Tekel’in Elleri (Mücadele ve Yordam) – N. Cemal

Durduk yere, kendiliğinden işçi sınıfını oluşturuyorlardı, diğer milyonlarca işçiyle beraber. Şu ya da bu etnik kökenden, dinden, mezhepten, dilden kadın ya da erkekler olarak diğerleriyle beraber kendi halinde işçi sınıfını oluşturuyordu TEKEL işçileri. Adeta otobüs durağındakilerin “otobüs durağındakileri” oluşturması gibi.

Onlar aynı zamanda aile babası, çocuk annesi, apartman sakini, kiracı, ev sahibi, falanca takım taraftarı vb. statülere de sahiptirler ve bu kimlik ve statüleri kullandıkları sürece sınıf aidiyetlerini kolayca unutabiliyorlardı da.

Ancak genel olarak devletin özelleştirme politikaları, özel olarak da Devlet Memurları Kanunu’nun 4/C maddesi, TEKEL işçilerinin hayatını, sahip oldukları kimlik ve statüleri değil işçi olmaları dolayısıyla alt üst etti. Maaşları düşecek; 10 ay çalıştırılıp 2 ay aç bırakılacaklar, emeklilik ve sağlık hakları bu iki ay askıya alınacak; sendikalı olamayacaklar, hatta işçi bile sayılmayacak “geçici” kılınacaklardı. Artık kendi halinde işçiler değillerdi.

Tekel işçilerinin mücadele etmekten, direnmekten başka çareleri kalmamıştı ve bunun için sendikalarının yol göstericiliğine sığındılar. Seslerini duyurmak için her yolu denediler, ama bizzat başbakan tarafından azarlandılar. Ankara’ya geldiler, bir parkın su birikintisinde, neredeyse bir kaşık suda boğulacaklardı. Cop ve gaz ile tanıştırıldılar. En sonunda Ankara’nın orta yerinde direndiler, sokakta yaşadılar.

İşçi sınıfının diğer bölüklerinden farklılaştılar; devleti tanıdılar, işvereni bellediler; sendikanın ne olamadığını gördüler, sendikacıların memurlaştığına tanık oldular.

Bu tanıklığın günlüğü ve kaydı N. Cemal tarafından tutuldu, Tekel’in elleri işçilerin el yordamıyla yürüttüğü mücadelenin işçilerin hafızasından uçup gitmemesi için kitap haline getirildi.

TEKEL işçileri yürüttükleri mücadele sonrasında, her sabah diğer işçilerle bekleştikleri otobüs duraklarındakilerden değiller artık, çok farklılaştılar. Artık bir gözleri daima cadde de. Çıkıp yolu kesmek, otobüs beklememek geçiyor akıllarından. Üreten biziz yöneten de biz olacağız, demek ve bunu görmek geçiyor…

Kendi halinde işçiler olmaktan çıktılar bir kez ve kendisi için sınıf olmaktan sadece bir kaldırım taşı kadar uzaklar. Sınıf bilinci girmiş içlerine bir kere artık iflah olmazlar. (Tanıtım Bülteninden)

Sunuş / Kendi Halinde Sınıf – Özcan Özen
Her sabah erken kalkıp işe gidiyordu TEKEL işçileri, tıpkı diğer milyonlarca işçi gibi. Mesai sonrası akşam yine eve dönüyor­du diğerleri gibi. Onlar ve diğerleri işçi sınıfını oluşturuyordu. Durduk yere, kendiliğinden işçi sınıfım oluşturuyorlardı, aşağı yukarı otobüs durağında bekleyenlerin “otobüs bekleyenleri” oluşturması gibi.

Sabahlan otobüs durağında bekleyenlerin çoğunun işçi olma­sı, onların da bunu bilmesidir işçi sınıfı olgusu. Bir işe gittikleri, çalıştıktan ama hepsinden önemlisi bir işte çalışmaya mecbur olduklannı bildiklerinden dolayıdır işçi olmalan. Kendileri gibi (hatta daha erken) işe giden esnaf, avukat, iş adamı gibi ken­di işini yapanlardan farklı olduklannı bilirler. Ancak yine de duraktakiler; kadın ve erkek gibi cinsiyet, Türk, Kürt, Ermeni gibi etnisite, Alevi ve Sünni gibi mezhep, Müslüman Hıristiyan, Musevi gibi dini kimliklere de sahip olduklannm farkındadırlar. Aynı zamanda hepsi aile babası, çocuk annesi, apartman sakini, kiracı, ev sahibi, falanca takım taraftan vb. statülere de sahiptir ve bu kimlik ve statüleri kullandıklan sürece sınıf aidiyeti bir kenarda unutuluverir.

