıktı; rüzgârın kımıldattığı perde şişiyor, ağır ağır yükseliyor ve tekrar alçalıyordu. Radyonun üstüne bırakılmış buruşuk havlu, alacakaranlığın içinde beyaz bir leke gibiydi; uzun kulaklarını geriye atıp sıçramaya hazırlanan beyaz bir tavşana benziyordu.

Sochi?de iki yıl önceki o aydınlık Eylül sabahını hatırladım; Orekhovaya Caddesi?ndeki küçük evi; güneşli bahçesindeki olgun turuncu hurmaları, beyaz badanalı odayı ve yastık yığını üstündeki o sevimli yüzü.

Nikolay?ın gergin parmakları, battaniyenin kıvrımları arasına mutlulukla sokulan beyaz tavşanın uzun, ipeksi kulaklarını okşadı. Nikolay usulca gülüyordu, ışıldayan dişleri şeker kadar beyazdı. Başucundaki sehpanın üstünde iri kırmızı elmalar vardı ve bütün evi tatlı bir elma kokusu sarmıştı. Beyaz tavşan yumuşak kulaklarını garip bir biçimde geri çekerek bu nazik eli küçük pembe diliyle yaladı.

Gözlerimi sımsıkı kapayıp o sıcak Eylül sabahına geri dönmek istedim ve sanki, o anda, bütün evi gün ışığıyla elma kokusu doldurdu. Düşüncelerim bu hüzne kapılıp gitmeyi reddetti. Olanları kabullenemiyordum ve geçmişin geri gelmeyeceğini aklım almıyordu.

Ama gerçek ortadaydı ve Nikolay?ın artık sonsuz sükûnete ulaştığını tüm acımasızlığıyla gösteriyordu. Yaşamak için verdiği son mücadele de onun kalan gücünü tüketmiş ve onu kavurucu rüzgârın kuruttuğu bir yaprağa çevirmişti. Bu mücadele, ona yalnızca geniş alnı ve koyu kestane renkli yumuşacık saçlarını bağışlamıştı. Küçülen solgun yüzünde kavisli kaşları yükseliyordu. Sanki hayata devrimci bir şevk, sınırsız bir sevgi ve ilgiyle tutunan bu yaratıcı güç hala durmaksızın varlığını sürdürüyordu. Elimi alnına koydum, hala sıcak ve hatta nemliydi. Sanki Nikolay bize heyecan veren çalışmalarını bitirmiş, istirahat ediyordu. İçine çökmüş göğsü sanki derin bir nefesle inip kalkıyor ve göğsünün üstündeki Lenin Nişanı bu kıpırtıyla esrarengiz bir biçimde ışıldıyordu.

Gece gündüz demeden üç gün boyunca her yaştan sayısız insan cenazeye akın etti, Ostrovski?nin tabutu çiçeklerle kaplandı.

Nikolay Ostrovski yalnızca kitaplarında yaşamıyor; destansı bir imge ve yaşadığı çağın en güçlü, en göz alıcı kişiliklerinden biri olarak da yaşamaya devam ediyor.

Kader ona acımasız davranmış; onu kollarıyla bacaklarını ve gözlerini kullanmaktan mahrum etmişti. O, sakatlığının, çaresi olmayan hastalığının, zayıflığının ve çektiği acıların üstesinden mücadeleyle gelerek ayakta kalmayı başardı. Bolşevik gençliğin bu ateşli savunucusu, sosyalizmin azim ve sevinç dolu zafer şarkısını söyledi; dirençle çınlayan sesi, Sovyet topraklarından tüm dünyaya yayıldı.

Hüzünlü hatıralar bir yana! Ölüm, fiziksel varlığımıza karşılık ödemek zorunda kaldığımız bir vergi olduğundan hüzünlü hatıraları bir kenara bırakalım ve tükenmek bilmeyen bu güçlü yaşam pınarına dönelim?

1932 yılının Moskova?ya özgü soğuk ve rüzgârlı bir bahar sabahında onu görmeye gittim. Mertyi Caddesi?nde yaşıyordu (bu caddenin adı daha sonra Nikolay Ostrovski Caddesi olarak değiştirilmiştir. y.n.)

Geniş apartman kiracılarla doluydu. Kalabalık ve gürültülüydü. İnsanlar koridorda itişip kakışıyor, bebekler ağlıyor ve uzaktaki bir dairede birisi daktilo tuşlarına beceriksizce vuruyor, inatçı bir ağaçkakanın gagalamalarını andıran tuş sesleri yükseliyordu.

Bir yazar için nasıl bir ortam! Bu gürültü içinde çalışmayı hayal edin! Kapıyı çalıp Nikolay Ostrovski?nin odasına girdim.

Battaniyesini ve şalını boğazına kadar çekmiş bir adam uzanıyordu yatakta. Yastık yığınının üstünde zayıf ve solgun bir yüz gördüm; çıkık ve geniş bir alna koyu kestane rengi saçlar dökülmüştü.

Zayıf gözkapakları hafifçe titriyordu. Çökmüş avurtlarına gür kirpiklerinden mavimtırak gölgeler yayılıyordu. Balmumu şeffaflığındaki elleri battaniyenin üzerinde uzanıyordu.

Nikolay Ostrovski?nin yatalak olduğunu biliyordum; ama onu pek de böyle hayal etmemiştim.

Öylesine korkunç biçimde halsiz ve güçsüz görünüyordu ki, onu rahatsız etmeyip başka bir zaman gelmeye karar verdim.

Tam o esnada yaşlı ve narin bir kadın hızlıca odaya girdi. Koyu kahverengi gözleri parlıyordu ve yüzüne bir gülümseme yayılmıştı.

Nikolay, derinden gelen ama genç ve pek de kuvvetsiz olmayan bir sesle aniden ?Anne, kim o?? diye sordu.

Annesi ona adımı söyledi.

?A! Ne hoş,? dedi. ?Yaklaşın, buraya gelin.?

Güzel ve bembeyaz bir gülümseme yüzünü aydınlattı. Yüzündeki her çizgiden gençlik hevesi ve yaşam sevinci okunuyordu. Önce iri kahverengi gözlerinin şevkle parıldadığını sandım. Ama hemen sonra o parıltının, derin ve yoğun renkli irislerden kaynaklandığını anladım. Buna rağmen, mutluluk saçan yüzünde öylesine bir yoğunlaşma, dikkat ve neşe vardı ki konuşmamız boyunca onun kör olduğunu hep unuttum.

