Sırrımsın Sırdaşımsın (Her an yıkılırız, her an yeniden yapılırız.) – Ümit Cingöz

Kamuran Şipal?in son kitabı Sırrımsın Sırdaşımsın, yekpare bir roman. Anlatı, hem anlatıcı-yazar-kahramanı hem de okuru bellekte, uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Anlatıcı-yazar-kahraman, kendi geçmişine, çocukluğuna, bilincine yolculuk ediyor ve bu yolculuğa çıkarken yanına okuru da ( sırdaşını) almayı ihmal etmiyor. Çocuk ve anneye dair anımsamalar, okuru da kendi çocukluğuna, kendi anılarına, anımsamalarına götürüyor. Okuyucu, romanı okumaya başlandığı andan itibaren, yazarın ya da kahramanın sırlarına ortak oluyor. Böylelikle okur, sırrını; roman, sırdaşını bulmuş oluyor

Okurun hem kendi çocukluğu hem de kendi anı ve anımsamalarıyla kolayca özdeşim kurabilmesinde yazarın bilinçli seçiminin de payı olsa gerek. Roman boyunca Çerçi Yusuf dışında hiç özel isim yok. Özel isimlerin olmaması hem anneyi, hem çocuğu, hem çocukluk arkadaşlarını, okurun kendi dünyasındaki çocukluğa, okurun kendi dünyasındaki anneye, çocukluk arkadaşlarına götürüyor. Demir Köprü, Taş Köprü, Bebekli Kilise, Ali Nasibi Eczanesi, Köşkerler Çarşısı gibi isimler ise belli bir mekânı tariflemek veya belirginleştirmekten çok; her yerde herkesin dünyasında olabilme ihtimalini güçlendiriyor. Bu da romanın daha kolay içselleştirilmesini sağlıyor.

Sırrımsın Sırdaşımsın, okuru bir kurguya bir kendi dünyasına götürüyor ve gerçeklik sorgulamasına okur da kendi anıları, anımsamalarıyla ortak oluyor. Ne kadarı gerçekten yaşandı, ne kadarı belleğin anımsadıkları, ne kadarı kurgu, ne kadarı gerçek, ne kadarı benim, ne kadarı yazarın? Yazılanların ne kadarı yazara ait, okunanların, anımsananların ne kadarı okurun duyumsadıkları? Sır?sırdaş arasındaki ilişki, roman boyunca bu ikilik üzerinde süregidiyor.

Romanda geçen mekânların gerçekten yazarın çocukluğundaki gibi olup olmaması, hem yazar hem de okur için çok da önemli değil gibi(?). Mekânlar, kurguya girerken romanın gerçekliği ile yeniden yaratılıyor, eksik ya da hatırlanamayan bölümler, eski bir kilimin eksik kalmış motifi gibi yeniden dokunuyor.

?Bir başka evde değil miydi tulumba? Olsun, belleği bir dut ağacı çıkarıp koyuyor bahçe duvarının dibine. Avlunun orta yerine de yanı başında bir gül ağacıyla bir tulumba yerleştiriyor. Böylece iki ayrı evi, bodrumlu tek gözlü evle gül ağaçlı ve tulumbalı evi birleştirip tek bir eve dönüştürüyor?? ( s. 142 )

Yazar, aynı duyarlılığı ve samimiyeti kişileri ve olayları anlatırken de kullanır:

? Günlerden bir gün ilk çocukluk yaşantılarına ilişkin anılar arasında gezinirken, o zamana kadar hiç karşılaşmadığı birine rastladı. Belleğinin kuytu bir köşesinde gözden saklı, mahcup çekingen duruyor, sonunda ele geçirdiği için adeta mahzun bir yüzle ona bakıyordu. Aydınlık yaz geceleri gökyüzünün derinliklerinde bir batıp bir çıkan, zorlukla seçilebilen bir yıldız gibi, daha fazla sabredemeyip su yüzüne çıktığı anların birinde yakayı ele vermiş, bu da onun bir hayli canını sıkmıştı.? ( s. 146 )

? O akşam sofra başında koptuğunu anımsadığı tartışma gerçekten yapıldı mı? Anne ve babasının ağzından çıkan o sözler söylendi mi gerçekten? … Belleğine pek güvenmiyor. Bu konuda belleğinin daha çok karıştırmasına ihtimal veriyor. Belleği bunu sık sık yapıyor çünkü. O akşamı ikide bir anımsadı şimdiye kadar ve her anımsayışta bazı ayrıntılar kaybolup başka yarıntılar aldı yerini. Örneğin anımsamaların birinde, o bunaltıcı yaz akşamı annesinin mutfaktan alıp getirerek usulcacık sini üzerine bıraktığı tencerede bulgur çorbasının olmasına belleği izin vermiyor.?
( s. 157 )

Yağmur damlaları?