TEKEL işçileri de bunlardan azade değildiler. İşçi olduklarını biliyorlardı ama daha pek çok şey olduklarını da. Devletin ve hü­kümetin yürüttüğü ekonomi politikalarından, alınan siyasi ka­rarlardan ancak diğer işçiler kadar etkileniyorlardı. Enflasyon sa­dece onlara değil tüm vatandaşlara etki ediyordu. Herkesin ya da tüm vatandaşların olmasa bile genelin başına ne geliyorsa onla­rın da başına geliyordu. Hükümetin ve liberallerin; ülke ne kadar çok büyür, yatırımlar ne kadar artarsa herkes bundan faydalanır kurgusunda olduğu gibi onlar da devletin ve ülkenin zenginleş­mesinden kendilerine de bir pay düşeceğini umuyorlardı.

657 sayılı Devlet Memurlan Kanunu’nun 4/C maddesi kendi­lerine uygulanacağının hükümet tarafından ilân edilmesine ka­dar TEKEL işçileri de genelin içinde, artan GSMH’dan pay kapma umudu içinde bir din mensubu, aile babası, anne, kibar, kızgın, falanca hemşeri, filanca takım taraftan, mozaiğin bir parçası ve işçiydiler. Ancak alman hükümet kararının diğer kimlik ve sta­tülerine değil de işçi olmalarından kaynaklıydı ve doğal olarak onlar da en çok işçi olduklarının farkına vardılar.

Maaşları düşecekti her şeyden önce, işyerleri değişecekti, iş güvenceleri törpülenecek hatta ortadan kaldırılacaktı; eskiden 12 ay çalışırken şimdi 10 ay çalıştırılabilecekler ve çalıştırılma­dıkları 2 ay için maaş alamayacaktan gibi sağlık ve emeklilik gibi sosyal haklan da askıya alınmış olacaktı. Sadece sınıfsal konumlanndan, işçi olmalanndan dolayı hayattan alt üst olmak üzereydi, yaşam standarttan düşecekti, kimliklerinin üzerine bir de yenilgi işaretlenecekti, hayata dair bir yenilgi.

TEKEL işçileri bir anda otobüs durağında bekleyenlerden de farklılaştı, duraktaki işçilerden olduğunun bilincine daha yakın ve sadık hale geldi, diğer işçilerden farklı bir işçiye dönüştüğünü fark etti. Çünkü nüfusun genelinden, kendi kendine işçi sınıfinı oluşturanlardan alınan bir hak kaybıyla değil doğrudan kendile­rinden alınan bir hak kaybıyla karşı karşıyaydı. Çünkü işçi olup da sahip olduğu haklann kaybından öte bir işçi olma hakkım dahi yitirebilir, işsiz kalabilirlerdi. Çünkü hak kaybına uğrama­mak için mücadele etmesi gerektiğini, direnmesi gerektiğini, bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu diğer milyonlarca işçiden farklı olarak. Çünkü doğrudan ona saldırılıyordu.

Durduk yere, kendi kendine işçi sınıfını oluşturanlardan farklı bir hale geldiklerinin en büyük göstergesi; bireyler olarak, tek başlanna kendilerinin hem patronu, hem hükümeti, hem de dev­leti olana karşı varlık gösteremeyeceklerinin bilincine vararak tüm TEKEL işçileri olarak 4/C’nin önce kendilerine sonra hiç kimseye uygulanmaması ve kaldınlması için birlik oluşturmak gerekliliğini benimsemeleridir: “Gücümüz Birliğimizden Gelir!”