O sıralar editörlüğünü yaptığım Molodaya Gvardia dergisi tarafından yayınlanması için henüz anlaşması imzalanmış olan Ve Çeliğe Su Verildi adlı romanının birinci bölümü üzerine konuşuyorduk. Nikolay, karakterlerinin bizi nasıl etkilediğini duymak için sabırsızlanıyordu.

Muzip bir tavırla ?Pavel, bence o kadar da kötü bir çocuk değil.? dedi ve gülümsedi. ?Gizem yaratmıyorum, Nikolay Ostrovski ve Pavel Korçagin yakın dostlar. Canını da kanını da benden aldı bu Pavel karakteri? Öğrenmek istediğim şu: romanım sadece bir otobiyografi gibi, bir kişinin yaşam öyküsü gibi mi okunuyor??

Gülümsemesi aniden soldu, dudakları sımsıkı kapanarak yüzünde soğuk ve katı bir ifade oluştu.

?Bu kadar açık bir soruyu kasten soruyorum; çünkü yaptığım şeyin insanlar için iyi, doğru ve faydalı olup olmadığını bilmek istiyorum. Yalnızca kendini ilgilendiren tekil olaylardan fazlasıyla var; okur bir anlığına -sanki bir mağaza vitrinine belki de hayranlıkla bakıyormuş gibi- duraklar, sonra yoluna devam eder ve orada gördüklerini bir daha asla hatırlamaz. İşte bu, bütün yazarların korkması gereken bir durum; özellikle de benim gibi acemi bir yazar daha fazla korkmalı bu duruma düşmekten.?

Ona, kaygılanmasını gerektiren hiçbir şey olmadığını söyledim.

Sözümü kibarca bölüp: ?Lütfen, sadece bir konuda anlaşalım: beni iltifatlarınızla teselli etmeyin. Bana tatlı sözler söylemek zorunda değilsiniz. Sonuçta ben bir askerim, küçücük bir çocukken de ata binebiliyordum ve şimdi o atın üstünden düşmem.?

Seğiren dudaklarına, ürkek ve nazik gülümsemesine rağmen kırılamaz azminin gücü, yüzünde olanca açıklığıyla aniden belirdi. Aynı zamanda, ona söylemem gerekenlerin aslında onu rahatlatacağını düşünmek beni son derece mutlu etti.

Kitabını okurken, Rus ve Batı klasiklerindeki kahramanları istemdışı anımsadığımı söyledim. Dahi yazarların yarattığı bu kahramanların birçoğu, kendi kuşaklarının amaç ve zihniyetini biçimlendirmişti. Arka planda toplumsal ilişkilerin, bireysel ve toplumsal trajedilerin tarihi ile insanoğlunun ulaştığı zaferlerin mutluluğu vardı.

Pavel Korçagin, gurur ve cesaretle büyük ve önemli kimselerin arasında yer alabilirdi. İç Savaşın ateşinden doğan bu acemi genç, böylesine meşhur bir birliğe girdi diye bilinçli biri olduğunu zannetmemeliydi. Ne de okumuş çevrelerine gidip mahçup bir edayla kendine bir konum dilenmeye en küçük bir ihtiyacı yoktu. Onda, başkalarında bulunmayan bir şey vardı: tükenmeyen bir güçle dolu genç kalbi, bastırılamaz bir mücadele arzusuyla çarpıyor ve aklı, insanların özgürlüğüyle mutluluğu için en ilerici, en asil düşüncelerle yanıp tutuşuyordu.

Balzac?ın Rastignac?ı gibi bir karakterle Pavel Korçagin?in uzlaşmaz iki taban tabana zıt kişilik olduklarını söylemeye gerek yok; ama Puşkin, Byron ya da Stendhal?in eserlerindeki özgürlük düşkünü karakterlerin hepsi de Pavel? ruhça yakındı. Ama elbette, onun ruhuna en yakın olanlar Gorki?nin kahramanlarıydı.

İki yakın arkadaş gibi konuşuyorduk; farklı konulara değiniyor ve yine romana dönüyorduk. Nikolay, Molodaya Gvardia?nın editörü olarak benim ve yardımcım Mark Kolosov?un, romanı yayına hazırlarken ne gibi değişiklikler yaptığımızı duymak istiyordu. Ona, bütün süslü klişeleri romandan attığımızı söylediğimde bir kahkaha patlattı ve sonra bazı talihsiz kelime hatalarından ve kullandığı bazı kelimerden alıntılar yaparken neşeyle kıkırdadı.

Birdenbire ciddi ve düşünceli bir ses tonuyla ?Tüm bu hataların sebebini biliyor musunuz?? diye sordu. ?Sanırım bilgisizliğim yüzünden olduğunu düşünüyorsunuz. O da var; ama benim yaratıcı yalnızlığımı da hesaba katmalısınız, anlıyor musunuz? Yalnız bir amatör olarak yazmaya başladım, kendi sorumluluğumda. Ama şimdi edebiyat çevrelerinden arkadaşlarım olacak, bu harika!?

Romanın bütünü hakkında ne düşündüğümü; farklı sahneleri, diyalogları, betimlemeleri nasıl bulduğumu; karakter çiziminde başarılı olup olmadığını; dil hataları yapıp yapmadığını, karşılaştırma, mecaz, tasvir gibi söz sanatlarını yerinde kullanıp kullanmadığını sordu.

Her sorusu, bu konu üzerine ne kadar çok düşünüp okuduğunu gösteriyordu; edebiyat meselelerine yaklaşımı onun olgunluğunun bir diğer göstergesiydi.

Zaman akıp gitti. Nikolay?ı yormaktan korkuyordum; ama ayrılmak için her ayağa kalkışımda, laf lafı açıyor ve ben ?son bir dakika daha? orada kalıyordum. Sohbetimiz, tıpkı ilk buluşmada birbiri hakkında her şeyi öğrenmek isteyen iki insanın diyalogu gibi daldan dala ilerliyordu. Konu yine romana geldi, Nikolay?ın üzerinde çalıştığı ikinci bölüm hakkında konuştuk. Bir hasta odasında bulunduğumu ve amansız bir hastalığın pençesindeki bir adamı ziyarete geldiğimi tümüyle unutmuştum.

Bana yazma planından, endişelerinden ve sonraki bölümleri tamamlamak için kendine koyduğu zaman sınırından bahsetti. Sözcüklerinden hayli yoğun bir enerji yayılıyordu; cesaretlendirilmeye ihtiyacı bile yoktu.

Molodaya Gvardia?nın bu yeni yazarı; hayat dolu ve üstün bir yeteneği olan bu Bolşeviği, İç Savaşın kıdemli askerini, kayda değer ölçüde belirgin ideolojik ve ahlaki değerlere sahip bu adamı kazanmasından tarif edilmeyecek derecede hoşnuttum.

