Yeni Sinema niçin yeraltı edebiyatıdır? Zahit Atam

Yeraltı edebiyatı olmanın da gereklilikleri, zorunlulukları var, başını kuma gömen yeraltı edebiyatı olmaz!

-Dur gitme, sence nedir Yeni Sinemayı Yeraltı edebiyatı yapan, bu çok ilgimi çekti?

Sokağın dilini kullanıyor, hatta dili argoya kaçıyor, ama dili ehlileştirilmiş. Sokağa dönüş var, gündelik hayat anlatılıyor, ama isyanın sesi görüntüden çıkarılmış.

Plato çekimleri yok, çekimler doğal mekânlarda, ama doğal insanlar yok.

Aşırı pesimist, ama nihayetinde kendi batmışlığı içinde kendinden memnun ve yaptıklarında kendince başarılar bulabiliyor.

YTS iyiyi yok etti, iyi insanları göremiyoruz bu sinemada, hümanist bir sinema ise hiç değil. İnsana güvenme, birlikte iş yapmanın hazzı, ekibine inanma? bunların hiçbiri yok, anti-kahramanlarla eksantrik hikayeler anlatma merakı tavan yapmış durumda. Değerlerini savunan, mücadele eden karakterler yok, sürgüne gönderildi onlar, hayatları sürekli yıkıntı yaratan ve kendi içinde kaybolmuş insanlarla kuşatıldık.

Filmler yıkımla bitiyor, umut kırıntısı bile yok, hatta insanların eylemleri onların felaketlerini hazırlıyor. Olup bitenden kimsenin bir ders çıkardığı yok, direne direne kazanacağız yerine, fasit dairede sürüne sürüne öleceğiz, güzel mi, en azından benim kafam güzel diyen bir anlayış var.

Hangi toplumsal kesim, hangi farklı insan karakteri anlatılırsa anlatılsın, onların ilişkilerinde ve dünyasında varolan iktidarımız görünmez, zahiri, sanal kılınmış, dolayısıyla iktidar olmayınca muhalif de yok. Patron yok, işçi yok, sınıflar yok, çatışmak yok.

Elbette sevgisizlik tavan yapınca, aşk da yok, saplantı, nevroz, platonik aşk var, o da bezginlik yaratıyor, sonuçta da şiddeti üretiyor.

Yerleşik hiçbir meslek icra edilmiyor, düzenli hayat yok, herkes her şey hareket halinde, resmen göçebe hayatlar filmlerin merkezinde, hatta daha da ötesinde tribalizm bile övülüyor ve merkeze konuluyor denilebilir.

Kimsenin meşru, kabul edilebilir, sevilebilir, istenebilir emelleri yok, negatif ve yıkıcı emeller filmlerin merkezinde, pozitif olanlar ya yok ya da peşinden gitmeye değmezmiş gibi gösteriliyor, eksantrik değiller yetmez mi?

İdeolojik ayrılıklar / fikir ayrılıkları / dünyayı anlamlandırma farklılığı yok. Negatif emel çatışması görüyoruz. Toplumdaki temel çelişki ve çatışmalar filmlerde yok, hatta toplumsal hayat ve gerçeklik üzerinde herhalde tartışmaya bile değmeyeceği için, insanlar filmlerinde bunu tartışmaya bile gerek görmüyorlar.

Yönetmenlerle çok fazla söyleşi yapılıyor, ama yönetmenlerin dünya görüşünü, sanatlarını nasıl anlamlandırdıklarını göremiyoruz bu söyleşilerde. Dertleri nedir bu yönetmenlerin, neden film çekiyorlar? Bunlar tartışılmaya gerek görülmüyor, varsa yoksa sanal referanslar ve sanal yıkımlara tanıklık etmek? Siyasete mesafeliler. Sanat bir mücadele aracı değil. Film eleştirilerinde de dünyayı görüşü ve sanatı anlamlandırış yok.