0 ana kadar sadece bir arada bulunmanın kurumu olan sendi­ka, işçilerin gözünde, bir anda birliğin vücut bulmuş haline dö­nüştü. Sendika meslek örgütlenmesi, iş kolu temsil kurumu ko­numundan çıkmış işçilerin mücadele örgütü haline dönüşmüştü. İşçiler birlik ve mücadele yönünde bilinç sıçraması kaydettikçe sendika da onlann nazannda terfi etmişti. Ne de olsa sendikacı kanunlan bilendi; nasıl mücadele edileceğini, “büyüklerimizle” nasıl konuşulacağını, usul adap bilendi; dolayısıyla arkalanna bizi alıp devletle konuştu mu büyük bir yanlıştan geri dönül­mesini sağlanırdı, umudu taşıyordu TEKEL işçileri. Ancak hem başbakanın hem de devletin ne sendikacılan ne de kendilerini dinlemediğini gördüler; zaten yasalan onlar çıkanyordu ve avu­katlar da bir işe yaramıyordu.

TEKEL işçileri sokağı bilmezdi ama sokağı öğrenmek zorunda kaldılar. Sendikacılar sokağı bilir sandılar, onlann bürolara ta­kılıp kalmış koltuk sevdalısı memurlar olduğunu gördüler; işçi­lerin bile değil kendi kendilerinin memuru olmuşlardı. Tedirgin ve ürkek sokağa çıktılar, kibarlığı elden bırakmadan seslerini yükselttiler. İşitilmediler. Bağırmak gerektiğini keşfettiler ve ba­ğırdıkça seslerinin kabalaştığma tanık oldular. İşitildiler.

TEKEL işçileri sendikalannın bir sınıfsal mücadele örgütü ola­madığını gördüler. Bunu gördükçe de meslek örgütü olarak da işlev görmediğini anladılar. İşverenle yapılan ücret ya da diğer sosyal hak pazarlıklannda bile şeffaflıktan uzaklaşıldığını, bir rutinin egemenliğinde sendikanın kasıldığını, katılaştığını, ata­lete düştüğünü gördüler. Çok daha önceden sendikanın karar alma organlanna ve sürecine dahil olmadıklan için 4/Cye karşı mücadele döneminde de kararlann kendileri dışında ve kenti n-zalan olmaksızın alınmasına engel olamadılar. Sendika memurlarının zihniyet dünyasının işçi sınıfının gündelik ve tarihsel çıkarlarının örsünde şekillenmediğini, aksine ticaret erbabının günlük kar-zarar fırsatçılığının, başbakanın moda ettiği terimle “kazan-kazan” anlayışının geçerli olduğunu gördüler. Sendika memurlan/bürokratlan işçilere hizmet eden olmaktan çıkması bir yana işçiler tarafından dahi görevlendirildiklerini unutmuş­lardı, onlar herhangi bir büro çalışanı gibi sıradan hale gelmiş evrak işlerini yapan çalışanlara dönüşmüştüler. İşçiler onlan de-netleyemedikçe ve sürekli olarak onlara yeni görev ve hedefler tanımlamadıkça en devrimci işçinin dahi bir sendika memuruna dönüşeceği, bu durumun işçilere de yansıyacağını, işçilerin de sendika memurlarının ağzına bakar hale geleceğini, atalete sü­rükleneceğini ve sınıfsal çıkarlarından uzaklaşacağını idrak etti TEKEL işçileri.

TEKEL işçileri işverene ve devlete karşı mücadelelerini başa­rıya ulaştırmak için bildikleri tek örgütlenme olan sendikalarına güvendikçe ve kaçınılmaz olarak ona yaşlandıkça sendikanın işveren ve devletle nasıl bir uzlaşma, işbirliği, karşılıklı “anlayış” içinde olduğunu ayan beyan görür hale geldi. İşveren ve devlet­le kendisi arasında duran sendikanın, mücadelenin başansı için olmazsa olmaz değü aksine neredeyse engel olduğunu gördü.

Bu durumun aşılması gerektiğini idrak etse dahi buna dair bir yöntem, yan yol, kısa yol, alternatif vb. bulamadı, bakındı durdu ama bulamadı. İcat da edemedi, icat emesi gerektiğinin da farkı­na varamadı. Otobüs durağındaki işçüerden çok farklıydı TEKEL işçileri artık, çok soru soruyordu, çok şey öğrenmişti ama hâlâ soru soruyor cevaplar arıyordu. Doğru sorular sorup sormadığını bilmeden soruyordu. Üstelik bunu duraktakilerin işiteceği kadar gür bir sesle yapıyordu. Ancak yine de duraktaydılar. Tecrübesiz olarak başladıkları yolda çok şey öğrenmişlerdi ama deneyerek yanılarak, bir çocuk gibi elle yoklayarak, yordam geliştirerek. Birilerinin gelip onlara bir şeyler öğretmeye kalkışıyordu ancak bunlar dahi o kişilerin deneyimi değil kuramsal bilgisiydi. Nasıl ki 1989 Bahar Eylemleri işçi sınıfına bin yıl kadar uzaksa, ku­ramsal bilgiler de TEKEL işçilerine de yıldızlar kadar uzaktı.