Nikolay, mücadelenin ortasında büyümüş güçlü bir karakterdi; tam da bu nedenle, onu dizginlemek yerine planlarını gerçekleştirmesi için ona yardım etmek istiyordum.

Gurur ve mutlulukla olgunlaşmış tok sesi hala kulaklarımda:

?Yeniden saflardayım. Önemli olan bu. Yeniden saflardayım! Hayat harika, değil mi? Benim için çok güzel bir hayat başlıyor!?

Eve dönerken kulağımda bir şarkı gibi hep bu sözler çınladı: ?Benim için çok güzel bir hayat başlıyor!?

Sochi?ye götürülmeden önce onu birkaç kez daha ziyaret ettim. İnsanı şaşırtacak denli cesur olan bu adamın zekâsına ve karakterine daha da yakından şahit oluyordum.

Moskova?daki bu tıklım tıklım apartmanda yaşamak adeta bir sınavdı. Başarıyla gizlemeyi henüz öğrenemediği ızdırabının dışında ona farkettirilmemeye çalışılan başka dertler ve sorunlar da vardı. Ailesinin bütçesi düşüktü. Olga Osipovna elinden geldiğince tutumlu davranıyor, geçim sıkıntısını oğluna belli etmemek için uğraşıyor ve yüzünde daima bir gülümseme, dilinde hep hazır bir şakayla oğlunun etrafında pervane oluyordu; ama buna rağmen Nikolay keskin hisleriyle işin aslını tahmin edebiliyordu.

Annesine: ?Beni kandıramazsın canım annem, zor geçindiğimizin farkındayım? der, annesi ise, ?Sen kendi işine bak, geçinme işini de bana bırak? diye cevap verirdi. Olga sıkıntıları şakayla geçiştiriyor ve Nikolay da bu oyunu sürdürüyordu; ama gülüp geçilemeyen bazı şeyler de vardı.

Kaldıkları oda soğuk ve rutubetliydi; yatağa bağlı bir hastanın orada daha fazla kalması mümkün değildi.

Molodaya Gvardia editörleri, Nikolay Ostrovski?nin Sochi?ye taşınmasını Genç Komünistler Birliği?nin Merkez Komitesi?nden talep ettiler; 1932 yazında Ostrovski ve annesi güneye taşındı. Taşınmadan bir gün önce Nikolay bana şu notu gönderdi:

?Sevgili Yoldaş Anna,

Yarın sabah saat onda güneye gitmek için yola çıkacağız. Saldırımı ilerletmeye yarayacak güce kavuşayım diye her şey yapıldı. Sonbaharın sonuna kadar Sochi?de kalmak istiyorum. Gücüm yettiğince çalışmak istiyorum.?

?Saldırı? derken Ve Çeliğe Su Verildi romanının ikinci bölümü üzerindeki çalışmalarını kastediyordu. Nikolay?ın ?işim? dediği bu zor ve sancılı süreç gerçekten de tam bir saldırı süreciydi?

Battaniyesinin üstüne uzattığı zayıf ve solgun ellerini sık sık hatırlıyorum. Onlar, kör bir adamın sinirli ve aşırı duyarlı elleriydi. Ölümünün sebeplerinden biri olan eklem iltihabı, zavallı vücudunu tamamen ele geçirmişti; sadece ellerini hareket ettirebilecek kadar gücü kalmıştı.

Sochi?ye gitmeden kısa bir süre önce Nikolay bana sağlık durumundan alışılageldiği gibi alaycı bir tavırla söz etmişti:

?Omuzlarım ve dirseklerim artık vücudumun bir parçası değilmiş gibi. Bu çıldırtan bir his! Bana kalan, sahip olduğum tek şey bu!? muzip bir acıyla gülümsüyordu, ellerini kaldırıp parmaklarını oynattı: ?Bunlara kaldık!?

Önceki ziyaretlerimden birinde, hastalığı hakkında konuşmaktan hoşlanmadığı halde, karton bir kalıp yardımıyla yazı yazmaya çalıştığını anlatmıştı.

?O kadar da kullanışlı değildi; ama işe yarıyordu.? dedi.

1932 Ağustosunun başında Nikolay bana Sochi?den bir mektup gönderdi. Karton kalıpla yazmıştı. Eğri büğrü yazısı ve çarpık harfleri, bu kısacık mektubu yazmak için ne kadar güç sarf ettiğini anlamaya mecbur ediyordu.
18 Primorskaya,
Sochi,
5 Ağustos

?Sevgili Yoldaş Anna,
Annemle deniz kıyısına çok yakın oturuyoruz. Bütün günümü, bahçedeki bir meşe ağacının altında yazarak geçiriyorum. Mevsimin en güzel günlerini (sonraki sözcükler anlaşılmıyor)? kafam net. Yaşamak için acele ediyorum. Yoldaş Anna, boşa geçirdiğim günlere üzülmek istemiyorum. Saçma hastalığım yüzünden saldırı çıkmaza girmişti, şimdi yine ilerliyor, bana zafer dile.?

Bu saldırının gücü ve heyecanı sadece şu sözlerden hissedilebilirdi: ?Yaşamak için acele ediyorum.?

Sochi?ye vardıktan bir süre sonra durumu tekrar ağırlaştı. Bu hastalık ona göre saçma bir zaman kaybı ve tahammül edilemez bir ayak bağıydı. Genel sağlık durumu kötüleşse de o, umudunu yitirmeyen bir iradeyle yeni hastalığının da üstesinden gelebilirdi.
Biraz iyileşir iyileşmez dayanma gücünü ölçmek için bana ?kendi eliyle? bir mektup yazdı. Onu, meşe ağacının gölgesinde uzanmış, dinlenmeyi reddederek saatler boyunca gönüllü sekreterine yazı yazdırırken hayal edebiliyordum? Alnında boncuk boncuk biriken terler, sinirle seğiren kalın kaşları, titreyen gözkapakları ve battaniyenin köşelerini yolan ince parmakları. Yazı yazdırmak onu yorduğundan sık sık boğazını temizliyor olmalı; ama ?boş geçen hastalık günlerinde? kaybettiği zamanı telafi etmek istiyordur. Alnı ateş yanıyor ve kalbi tekliyordur: savaş alanını resmediyor, süvarilerin öfkeli sesleriyle sarsılan yeri hissediyor ve işçi düşmanlarını deviren korkusuz atlıların hızla gelişini görüyordur. Ve şimdi Moskova?daki barış zamanının ilk yıllarını betimliyor, Bolşov Tiyatrosunda yapılan Genç Komünistler Birliği kongresini anımsıyor, ordudaki yoldaşlarıyla görüşüyor olmalı.

