Savaş Sancısı ve Türkülerin Çağrısı – Ender Özbay

Kör Aşık Ali,
Dursunlu Beldesi – Antakya, 2000. (Fotoğraf: E.Ö.)

Yenebilmek İçin Yalanı
?Uyandım davulun bağnazlığına
Davulun, trampetin…?

Savaş davullarının, askeri bandoların, marş ritmi çalan trampetlerin; çığırmaların, höykürmelerin, ilkellerinki gibi -hoplayarak, zıplayıp dönerek- vahşi çığlıkların uyanıyoruz her sabah dehşetine. ?Globalizm?in, çığırtkanlığı yapıldığı üzere, ?refah, bolluk, özgürlük vs.? getirmediğine; tam tersi, yeni pazarlar açabilmek, önemli doğal ve insani kaynakların olduğu yerlerde daha fazla güç sahibi olarak en büyük payı kapabilmek; güce güç, servete servet katabilmek için insanlığı kargaşaya, savaşlara, sefalete sürükleyen ve giderek vahşileşen bir ?düzenin? giderek kendini daha baskın hissettirdiğine tanık olduktan sonra; ve son birkaç ay içindeki gelişmeleri gördükten sonra, artık ?yalanları? daha net ayırt edebiliyoruz.

Nazım Hikmet?in ?Annelerin ninnilerinden, / spikerin okuduğu habere kadar / yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı…? diye başlayan şiiri dolanıyor dilime! Yalanı yenmek gerek evet; kendimize ve yaşama sahip çıkmanın bir ilk adımı olarak, önce yalanı yenmeliyiz.

Bunu yapmanın yollarından biri de, kuşkusuz sayısız tarihsel deneyimle yüklü toplumsal belleğimizi ve belki de bunun en büyük yükünü çeken folklorik değerlerimizi iyice bir gözden geçirmek. Anlattıklarını kavramak.

Halkın Belleği
Bu ülkede mutlaka her ailenin ya bir Yemen, ya bir Sarıkamış, ya bir Kore ve bir seferberlik hikayesi vardır dededen, babadan… Hepsi de acının ve hüznün harmanıdırlar. Ve türkülere, ağıtlara vermişlerdir sırlarını, elemlerini… Bu yüzden, tarihin defterine halkın dilinden düşülmüş acı ve ihanet notlarıdır türküler, ağıtlar.

* *

?İmdi seferberlik ilan olanda
bir od düştü, cümle cihan ağladı?.. diye açar sözü Ruhi Su ?Seferberlik Türküleri?nde. ?Hemi de öyle anacığım?…

Acı ve ihanet notlarıdır dediğimiz bu türküler-ağıtlar, Yemen?den, Sarıkamış?tan; Çanakkale?den Tuna boylarından geniş bir coğrafya ve zamanı dolaşarak, savaşların getirdiği ölümün, kırımın, açlığın, sahipsizliğin, acının, ihanetin, bu halkın benliğinde açtığı derin yaraların elemini toplayarak gelir koyar önümüze.

?Yemen bizim neyimize? / Şivaş düştü köyümüze, / Bak yavrular yetim kaldı / Güvenmeyin beyimize? derken bir Yemen ağıdı, anlatımda, yok yere savaşa sürüklenişin ardından yaşanan çok boyutlu yıkımın getirdiği sıkıntı ve kederlerin yanı sıra bir tavır-tutum da belirgindir. İlk dizede, bunca yıkıma neden olmuş bu savaşa, aslında tamamen ilgisiz olunduğu halde, içine itilmiş olmaktan doğan bir öfke, bir kızgınlık görülüyor. Burada Yemen?e hiç gidilmemesi gerektiğine dair bir vurgu da, o noktadan sonra edinilmiş bir bilgi ve anlayışla, aslında savaşa karşı konulmuş bir tavır, belirginleşmiş bir tutum niteliğindedir de. Son dizede ise, görülüyor ki yıkımdan ve ?yavruların yetim kalmasından? sonra, sefalet ve türlü güçlükler içine düşen halk, bütün bunların müsebbibi olanlar tarafından, bir de sahipsiz ve muhtaç bırakılır. Burada da artık yalanın dolanın iyice ayırtına varmışlığın getirdiği bir tutum sezdirir kendini.

Bir başka örnekte de benzer saptamaları yapmak mümkün: ?Yemen?e de benim ağam Yemen?e / İndi m?ola Mehrali Beğ Yemen?e / Kurdu m?ola çadırları çimene / Taş düştüğü yeri yakar kime ne?… Burada yoğun bir sitem havası sezdirirken kendini, bir yandan, son dizede, yine yaşanan sahipsizliğe, bir vurgu vardır. Buradaki sitem, genel anlamda, insanların kendi yaşamlarından koparılarak ilgisiz bir savaşa itilmeleriyle yaşamlarının apansızın darmadağın olmasından sorumlu olanlara yönelirken; son dizede, yine, bunların üstüne bir de ?sahipsiz bırakılmanın? açtığı derin yara inceden inceye anlatılır.

Yemen?den Sarıkamış?a doğru uzandığımızda, zaman ve mekan farkına karşın, acıların; içine düşülen koşulların; ve bunların karşısında gelişen tutumların, söylenen sözlerin niteliğinde pek bir değişme olmadığını görürüz. Çünkü aslında aynı zulümdür yaşanan; ve dönen dolap hep aynı dolaptır.