Gerilerde bırakılmış bir yaşamın kendini roman olarak var etmesi yağmur damlalarıyla başlıyor. Bahar yağmurla; roman sözcüklerle geliyor. Sözcükler, kimi zaman çocuk-kahramanın içini yıkıyor; kimi zaman içini yakıyor.

? Hafifçe aralanan dudaklar arasından kavurucu bir günün akşamı serin serin yağan yağmur tanelerini andıran peş peşe birkaç sözcük yuvarlandı: Ben seni kimselere verir miyim?… Söyle gelsin söyle gelsin?

Uzaklardan geliyormuş gibi belli aralarla birbirini izleyen, her birinin nasıl karşılanacağı önceden ince ince düşünülüp hesaplanmış, serinkanlı, yine de biraz ürkek, tedirgin sözcükler!?
( s. 260 )

Geçmişin karanlık odaları?

Romanın başlarında anlatıcı-yazar, somutla soyutu iç içe kullanarak romanın nasıl örüleceğini sezdiriyor. Evinin odaları ile geçmişinin karanlık odaları birbirinin içine giriyor. Evin odalarındaki dağınıklık, eksiklik, eşyaların yerli yerinde olmaması veya olması romanın kurgusuyla, yazarın anımsadıkları veya anımsayamadıklarıyla, paralellik gösteriyor:

?Bazen de geçmişin bunaltıcı, karanlık dehlizlerinde bir hayli ilerledikten sonra, ansızın kapı usulcacık açılıp kapanmış gibi bir ses işitip kulak kabartıyor, hanidir bu sesi bekliyormuş gibi usulca kalkıp evi dolaşmaya çıkıyor, kapıya yöneliyor, ilkin kapıyı kapalı, anahtarı da kilitte eskisi gibi sokulu görmekten yetinmeyerek evin içinde daha ilerilere uzanıyor, ıvır zıvır bir sürü eşyayla tıka basa dolu arka odaları tek tek gözden geçirip her şeyin yerli yerinde durup durmadığına bakıyordu. İlk anda belli bir şeyin eksikliğini fark eder gibi olup heyecanlanıyor, telaşla sağa sola göz gezdirip yokluğunu sözde algıladığı nesneyi her zamanki köşesinden değişik bir yerde ele geçirince adeta düş kırıklığına uğrayarak boynunu büküyordu.? ( s. 8)

Gelincik tarlası?

Çoktan gerilerde bırakılmış buruk bir yaşama yolculuk, akşam yürüyüşlerinin birinde çiçekçinin önünden geçerken başlıyor. Çiçekçideki gelincikler, kahramana çocukluk günlerinden gönderilen bir mesaj, bir simge gibi görünüyor ve çiçekçi bir anda uçsuz bucaksız bir gelincik tarlası olup çıkıyor. Bu tarlanın ortasına da tek başına bir çocuk getirilip konduruluyor. Yürümeye başlıyor. Bulunduğu yere gelinceye kadar uzun bir yolu geride bırakmış, iyice yorgun düşmüşe benziyor ve annesiyle karşılaşıyor.
Anneyle karşılaşmadan sonraysa anlatı, gelincik tarlasına dönüşüyor. Yazar veya kahraman kâh gelincik tarlasında (kurguda) kayboluyor kâh yolunu şaşırıyor kâh dipsiz bir masal kuyusuna düşüyor.

Yekpare roman?

Yaşamı bir yerlerinden kesip parçalara ayırmak nasıl mümkün değilse; yazar romanı da bir yerlerinden kesip bölümlere ayırmamış. Çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık dönemi bir insanın yaşamında bütünlüklü var ise; biri geldiğinde diğeri kaybolmuyorsa, onun içinde onla birlikte var oluyorsa roman da bu duyarlık nedeniyle bölümlere ayrılmamış.

? Ortada olup bitenler adeta bir oyunun zaman zaman değişik bir dekorla değişik bir mekânda sergilenişiydi ve oyunun hem sahneye koyucusu, hem de seyircisi yalnızca kendisiydi.? ( s. 134 )

Kurgu

Sırrımsın Sırdaşımsın, iki kurguda gelişiyor. Kurgunun bir yüzü anlatıcı yazara, (şimdiye) bir diğer yüzü çocukluğa ve belleğin anımsadıklarına (geçmişe) dönük, ama ağırlıklı olarak geçmişte (gelincik tarlasında kaybolunan geçmişte) kurgulanıyor. İlk kurgu kendisini günlük hayatın içerisinde var ediyor. Kahramanın pencereden dışarıda akan ( kendisinin de kıyısında olduğu, dâhil olamadığı ) hayata bakması, akşam gezintilerine çıkması, annesinin doğduğu kente gelmesi, otelde kalması, annenin mezarını ziyaret etmesi ve kahveye gidip ateş böceklerinin yıldız taşıdığı gömütlüğe, ışıklar içerisinde kalarak bakmasıyla son buluyor.