?Acele? Acele? Yaşamak için acele etmeliyim ??

Molodaya Gvardia, Ve Çeliğe Su Verildi adlı romanın ikinci bölümünü 1933 yılının Ocak ayında yayınlamaya başladı.

O sıralar, Nikolay?ın ?saldırısı? için canıyla ve tüm gayretiyle ödediği bedelin ne kadar büyük olduğunu gönderdiği mektuplardan anladım.

Öyküme burada ara vererek Nikolay?ın birkaç ay kalacağı düşünülen Sochi?de üç buçuk yıl yaşadığını belirtmek istiyorum.

Mektuplarından birinde şöyle demişti:

?Ciddiyetle çalışmaya başladım. Yalnız iseniz bu oldukça zor. Edebiyat bilgim ve bana yardım edecek nitelikli bir öğretmenim yok; ama yine de kısa hayat tecrübemle ufkumun genişlediğini ve kültürel birikimimin arttığını hissedebiliyorum? Son üç ayda ne yaptığımı sormuşsunuz. Zamanımın büyük bir kısmını buralı gençlerle edebiyat çalışmaları yapmaya ayırdım. Eskiden yalnız kurttum, şimdi onları coşturan biriyim. Komisyon, toplantılarını artık benim evimde yapıyor. Partinin baş eylemcisiyim ve Kültürü Destekleme Bölge Kurul Başkanı?yım. Parti eylemlerine daha fazla katıldım ve şimdi çok daha faydalı bir yoldaşım. Çok güç harcadığım doğru; ama yaşam daha zevkli oldu. Konsomolun ortasındayım.

Bir edebiyat çevresi oluşturdum ve elimden gelenin en iyisini yaparak bunu geliştirmeye çalışıyorum. Parti ve Konsomol, çalışmalarıma candan bir ilgi gösteriyorlar. Parti eylemcileri sık sık benim evimde toplanıyorlar. Hayatın nabzını tuttuğumu hissediyorum. Tam üç ayımı kasten feda ederek bu yerel uygulama deneyimini kazanmak istedim; böylece en güncel ve en canlı olanı yakalayabilecektim. ?

Sonra şunları yazdı:

?Hala çok okuyorum. Balzac?ın Tılsımlı Deri?sini, Figner?in ?Hatıralar?ını, Udeghei?nin Sonu?nu, Anna Karenina?yı, Edebi Miras?ı, Literaturnaya Kritika?nın tüm eski sayılarını, Turgenyev?in Asilzade Yuvası?nı ve daha birçok kitabı okudum.?

Bu mektubu iş arkadaşlarımdan birine okuttum, o da gerçekten etkilendi.

?Ne kadar da güçlü bir karakter!? diye haykırdı. ?Bu mektubu yazanı bilmeseydim, onu, çalışmalarını rapor eden büyük, sağlıklı bir yazar olarak düşünürdüm.?

Nikolay?ın korkunç derecede hasta olduğunu ancak iyileştikten sonra öğrendik. 1934?ün başlarında bana yazdı:

?Neredeyse ölüyordum. Umutsuz mücadele tam bir ay sürdü. En kötüsünü de atlattım ve kendimi gün geçtikçe daha güçlü hissediyorum??

Roman kısa sürede ünlendi, Ostrovsky, kitabın yerel kütüphanelerde ve kitapçılarda bulunmadığına dair yakınma dolu mektuplar alıyordu.

Bana çeşitli insanlardan ve yaptıkları işten bahsediyordu; madenciler, metal işçileri, dökümcüler, elektrikçiler, makinistler, gemi ateşçileri, muhasebeciler, öğretmenler, aktörler, sanatçılar. Birkaç önemli kolhoz başkanı ve takım liderleriyle tanışmıştı. ?Ne karakterler!? diye coşkuyla haykırdı. ?Hayat deneyimleri ve bilgi birikimleri gerçekten harika!?

Ostrovski, köylülerin dürüstlüğüne hayranlık ve gururla bakıyor, onların her kusursuz özelliğini not ediyordu; öte yandan kendini beğenmişlik, sersemlik ve eski kafalılık yüzünden içten içe eziliyordu. Bu konudaki önsezileri görme yeteneğini yitirmemiş kimselere oranla çok daha güçlüydü.

1934?te bana şöyle yazmıştı:

?Gerçeği söylemek gerekirse şu anda bile ziyaretçilerimin birçoğundan daha mutlu bir hayat sürüyorum, çoğu beni sadece meraktan arıyor. Ben merak etmiyorum. Sağlıkları yerinde; ama donuk ve renksiz bir hayat sürüyorlar. Gözleri görüyor; ama hayata karşı bıkkın ve kayıtsız bir bakışları var. Bana acıyor ve muhtemelen şöyle düşünüyorlar: ?Tanrı beni onun gibi olmaktan korusun!? Bana göre onlar öyle zavallı yaratıklar ki, yemin ederim onların yerinde olmayı asla istemezdim.?

Böylesine açık bir ifadeye başka bir şey eklenebilir mi?

Ostrovski her zaman çok planlıydı, tükenmez bir enerjisi ve neşesi vardı, bu onun karakteriydi. Bir tek, günün erken bitmesinden yakınıyordu.

Ruhuna zarar veren şeyler dışında, hiçbir şey onu yıpratamazdı. Sorunları olduğunda dostları bunu ancak o sorunlar geçmişte kaldığında duyardı.

Dostlarının kınamalarına kulak asmazdı, onların uyarılarını duymayı reddediyordu. Günde on beş saat çalışıyor, kalabalık ziyaretçileri kabul ediyor, az uyuyor, sahip olduğu azıcık fiziksel gücünü de harcıyordu. Sochi?ye son gelişimde onu bu yüzden azarlamıştım. Yüzünde gülünç bir uysallık ve pişmanlık ifadesiyle beni dinledi; sonra da iç çekip birtakım sıra dışı mazeretler sunmaya başladı. Olabildiğince ciddi durdum; ama sonra gülmeye başladım. Boşuna nefes tüketmiştim!

?Ben ümitsiz bir vakayım göremiyor musunuz?? dedi ve güldü.

Hepimizin korktuğu şey oldu. 1935 Ağustosunda durumu aniden kötüleşti.

?İnatçılığım sayesinde hayat bana bu sınırsız, harika mutluluğu verdi ve doktorlarımın uyarılarını unuttum. Fiziksel gücümün ne kadar az olduğunu unuttum. Hızla hareket eden insan seli – Konsomol gençliği, saygıdeğer fabrika işçileri ve madenciler, mutluluğumuzun tüm bu cesur yaratıcıları romanım sayesinde benimle ilişki kurdular ve bana hayat verdiler. Bir kez daha tutkulu bir ajitatör ve propagandacı oldum. Saflarda dilimden ziyade kalemimle yer almam gerektiğini sık sık unutuyordum.