İşçi sınıfı ne kuram üretir ne de tarih yapar. İşçi sınıfının tari­hl yoktur, ihtiyacı da yoktur; doğrudan gelecekle ilgilidir ve onu İnşa eder. Bugünü, ele geçirdiği haliyle geleceğe dönüştürür; bugünün tarihte nasıl şekillendiğiyle ilgilenmez, bu kadar zaman ve takati yoktur. En fazla ilgilendiği geçmiştir, ona içinde Olduğu mücadele sırasında yoldaşlık edenlerin anlatacağı kadar geçmiş. İşçi sınıfı çabuk unutur, en fazla bir kuşaklık hafızası oluşabilir.
Hiçbir işçi yenileceğini bildiği ikinci bir greve çıkmaz ve her işçi yenilgiyi unutmak ister. Bir insandan hayatını birkaç kez kurmasını bekleyemezsiniz, işini mesleğini kaybeden bir insan ikinci bir mesleği öğrenip iyi kötü yine bir işe girebilir ama bunu üçüncü kez, dördünce kez yapamaz, yaşam büe o kadar uzun sürmez. O yüzden işçi sınıfının tecrübesi ve hafızası bir ku­laklıktır. Hafıza hanedanlık gibi anadan babadan çocuklara da geçmez. Ancak mücadele içindeki bir başka işçiye aktarılabilir deneyimler, çünkü “anlatüan” her ne kadar “senin hikayen” olsa da sıkıcı mevzulardır ve taş yerinde ağırdır.

Brecht’in soru soran okumuş işçisi değil işçi sınıfı. TEKEL işçi­leri de böyle değildi ancak bir bölümünün soruların ve cevapla­rın taşıyıcısı olduğuna da şüphe yok. En azından ne yapılmama­sı gerektiğinin eşsiz bilgisiyle donanmışlardır. Ancak tüm TEKEL İşçileri kendi deneyimlerinin taşıyıcısıdırlar, şöyle ya da böyle bildiklerini, öğrendiklerini anlatacaklardır. Bu deneyimler çoğalmadıkça işçi sınıfının hafızasının oluşması beklenmemelidir.

***
Elinizde tuttuğunuz kitap işçi sınıfının hafızasına katkı sun­mak iddiasında değildir ve bu hafızanın küçük bir parçası da olmayacaktır. Ancak TEKEL işçilerinin kendi deneyimlerinin bir tanıklığı olması anlamında onların, tek tek TEKEL işçilerinin ha­fızasına ait olabilir.

Kitabın yazarı N. Cemal olmakla birlikte, ortada duran me­tin için kolektif bir yazarlığın eseri de diyebiliriz; tıpkı adı gibi TekePin ellerinin ürünü. TEKEL işçilerinin yazdığı pek çok basın açıklaması ve bildiri (bazen tamamıyla bazen kısmen) kitapta yer alıyor ayrıca metnin pek çok kısmında bizzat işçilerin an­latımları da bulunuyor. N. Cemal pek çok sohbeti kaydetmiş ve sonrasında bunları kaleme almış. Bazen de bizzat tanık olduğu konuşmaları yansıtmış sayfalara. Bu anlamda gerçekten hafıza oluşturmuş; yaşananları, gözlemlediği haliyle, belleğe kaydet­miş. Tabii ki salt bunları değil kendi gözlemlerini, saptamalarını, yorumlarını da kaleme almış.