? Tüm anılar ve anımsamalar geçmişte yaşananları yansıtmaktan uzaktı. Bir yüzü ileriye, bir yüzü geriye dönük iki başına bir yaşam, iki başına yürümeler? Ve yürüyorduk. Zaman zaman ileri doğrultudaki yaşamımız tökezleyecek, duraklayacak ya da yerinde sayacak oldu mu, elimiz anılar hazinesinden içeri daldırıyor, anılar arasından işimize gelen birini alarak onu yeniden yaşamaya koyuluyorduk. Hazine bekleyen anılar yetmedi mi ya da o andaki gereksinimimizi karşılamaktan uzak kaldı mı, sanal yaşantılar, sanal anılar üretiyorduk.? ( s. 158 )

Romanın ikinci ve asıl unsurunu oluşturan anımsamalar bölümü ise daha girift bir olay örgüsünden oluşuyor. Annesiyle birlikte kumaş aldıkları dükkâna dair hatırladıkları, kumaşçının kızıyla oyun oynamaları, dondurma makinesinin eve alınışı, tulumba tatlısının yenmesi, gül ağaçlı ev, Boşnak kızla oynadıkları oyunlar, sigaranın törensel sarılışı ve içimi, üvey babanın işsiz kalıp evden ayrılması, öz babaya zorla gönderiliş, bağ evinde teyze ve teyzekızıyla ilgili anıları, ilkokul öğretmenlerinin evini ziyaret gibi anımsamalar romanın ana örgüsünü oluşturuyor:

??şahmaran kuyusuna gömülüp kaybolacağı sanılan pek çok yaşantı bir daha silinmemek üzere belleğine kazındı, olmadık anlarda ötekilerin üstünden atlayıp öne çıktı, sık sık duyurdu sesini. Her an sökülüp yeniden dokunan halıda öbür motifler, desenler, nakışlar boyuna değişip dururken bunlar adeta olduğu gibi kalıp sürdürdü varlığını. Geçmişin dipsiz derinliklerinden kaynaklanan ezeli bir oyunu sürdürür gibi, bir büyülü ayna karşısında kapayıp kapayıp açtı gözlerini? Parçalar bir araya gelip öncekinden değişik bir düzeni bir kompozisyon oluşturdu?? ( s. 210-11 )

Belleğin uzun cümleleri?

Romandaki cümleler, konuşma cümlelerinden ziyade anımsamadan ve bellekten kaynaklanan uzun, ciddi bir işçilik gerektiren, emek yoğun cümleler. Cümlelerin uzun olması kimi yerlerde dikkatsiz okuyucunun cümlenin başını unutmasına, sözcükler arasındaki anlam bağını takip edememesine neden olurken kimi yerlerde ise bellekte eşine az rastlanan zevkli bir yolculuğa çıkarıyor:

Giysinin kumaşını? bir hediyeydi belki ( s. 130-131 ) 210 sözcük
Pazar günleri?.. çok mu kısa sürmüştü. ( s. 118 ) 156 sözcük
Sanki bu daracık kapıdan? bir duyguya kapıldı her zaman. ( s. 226-27 ) 153 sözcük Yalnız yaşayanlardan bunalıp? albüme el atıyordu.( s. 50 ) 107 sözcük
Yaz geceleri yıldız yağmuru? masalları bu evde dinledi. ( s. 267-68 ) 107 sözcük
Birbirini bütünleyen? onlara bakıyor( s. 201 ) 104 sözcük

Anımsamaların yorgunluğu çökerken?

Roman bittiğinde ise, çoktan beri özlediğimiz ezgide geçen bir sözcük, durgun bir suya bırakılan bir taş gibi farkına varmadan içimize düşüyor.

Ne çok ses vardı, Tanrım! Nereye gitti bunca ses? Nereye gider sesler? Bir yerde saklanıp aranınca ele geçmiyorlar da?

Ümit Cingöz

Kitabın Künyesi
Sırrımsın Sırdaşımsın
Kamuran Şipal
Yapı Kredi Yayınları
Şubat 2010,
280 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Romanlar
Çukurova’da Kara 1 Nisan Şakası: Zeytin Kıyımı – Müslüm Kabadayı

Akdeniz bölgesindeki köylülerin, özellikle yamaçlara kurulu bahçeleri olanların büyük çoğunluğunun yaşam kaynağından biri zeytindir. Hem zeytinin yeşili, siyahı ve yağıyla...

Kapat