Hain sağlığım bana bir kez daha oyun oynadı. Aniden o berbat sınır çizgisine yuvarlandım.

Ama tüm tehlikeye rağmen, bu sefer de ölmeyeceğim elbette. Fırtınanın Çocukları adlı romanımı bitirmeliyim. Hatta içini tüm gayretimle doldurmalıyım. Ve Çeliğe Su Verildi?nin senaryosunu yazmalıyım. Çocuklar için, Pavel Korçagin?in çocukluğunu anlatan bir kitap yazmalıyım, bu kitap Pavel?in mutluluğunu anlatmalı. Bu benim beş yılımı alacak ağır bir iş. En az beş yılı daha hesaba katmalıyım. Gülümsüyor musunuz? Ama bu farklı olmamalı. Doktorlarım da sıkıntı ve umutsuzlukla gülümsüyorlar. Görev her şeyden önce gelir; bu yüzden en az beş yıllık bir plan yapmalıyım. Söyle bana Anna, böylesine mükemmel bir zamanda hangi çılgın ölmeyi kabul eder?

?Gülümsemek? aklımın ucundan bile geçmemişti. Canlılığı, dayanma gücü olağanüstüydü ve iyimserliği her daim öyle çabuk yayılıyordu ki onun ?en az? dediğine hiç kuşku duymadan inandım. En az beş yılı daha olmalıydı. Başka türlüsü düşünülemezdi.

Moskova?ya dönmek için can atıyordu; böylece yazar arkadaşlarına daha yakın olacak ve yeni romanı Fırtınanın Çocukları üzerinde çalışırken gerekli olan materyal ve tavsiyeler her an elinin altında olacaktı.

1935 yılının sonlarına doğru Ostrovski için 40. Gorki Caddesi?nde bir daire almayı başardık.

Kasım ayında ondan bir mektup aldım:

?Bir hükümet görevlisi bana madalya vermek için birkaç gün içinde buraya gelecek. O zamana kadar buradan ayrılamam. Hasta olduğum için doktorumdan da izin almalıyım. Her şey hallolduğunda sana geliş tarihimi yazacağım.?

40. Gorki Caddesi?ndeki daireyi hazırlamakla meşguldük. Her şeyin onun seveceği biçimde olmasına özen gösteriyorduk? Bu telaşlı hazırlığımızın ortasında bana telefon geldi. Sochi?den gelen şehirlerarası bir aramaydı. Dışarıda tipi vardı. Ahizeyi kaldırdım ve tipi uğultusuna müzik sesleri, ıslıklar, çatırtılar da karıştı.
Ve aniden, Nikolay?ın derinden gelen tok sesi kulağımı çınlattı, sanki Sochi?den değil de iki adım ötedeki Arbat Caddesi?nden arıyordu.

?Ayın on birinde Moskova?da olacağım! Tren hareket eder etmez kompartımanımda ?genelkurmay? toplantısı yapacağız! Bana orada olup biten her şeyi anlatacaksın, ben de sana buradakileri anlatacağım. Deli gibi çalışıyorum!?

Aralık ayının on birinde, dondurucu bir kış gününde, birkaçımız Nikolay Ostrovski?yi karşılamak için Serpukhov?a gittik. Yoğun bir kar yağışı vardı. Uzun ve çığırtkan lokomotif ürkütücü bir gürültüyle yerleri örten yumuşacık karın sessizliğini bozdu. Tren durduğunda yeşil servis aracına ilerledik. Yuvarlak yüzlü genç bir kadın kapıda belirdi.

?Nikolay Ostrovski bu arabada mı?? diye sorduk.

Gülümseyerek ?Evet, evet,? diye cevapladı.

Nikolay?ın kompartımanı karanlık ve sıcaktı. Koridordaki solgun ışığın mavi gölgeleri Nikolay?ın yüzüne yansıyordu. Kilo vermişti; ama neşesi her zamanki gibi insanlara da hemen sirayet ediyordu; bembeyaz gülüşüyle etrafa mutluluk saçıyordu; zayıf yüzü öylesine hayat doluydu ki onun ne kadar hasta olduğu aklıma bile gelmiyordu.

Bizimle ?Eski savaşçı saflara döndü,? diye şakalaştı; sesi gurur ve sevinç doluydu.

Genç okurlarının mola yerlerinde kendisi için düzenledikleri toplantılardan bahsetti. Kompartımanda kısa bir süre yalnız kalınca bana şöyle dedi:

?Biliyorsun? Nasıl istediğimi? Onların yüzünü görebilmeyi nasıl istediğimi. Bu harika oğlanları ve kızları öyle güçlü hissediyorum ki, onları gerçekten gördüğümü hayal ettiğim zamanlarda bana ne kadar da yakınlar? Elbette yeryüzündeki en mutlu insanım; ama onları görebilseydim, Genç Komünistler Birliği?nin değerli gençlerine onları ne kadar sevdiğimi daha da dokunaklı ifade edebilirdim. ?

Konuyu değiştirmeye çalıştım; ama Nikolay inatla kaşlarını çatıp dudaklarında dalgacı bir gülümsemenin gölgesiyle devam etti:

?Bazen doktorların düşüncelerini anlamak mümkün değil. Anlaşılan insanın görme yetisini cerrahi bir müdahale ile beş ya da altı günlüğüne geri kazandırabiliyorlar ve sonra yeniden körlük başlıyor. Sanırım buna gözbebeği nakli diyorlar. Neyse, konu bu değil. Bana böyle bir lütufta bulunulmasını reddediyorum. Bana beş günlüğüne gözlerimi vererek aslında bana iyilik yapmaktan çok beni daha da kötü bir duruma sokmuş olacaklarını anlamaz gibiler. Körlüğümle ilgili tüm umutsuz hislerime hükmetmeyi başarmışken, onlar saf bir şefkatle bana daha kötü bir eziyeti bağışlamış olacaklar. Tamam, sevgili arkadaşlarım, hepinizi göreceğim, peki ya sonra? Hayır, ben karanlığı yendim, bu fiziksel özrüme rağmen, onu küçümseyerek yaşamayı öğrendim ve ruhuma yeni bir ağırlığın yüklenmesini istemiyorum.?

Onu yormamak için yolculuk boyunca sık sık kompartımanı boşalttık. Biz koridorda sessizce konuşurken keskin kulaklarıyla her söylediğimizi duyuyor ve konuşmalarımıza neşeli esprilerle karışıyordu.