?Sarıkamış içi meşe, / Urus yaktı hep ataşa. / Bizi koydun eli bağlı, / Nere gittin Enver Paşa? veya ?Oltu’dan girdik de Sarıkamış?a / Akıl ermez orda yatan üleşe / Askeri kırdıran Enveri Paşa / Kitlendi kapılar mekan ağladı? dörtlüklerinde de benzer bir hava esmektedir. Yalnız burada, resmi tarih verilerinin de ortaya koyduğu, kabul ettiği bir gerçeğin, Enver Paşaların akıl almaz sorumsuzluğunun, gaddarlığının, oyunbazlığının bunca net bir şekilde ortada olması, daha cesur ve sert bir söylemin gelmesine yol açmış gibi. ?Askeri kırdıran Enveri Paşa? derken doğrudan bir sorumlu gösterme vardır. Bir yandan da, ?Bizi koydun eli bağlı / Nere gittin Enver Paşa? derken de, neredeyse bir hesap sorma noktasına varacak bir sitem vardır.

Elbette Anadolu?nun farklı farklı yörelerinden (ve Kürtçe?siyle, Arapça?sıyla, Ermenice?siyle başka başka dillerinden) bunlara benzer yüzlerce örnek vermek olanaklı… Nitekim bu savaşlarla, ve sonrasının yıkımlarıyla yüz yüze kalmak zorunda bırakılmamış hiçbir yöre yoktur.

Bu kolektif ürünlerde dikkatin yönelmesi gereken bir diğer bağlamsa, kendi içlerinde eşsiz birer mekanizma gibi işlemeleridir. Bir insan gibi… Serzenişler, öfkeler; kederler, acılar; itirazlar ve bunların nedenleri vardır içeriklerinde. Çünkü bunları yakanlar âdeta kendilerinden bir parça koymuşlardır. Ve en yalın bir dille, saklısız, yalansız söylemişlerdir her şeyi. Bu bakımdan gerçekten de önemli ve eşsiz birer gayrı resmi tarih kaynağıdır bunlar. Ve adeta, bazı zamanlarda ortaya çıkması muhtemel olaylar için notlar, uyarılar taşıyan bir takvim gibidirler!

İnsanın İlkelleşmesidir Savaş
Bir yandan da, bu türkülerin anlattığı, sadece ölümler-kırımlar ve bunların acısı, hüznü değil; derinliğine bakıldığında, aslında halkın kırılan onuru ince ince sancır durur dizelerin içinde. Çünkü yeri geldiğinde yiğit, cesur ve savaşkan; yeri geldiğinde sevecen ve merhametli; mert ve dürüst olan halk, yalana dolana uğrayıp da yolunu şaşırdığında; eli kolu bağlanıp da onuru çiğnendiğinde savrulur; en büyük sancı başlar o vakit. Ve savaşlar da hep bunları getirir zaten.
Yenen için de yenilen için de onur kırıcıdır; insanlık dışıdır. Ki insanın hayvanlaşmasıdır savaş. Bunu belirleyen de savaş anındaki vahşet; ama asıl, sonrasında doğacak koşullar ve bu koşullara göre şekillenecek yaşam biçimidir. Hayat her koşulda devam eder belki, fakat, savaşı insan(uygar) olmak ile hayvan(ilkel) olmak arasında bir ayırıcı etmen kılan şey de işte burada! Salt hayatta kalabilmek için etkinlikte bulunmak ya da yaşamı yeni değerler katarak hep yeniden üretip, anlamı boyutlandırmak için etkinlikte bulunmak…

Çünkü ?yaşamak için üretmek? noktasına bir döngüyle bağlanıp dursa da bu süreçsel olgu, insan daha çok, üretmek kaygısı ve bilinciyle yaşar. ?Yarar değerleri?nin yanına aşkla, sanatla, bilimle, biriktirdiği kültürle oluşan ?yüce değerler?i koyar. Oysa bir ?ilkel? yalnızca yaşamak için, hayatta kalmak için hareket eder. Öncesi-sonrası da yoktur. Savaş da insanı tam bu noktaya getiren yoksulluk ve yoksunluk ortamını?koşulunu doğurur. O zaman da insan, bilincini de, yüreğini de yitirir. İşte bilincimizin ve yüreğimizin ürünleri (ve bir bakıma simgeleri de) olan türküler, tam bu anda sancılanır. İnsan insanlığından kopuşa geçtiği an.

? ?Bir ulusun türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür?… bu tümcenin doğruluğu kanıtlanmıştır. Yasalar, kimi kez gereksinmeye değil, yönetenin keyfine göre de çıkarılır. Gereksinme koşulları ortadan kalkınca yasa da işlerliğini yitirir. Yürürlükte kalsa da sıkıntı vermeye başlar. Oysa ki türküler böyle değildir. Türkülerde sürekli olarak yöneteni ve yönetileni titiz olmaya sürükleyen öğeler vardır. Bunlar türkünün doğuşundaki nedenlerdir. …Türküler işlerliğini hiç yitirmez; dersini vermek için yeniden doğarken pek sıkıntı çekmez; …onlar bir ara gider ve gerektiği zaman yeniden gelir; karşınıza dikilip yanlışlarınızı yüzünüze vurmaya başlar…? diyor Nejat Birdoğan, Papirüs?ün Eylül 1999 sayısındaki bir söyleşisinde.

Yalandan dolandan kalelerin yükselmekte olduğu bu zamanda, türküler (o kollektif bilincimiz ve yüreğimiz) karşımıza dikilmiş, yüzümüze haykırıyor avazı patlamacasına: Unutma!

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Vicdan Bülbülleri Nerede Öter? Müslüm Kabadayı

Gün ışımadan bostanı sulamak için, Gülgözü?nde soluğu almıştı Halalı Mücahittin. Sabahın serinliğinde şak şak ayrılmış sultani ile bostan incirinden birer...

Kapat