Bunları neredeyse gün be gün yazdığı yazılarda toplamış N. Cemal. Yazılar Ezilenlerin Kurtuluşu, İşçilerin Sesi, SolDefter gazete ve internet sitelerinde yayınlanmış. Kitap için bu yazı­lar gözden geçirildi, tekrarlardan ve günlük heyecanın yansıdığı dilden mümkün olduğunca arındırılmaya çalışıldı. Ancak çoğu kez tümcelerin zaman kipleri değiştirilmedi. Zaman dizimine özen gösterildi. Ayrıntı denilebilecek pek çok konu, an, söylem olduğu gibi bırakıldı. Çünkü o ayrıntılar, işçiler tarafından ha­tırlananlar. 0 küçük anlardan çıkarılan dersler var. Bazen bir kelime işçinin bilincinde onlarca sorunun cevabını tetikliyor. Hafıza oluşuyor.

TEKEL işçileri bir mücadele verdi, işçi sınıfının tamamı göz önüne alındığında sınıfa mal olacak kadar sarsıcı süreçlere sü­rüklenmedi ve istisnai sonuçlar yaratmadı ancak çölde bir vaha olduğuna da şüphe yok. Çok uzun bir süredir gündeme gelecek bir işçi mücadelesi olmamıştı ve TEKEL bu sürecin üzerine geldi. Tabii ki pek çok işçi mücadelesi oldu ancak bunlar kelimenin tam anlamıyla yerel kaldılar, öyle ki yandaki işyerini bile etkile-yemediler. Burjuvazi ve devlet önceki yüzyıl sınıf mücadeleleri­nin tecrübe ve tarihine sahip ve bu donanımın sağladığı bilinç­le işçi mücadelelerini bölerek etkisizleştirme aşamasını çoktan geçti ve artık tek tek saldırıyor ki asla bölünebilecek kitlesellikte bir mücadele dahi oluşamasın. 1980’lerde Thatcher dönemi İn­giltere’sinde olduğu gibi Türkiye’de de kitlesel işçi mücadeleleri ancak devlet işletmelerinin özelleştirilmesi sürecinde meydana gelmekte. 1989 Zonguldak madenci direnişinden TEKEL direni­şine kadar değişen bir şey yok. Sadece işveren, yani devlet çok daha tecrübeli; sendikalarla işbirliği yapıyor, medyanın kendi­sine eşlik etmesini sağlıyor, hizmet satın alıyor, işçi sınıfının desteğini -olmasa bile en azından edilgenliğini- arkasına alarak işletme temelinde saldırılarını yürütüyor. Direnişleri yalıtıyor, y nlnizlaştırıyor ve hepsinden önemlisi zamanın yıpratıcı etkisine İm akıyor. Yüzlerce gün süren direnişlerin işçi sınıfının geneline örnek olması, umut vermesi beklenebilir mi? Tüm bunlar alt alta toplandığında devlet ve kapitalistler kamuoyunu biçimlendirip “kamuoyu desteğini,” hiç olmazsa suskunluğunu temin edebili­yor, sonuçta kazanılmış haklara karşı saldın politikalarına ilân edilmemiş bir meşruiyet kazandırabiliyor.

Kendilerine “Genç Siviller” diyen bir gurubun Taksim Atatürk Kültür Merkezi önünde mücadele eden TEKEL işçilerine karşı yaptıkları ve “4/C ile çalışmaya razıyız” dedikleri eylem tarihin bir başka anında gerçekleştirilemezdi. Bırakın buna cüret etmeyi kimseni aklına dahi gelmezdi.

İşçilerin tek tek ya da bölük bölük saldırıya uğraması, ka-zanılmış haklarının gün be gün ellerinden alınması doğrudan İşçi sınıfının ağır bir yenilgisine dönüştü. Bu öylesine ağır bir yenilgidir ki bırakın sınıftan kaçmayı, sınıf kavramından dahi uzak durmak esas hale gelmiş, sınıfsal çıkar yerine insan haklan mevzisinde mücadele edilir olmuştur. Burjuvazinin ve devletin İŞÇİ sınıfına karşı muzaffer olduğu böylesi bir dönemde işçilerin direniş ve mücadelelerini, deneyim ve hafızanın yokluğunda, el yordamıyla yürütmesi kaçınılmazdır. Ancak bu yordamların bi­rikmesiyle bir yöneteme ulaşılacaktır. İşçi sınıfı henüz o yöntemi İcat etmedi ama yordamları kaydetmemiz ve bunları değerli gö­rerek saklamamız önemli. İşçi sınıfının bir bölüğünün dikkatini çekeceğini ve bir çare aradığında yaşanılmış deneyimlere ait bir kaynak arayacağım biliyoruz.