? Birkaç gün sonra Nikolay?ın evine uğradım. Yüksek tavanlı geniş odası oldukça sıcaktı. İki güçlü ısıtıcı sıcaklığı 25- 26 derecede tutuyordu.

Nikolay kendisine çok yakışan nakışlı bir Ukrayna gömleği giymişti. Onu daha önce hiç bu kadar iyi görmemiştim. İçe çökmüş yanaklarında biraz olsun renk vardı ve yüzünde de yeni, içten bir gülümseme. Yastık yığınına yaslanmıştı, koyu renk saçları uzundu ve beyaz alnını çevreliyordu. Yüzünden yansıyan canlılık bizi de çok mutlu etmişti.

Neşeli ve gürültülü bir konuşma oldu. Misafirlerden biri aniden bu durumun Nikolay?ı yoracağını fark ederek endişeyle sordu:

?Biraz fazla gürültü yapmıyor muyuz??

Nikolay şen bir kahkaha ile cevap verdi: ?Tanrı aşkına, hayır. Gerçek bir hoş geldin partisi yapalım!?

Bir defa, çalışma programını tamamladığı akşam vaktinde ona uğradım. Asker elbisesi kumaşından yapılma bir gömlek giymişti. Yorgun görünüyordu. Kaç saat yazı yazdırdığını sordum.

?Çok sayılmaz, gerçekten çok sayılmaz!? diye başladı; ama hemen itiraf etti: ?On saat kadar. Onaylamadığını biliyorum. Ama çalışmaya öyle açtım ki! Dürüst olayım, sevgililer bile birbirlerini benim çalışmayı özlediğim kadar özlüyor olamazlar. Sıkı bir çalışmadan sonra insan kendini ne kadar iyi hisseder, bilirsin. Sekreterim gittiğinde bir sonraki sahneyi düşünmeye başlamıştım bile ve sahne gözümün önünde öylesine canlı duruyordu ki o an yazdırabilirdim. Böyle anlarda, kendimi dünyanın en mutlu insanı sayıyorum. Yine de şanslı bir yoldaşım, değil mi? Şanslı, hem de nasıl!?

Sochi?deyken Amerikalı bir kadın gazeteciye verdiği röportajı anımsadı.

?Onun pençesine düşmüştüm: onu bunu merak ediyordu, çok rahatsız edici bir kadındı. Kalbimin nasıl çalıştığından tut da genel anlamda kendimi nasıl hissettiğime kadar her şeyi anlatmam gerekti. Dinledim, dinledim ve sonunda benimle ilgili bu kadar bilgiyi ne yapacağını sordum. Kem küm etti, merhametten, insaniyetten falan söz etti. Benden kutsal bir şehit, bir Stoacı ve bir aziz yaratmaya çalıştığını anladım? ona defolup gitmesini söylemeyi ne kadar istemiştim! Bunun yerine, yaşam öyküme yaklaşımını düzeltip kendimi neden toplumun faydalı bir üyesi olarak gördüğümü açıklamaya çalıştım.?

Nikolay acınmaya, küçümseyici ya da dalkavukça lütuflara katlanamıyordu. Onun için kederlenenleri gülünç buluyordu. Oldukça keskin hisleri vardı, etrafındaki insanların ruh halindeki en ufak bir değişmeyi bile hemen sezebiliyordu. Başkalarını neşelendirmekte üstüne yoktu. En basit sözcüklerle, ateşli bir sempatiden çok daha etkili ifadeler yaratırdı. Sorunun temeline inmeye çalışır; sonra sistematik bir biçimde tavsiyesini sunar ve hangi bağlamda neye dikkat etmek gerektiğini kibarca gösterirdi. Bu başka deyişle her şeyin kökenine nesnel ve ciddi bir tutumla inebilme yeteneği onun en güçlü olduğu yönüydü.

Nikolay Ostrovski ile tanışan herkes onun ne kadar yoğun çalıştığını bilir. Ömrünün son günlerinde Moskova?da olamayışıma derinden üzülürüm. Sekreterleri, Nikolay?ın son günlerinde nasıl da gayretle çalıştığını bana anlattılar. Sekreterler günde iki üç vardiya yapıyor ve Nikolay dur durak bilmeden yazdırıyordu. Fırtınanın Çocukları adlı romanının birinci bölümünü bitirmek için gerçek bir savaşçı azmiyle direniyordu. Genç Komünistler Birliği?nin Merkez Komitesi?ne kitabı Aralık ortalarında bitireceği sözünü vermişti ve sözünü tuttu.

Günün her dakikası planlanmıştı: sabahları sekreterine kitabı dikte ediyor ve sonra da yazdırdıklarını iki üç kez okutuyordu. Öğle yemeği için kısa bir ara verdikten sonra tekrar çalışmaya başlıyordu. Sırada gazeteleri, yeni kitapları ya da klasikleri
okuma saati vardı. Etkileyici okumaları sever, bir çocuk gibi dikkatle ve kendinden geçerek dinlerdi. Akşam, radyodan haber ya da müzik dinleyerek noktalanırdı.

Bir kez en sevdiği şarkıların yayınlandığı bir programı dinlemek için onun odasında toplanmıştık; yayın, Radyo Komite?nin hazırladığı Nikolay Ostrovski?ye saygı programıydı. Program bittiğine Nikolay dalgın bir ses tonuyla:

?Mutluluk? işte budur. Bir gün bana ithaf edilen bir konser dinleyeceğim hiç aklıma gelmezdi.?

Müzikten konuştuk. Küçük bir çocukken içeriden piyano sesinin yükseldiği her pencere altında durduğunu anımsadı.

?Piyano beni her zaman cezbederdi ve son derece şaşırtırdı da. Elbette piyano gibi pahalı bir enstrümana sahip olmayı hayal bile etmedim? Sonra akordeon çalmayı öğrendim ve parmaklarımın müzik yapabildiğini görmek beni gururlandırdı. Ön tarafta bir akordeonumuz da var? Savaşa şarkı söyleyerek gitmek harika bir şey!?

Daha sonra tren istasyonunda bulaşıkçı olarak çalıştığı zavallı yılları hatırladı.

?Zor bir işti, kibarca söylemek gerekirse: onu getir, bunu götür, acele et, gözünü dört aç çocuk! Hayatın en sefil yanlarını gördüm, demek istediğimi anlıyor musunuz, yoldan geçenlerin kirli ayaklarını bir bodrum penceresinden sürekli izliyordum. Pek çok sefalete şahit oldum. Birçok kişi kendini içkiye vermişti. Ama en çok kadınlara acıyordum, gözümün önünde kötü yola düşen gencecik kızlar için endişeleniyordum.?