Filmlerden toplumsal tartışma çıkmıyor. Doğrudan siyaset yapılmıyor.

Nedensellik zinciri kırıldı. Sonuçları, hükümleri, eylemleri görüyoruz filmlerde, ama gördüğümüz sonuçların nedenleri yok. Rasyonellik yerini irrasyonalizme bırakıyor. Akıl düşmanı bir söylem genel bir olgu halin gelmiş durumda, üstelik bizim tarihimizde ilk kez böylesi bir eğilim genel önerme ve genel ruh haline gelmiş durumda.

Toplumsal tartışmalara fazla değinilmiyor, doğrudan referans verilmiyor, enine boyuna tartışma yapılmıyor. Film dili de bu yüzden hiç de saydam değil, yalınlaşma yok, gerçeğin çarpıcılığı yok. Gittikçe daha fazla kurmaca olan ve toplumdışı olan önplana çıkıyor. Suskunluk anları filmlerin çok daha fazla özeti ve hatta filmin en yoğun anına karşılık geliyor, kendini ifade etmek bile çoğu kere lüzumsuz görülüyor.

Benlik sosyal/toplumsal olandan daha çok yer tutuyor. Bireysel olan toplumsal olana dönüştürülmüyor. Bireysel olan genel bir karakter haline getirilmeyince, marjinallik olağan tablonun genel haline dönüşüyor. Yeni Türkiye Sineması, Travmalı bir kuşağın Travmalı bir Sinemasıdır.

?Bu devir, sıradan insanın en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir. Kimse bir şeyin üzerinde durup düşünmüyor. Kendisine bir ülkü edinen çok az. Umutlu birisi çıkıp iki ağaç dikse herkes gülüyor: ?Yahu bu ağaç büyüyünceye kadar yaşayacak mısın sen?? Öte yanda iyilik isteyenler, insanlığın bin yıl sonraki geleceğini kendilerine dert ediniyorlar. İnsanları birbirine bağlayan ülkü tümden yitti, kayıplara karıştı. Herkes, yarın sabah çekip gidecekleri bir handaymış gibi yaşıyor. Herkes kendini düşünüyor. Kendisi kapabileceği kadar kapsın, geride kalanlar isterse açlıktan, soğuktan ölsün, vız geliyor.? Dostoyevski

Bakın dostlar, bir insan tezinde sahtecilik yaptığı için akademik unvanları alınıyor, Milli Eğitim Bakanı oluyor,

Bir insan sınavda sahtecilik yapıyor, OSYM başkanı oluyor,

Bir insan dolandırıcılıktan suçlanıyor, gece yarısı polis kapısına geliyor, durun babamı arayayım diyor,

Bir müdür defalarca sivil toplum kuruluşları görevden alınsın diyor, alınmıyor, ama iktidarın kendince nedenleriyle görevden alınıyor,

Bir insan kültür insanı değil, Kültür bakanı oluyor,

Bir insan yabancı dil bilmiyor, kültür ataşesi oluyor?

Bunlar her millete fazladır, bir yerden sonra insan bir ülkenin vatandaşı olduğu için utanıyor, yüzü kızarıyor, bunlar çok fazla olan şeyler, olmaz.

Gerçekten bunlar hiç Shakespeare okumadıkları için, bir insanın düşmanının yiğitliğine saygı duyması gerektiğini bilmiyorlar.

Mücadele olacaksa, mertçe olsun isteriz biz, dostluk da düşmanlık da, ötesi lafı güzaf.

Zahit Atam
(http://birgun.net/, 22/12/2013)

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Ludwig Wittgenstein Düşüncenin Odağında Dil ve Bilinç – Mert Sarı

Erkut Sezgine... Ludwig Wittgenstein, 20. yüzyılın üzerinde en çok tartışılan düşünürlerinden biridir. Onun bu denli ilgi çekici bulunmasında, ürettiği felsefi...

Kapat