TEKEL işçilerinin mücadelesi ve bu mücadeleyi anlatan elinde tutuğunuz kitap (ve diğerleri) kaynakta bir damla olacaktır.

İşçi sınıfı halen otobüs bekleyenler gibi kendi kendine, kendi halinde bir sınıf. Halen yordamlarla hareket ediyor. Henüz dün­yanın her yerinde işçilerin hemen benimseyebileceği bir yöntem geliştiremedi, örnek ve umut olacak bir utku tatmadı. Ancak du­rukta bekleyenler öfkeli ve kıpırdanmalar artıyor, birileri sürekli kafasını uzatıp duraktan dışan bakıyor, sesler belirgin değil ama uğultu var. Birileri caddeye fırlayıp geçen araçları durduracak.
İşçi sınıfı ancak kendisi için sınıf olduğunda sınıftır.

Kitabın Künyesi
Tekel’in Elleri
(Mücadele ve Yordam)
N. Cemal
Yayına Hazırlayan : Özcan Özen
Kapak : Gökmen Aldoğan
h2o Kitap / Toplumsal Hareketler Dizisi
İstanbul, 2012, 1. Basım
200 sayfa

İÇİNDEKİLER

SUNUŞ – KENDİ HALİNDE SINIF özcan özen 9

TEKELİN ELLERİ
TEKELİN TÜRKİYE’Sİ 19
KANUN MADDESİ 4/C 31
ÇADIR KENT NASIL KURULDU? 35
SENDİKA BÜROKRASİSİNİN ENGELLERİ 39
KENDİSİ İÇİN SINIF 43
İŞTEN ATILDI 45
SENDİKA BÜROKRASİSİ VE HÜKÜMET 47
POLİS ANONSLARI 53
“EYVAH DEDİM” 55

TEKEL İŞÇİLERİNİN MÜCADELESİ KİMİN ESERİ? 57
500.000 EMEKÇİ 1 MAYISTA 67
1 MAYIS EMEKÇİ SELİ 71
1 MAYIS METNİ 73
“GENEL GREV” VE SENDİKA BÜROKRATLARI 75
KÜRSÜNÜN SAHİBİ VAR 79
DESTEK 85
İŞÇİ SINIFINA İHANET 89
TÜRK-İŞ 1. BÖLGE TEMSİLCİLİĞİNDE 91
DİRENİŞTEKİ İŞÇİLER 97
20- İŞ CİNAYETLERİ 101
21- TEKGIDA-İŞ?İ 1 MAYIS?I 103
22- TÜRK-İŞTEN GENELGE 105
23- TEMMUZ GÜNCESİ 109
24- MÜCADELE SÜRÜYOR 133
25- TEKEL İŞÇİSİ ÖFKELİ 139
26- DİKİZ AYNASINA YANSIYANLAR 143
27- SINIF DAYANIŞMASI 147
28- TEKEL İŞÇİLERİ MÜCADELELERİNİN ÖZNESİDİR 151
29- TEKEL İŞÇİLERİ TAKSİM?DE 153
30- TEKEL DİRENİŞİ SENDİKAL MÜCADELEYE KARŞI MI? 155
31 – MÜCADELE ATEŞİNİ HARLAMAK 159
32- EYLEM VE EĞLEN 161
33- ARJANTİN?DE SENDİKA BÜROKRATLARI İŞÇİ KATLETTİ 165
34- GANGSTER SENDİKACILIK 167
35- YANSIMALAR 169
36- YENİDEN ANKARA 173
37- 2. TEKEL DİRENİŞİ 78. GÜNÜNDE 175
38- BİR GÜN TEK BAŞINA 179
39- TEKEL İŞÇİLERİ YARGILANIYOR 185
40- İŞÇİ DEMOKRASİSİ VE ASİS DENEYİMİ 191
41- BÜROKRASİ İŞÇİ SINIFININ PASIDIR 195EL TUTUŞA TUTUŞA

Yorum yapın

Daha fazla Emek Tarihi / Teori, İnceleme, Politika
Aşkale Yolcuları / Varlık Vergisi ve Çalışma Kampları – Rıdvan Akar

Rıdvan Akar, ilk baskısı 1999'da yapılan "Aşkale Yolcuları'nda, azınlık karşıtı politikaların tipik bir örneği olan Varlık Vergisi olayına ışık tutmaya...

Kapat