Konu Fırtınanın Çocukları romanındaki kadın karakterlere geldi ve hararetle konuşan Nikolay romanda aşk ve dostluğu, bir kadın arkadaşa ahlaki ve insani yaklaşımı göstermek istediğini söyledi.

?İçinde aşk olmayan bir arkadaşlık olabilir; ama içinde arkadaşlık, yoldaşlık ve ortak ilgilerin olmadığı bir aşk yüzeyseldir. Gerçek bir aşk değildir, bencilce bir zevktir, güzeldir; ama değersizdir. Övünmüyorum, zaten hepsi geçmişte kaldı; eski günlerde kızlar bana sık sık göz koyardı; ama ben ürkek ve aksiydim? Bir Marusya ya da bir Olessya bana mavi ya da kahverengi gözlerini süzerek bakardı? Muhteşem bir histi, yalan yok.?

Hatıralarına gülümsedi.

?Biliyor musunuz,? dedi, ?geçenlerde Tonya Tumanova?dan bir mektup aldım; romandaki Tonya?dan değil elbette; ama o karakterin esin kaynağı olan Tonya?dan. Düşünebiliyor musunuz, beni unutmamış.?

Nikolay birden sessizleşti; kaşlarını çatıp birkaç dakika boyunca hareketsiz yattı. Kılı bile kıpırdamıyor; yalnızca kalın siyah kaşları inceden titriyordu. Sonra silkinip Bana Tonya Tumanova?yı anlatmaya başladı. Tonya?nın âşık olup evlendiği adam -bir mühendisti- güçsüz ve kötü biri olup çıkmıştı. Tonya ondan boşanmış; şimdi iki çocuğuyla yaşıyor, öğretmenlik yaparak geçiniyordu.

?İyi, hoş bir kızdı; ama savaşmak için yaratılmamıştı. Bu hep böyledir, ortak bir amaç için mücadele edemeyen insanlar kendi bireysel mutlulukları için de mücadele edemezler.

Ziyaretlerimden birinde Nikolay?ın solgun ve bitkin görüntüsü beni çok şaşırtmıştı. Sorununu bana anlatmayı önce reddetti, sonra ısrarlarıma dayanamayarak şöyle dedi:

?Göz kürelerim yaralı. Sanırım iltihap var. Özellikle sağ gözüm beni öldürüyor. Gözüne kömür tozu kaçtı mı hiç? İşte sağ gözüm de bazen o lanet kömür tozuyla doluymuş gibi hissediyorum. O toz içeride dağılıyor ve gözüm sanki yerinden çıkıyor. Geçen gün doktorla görüştüm??

Bir an sustu sonra boğazını temizleyip sıkıntılı bir sesle şöyle dedi:

?Daha fazla acı çekmemi engellemek için göz kürelerimi çıkarmayı önerdi. Gözkapaklarımı dikmeyi ya da göz çukurlarıma bir çift takma göz yerleştirmeyi de düşünür mü, diye sordum. İğrenç!?

Suratını acı dolu bir ifadeyle ekşitti. Dudağını ısırdı, gözlerini sıkıca kapayıp gerildi ve inatla dayanmaya, acıyı yenmeye karar verdi.

Sonunda acı veren sessizliği bozarak ?Sadece kendimi değil etrafımdaki insanları da düşünmek zorunda olduğumu ona söyledim.? dedi.

? Ona, ?Bunun arkadaşlarım için ne kadar hoş olacağını düşün.? Dedim. ?Takma gözlü bir büste bakmak. Bunu onlara yapamam. Hayır. Zaman zaman ne kadar kötü olduğu umurumda değil, kendi gözlerimle kalacağım; kör olabilirler; ama en azından kahverengiler.? Sence de öyle değil mi??

Kendi dillerini konuşuyormuş gibi görünen zayıf ve sinirli parmaklarıyla elimi tuttu. Böyle zamanlarda en korktuğum şey onun nefret ettiği ?cıvık cıvık bir duygusallığa? kapılmaktı. Donmuş parmaklarını ellerimin arasına aldım ve sevecen bir tavırla, Perrault?nun masalındaki havuç kafalı, kanca burunlu çocuğa benzese bile onu seveceğimize söz verdim.

Gülümsedi ve sonra gerçekçi bir tonla: ?Beş yıla daha ihtiyacım var; çünkü kitabın ikinci ve üçüncü bölümleri bu çalışma için olağanüstü bir değer taşıyor, biliyorsun.?

Sessizce iç çekerek hayal eder gibi: ?Evet, bir beş yıl daha çok güzel olurdu. Ve sonra safların dışına çıkmış olsam da en azından saldırının kazanıldığını bilirdim.?

?Saf?, ?saldırı?, ?zafer?, ?savaş? gibi sözcükleri sever, bunları coşkuyla telaffuz ederdi. Ona bundan bir kez bahsetmiştim. Gülümsedi ve uzun kaşlarını ağır ağır çattı; derin ve güzel düşüncelere daldığında hep bu hareketi yapardı.

Benim için hayatın temel ifadesini içeren bu sözcükleri nasıl sevmem??

Sivil Savunma Hizmetleri kartı eline geçtiğinde ne kadar sevindiğini hatırlıyorum.

?Görüyorsun, hala savaşçıların saflarındayım!? diye haykırmıştı.

Bir gün dostluk üzerine konuşurken Nikolay aniden Mark Kolosov ve benim onu neden daha sık ziyaret etmediğimizi sordu. Diğer arkadaşlar onu her gün görmeye geliyordu. Günlük ziyaretlere gerek duymadığımı söyledim. Her şeyden önce, konuklarının onu hem fiziksel hem de zihinsel olarak zorladığını bildiğimizden onu yormak istemiyorduk. Ayrıca, gençlerimize ayıracağı vakti çalmak istemiyorduk; çünkü Nikolay Ostrovski gibi bir insanla çalışmak onlar için çok iyiydi. Hem önemli olan onu ziyarete kaç kez gittiğimiz miydi? Sonuç olarak bir yazarın yalnız kalmaya ihtiyacı vardı; tek başına kalıp huzurla düşünmeli, kahramanlarıyla karşılıklı konuşabilmeliydi. Bu yaratma sürecinde sekreterlerinin de yanında hazır bulunduğunu gördüğümüz Ostrovski için yalnız geçen saatler oldukça önemliydi. Her şeyi düşündük ve ona yük olmayacak, yine onu eskisi gibi ziyaret edecektik. Her an gösteremesek de, elbette ki o kendisini sevdiğimize ve onun en içten dostları olduğumuza emin olmalıydı.

İçten bir hareketle ?Oh, evet, evet, biliyorum.? dedi.

Sohbetimiz başka konulara kayıyordu ve ben sırası gelmişken onun üretken yazışmalarından söz açtım. Nikolay yüreğini coşturacak denli ilginç mektupları anımsayarak hevesle karşılık verdi ve aniden hüzünlendi:

?Kâğıtlarımı düzenlemen gerekirse işinin çok kolay olacağını bilmeni isterim. Her kâğıt parçası olması gerektiği yerde. Ben bir askerim, düzeni severim??

Onu iyi tanıyan herkes, doldurulamaz boşluğunun acısını daima hissedecektir. Zaman acıyı hafifletir, elbette; ama kederi de derinleştirir.

Nikolay Ostrovski?yi unutmak mümkün değil. Okurları ve dostları onu asla unutmayacaklar. Karakteri, dayanıklılığı ve kendini sosyalizm davasına adamışlığı ile hatıralarımızdan asla silinmeyecek. O, eşsiz derecede büyüleyici, kusursuz ve ince bir insandı.

Anna Karavaeva [1893-1979]. Yazar, editör, gazeteci. İlk eserlerinde kolhozlardaki yeni yaşam mücadelesine değindi. Bestuzhev Kadın Kurslarından mezun oldu (1916). İlk çalışmaları 1922?de ortaya çıktı. 1928 tarihli Kereste Fabrikası adlı romanıyla Sovyet sanayileşmesinin köylüler üzerindeki olumlu etkilerini anlattı. 1930?larda yazdığı eserlerinde, gençlerin eğitim sorununu, devrim öncesi aydın sınıfı, iç savaş dönemini ve modern toplum dönemini ele aldı. İkinci Dünya Savaşı?ndan esinlenerek Devlet Ödülü kazandığı Anavatan üçlemesini yazdı. 1931-1938 yılları arasında Molodaya Gvardia dergisinin baş editörlüğünü yaptı ve Nikolay Ostrovski?nin Ve Çeliğe Su Verildi eserini yayına hazırladı. 1941-1943 yılları arasında Pravda? nın muhabirliğini yaptı. Karavaeva beş kez Lenin Ödülü?ne layık görüldü.

Nikolay Alekseyeviç Ostrovski. 29 Ekim (eski takvime göre 16 Ekim) 1904?te Batı Ukraydaki Viliya köyünde yoksul bir işçi ailesinin beşinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası mevsimlik işçi, annesi ise bir orman işçisinin kızıydı. Ostrovski dokuz yaşına kadar köydeki kilise okuluna gitti. 1913?te çobanlık yapmaya başladı. Ailesi 1914 yılında demiryolunun geçtiği Şepetovka adlı kasabaya taşındı. İlkokula girdi ama din hocası tarafından okuldan atıldı. Bundan sonra demiryolu istasyonunun mutfaklarında çalıştı ama 1917?de iş saatinde uyuduğu gerekçesiyle işten uzaklaştırıldı. Bir kereste deposunda iş buldu ve 1918?de elektrik santralinde ateşçi yardımcısı olarak çalışmaya başladı – o tarihlerde elektrikçilere ateşçi deniyordu. 1918?in ilkbaharında Almanlar kasabayı işgal edince Ostrovski Bolşeviklerin yer altı faaliyetlerine katıldı. Temmuz 1918?de Komsomola, Ağustos?ta Kızıl Orduya girdi. Kotovski atlı tugayında faaliyet gösterdi. 1920?de Odessa yakınlarında yaralandı ve tifüs kaptı. Tekrar savaşa döndü ama Lvov yakınlarında tekrar yaralandı ve Kiev?e, hastaneye gönderildi. Ekim ayında tıbbi nedenlerle ordudan alındı. 1921?de Kiev?deki demiryolu fabrikalarında elektrikçi olarak çalışmaya başladı ve yerel Komsomol sekreteri oldu.

Ağustos 1922?de romatizma ve tifüs nedeniyle Azak Denizinde bir dinlenme yeri olan Berdibsk?e tedavi için gönderildi. 1922 yılının Ekim ayında resmen engelli sayıldı. Buna rağmen çalışmaya devam etti. 1923 yılında Kızıl Ordu İkinci Eğitim Taburu Komiseri ve Batı Ukrayna?da bulunan Berezdov kentinin Komsomol sekreteri seçildi. Ocak 1924?te Komünist Partisine girdi. 1925 yılını Karkov?da tedavi olarak geçirdi. Mayıs 1926?da Kırım?da bir bakımevine kaldırıldı. Aralık 1926?da poliartrit nedeniyle neredeyse tüm hareket kabiliyetini yitirdi ve fiilen yatalak sayıldı. Bununla birlikte Aralık 1927?de Moskova?daki Sverdlov Komünist Üniversitesi?nde mektupla öğrenim almaya başladı ve bu öğrenimini Haziran 1929?da bitirdi. Ağustos?ta görme yeteneğini kaybetti.

1930?da, Sochi?de felçliğine ve körlüğüne aldırmadan ilk romanı Ve Çeliğe Su Verildi üzerinde çalışmaya başladı. Gazete ve dergilerde yazmaya, radyoda konuşmalar yapmaya başladı. Nisan 1932?de Proleter yazarlar Birliğinin Moskova koluna üye oldu ve 1934?te Sovyet Yazarlar Birliğine katıldı. 1 Ekim 1935?te Lenin Nişanı aldı. Bunun üzerine Stalin?e şunları yazdı:

Sevgili Stalin Yoldaş! Size – liderimize ve öğretmenimize, benim için hayattaki en değerli insana – kalbimde hissettiğim bu ateşli sözleri göndermek istiyorum. Düşmana farklı bir silahı kullanarak darbe indireceğim; kötü eğitimli bir işçiyi alıp onu bir Sovyet yazarı haline getiren Lenin ve Stalin?in partisinden aldığım bir silah bu.

22 Aralık 1936?da 32 yaşındayken öldü. Ocak 1924?te başladığı ve Ukrayna?daki İç Savaşı anlatan Fırtına Çocukları romanını bitiremedi.

Kaynak:
Luker, Nicholas. ?Furmanov?dan Sholokhov?a?, Ardis 1988.

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Makaleler
Kafka’yı nasıl okumalı? – A. Ömer Türkeş

Yaşamı boyunca pek tanınmayan, tüm yazdıklarının imha edilmesini vasiyet ettiği yakın arkadaşı Max Brod?un ?ihaneti? sayesinde hikaye ve romanlarıyla bir...

Kapat