Türkiye?nin Ruhu / Direnmenin Trajedisi’ne dair – Zahit Atam

Yıllarca Yılmaz Güney ve Türkiye Sineması üzerine tarihsel çalışmalar yaptım ve yayınladım. Yirmi yıllık sinema tarihçiliğinden sonra şimdi bir romanla karşınızdayım. Yılmaz Güney?in birinci tekil şahıs olarak bilinç akışı içinde ve büyük oranda zihnini anlatmaya çalıştım. Zamana karşı direnme çabaları, Türkiye?yi nasıl gördüğü, sinemamızı nasıl değerlendirdiği, siyasi iktidara karşı boyun eğmeyerek hayatı boyunca davasına sadık kalması, 3 darbeye tanıklık etmesi ve her birinden sonra hapiste olması, sanat anlayışı, destanlarımız, türkülerimiz, şiirlerimiz ve hayata bir anlam bulma çabası üzerinden yirminci yüzyıl Türkiye?sini anlatıyor.

Romanın adı neden Türkiye?nin Ruhu?

Yılmaz Güney bir tür siyasi iktidara isyan eden birisiydi, kendi deyimiyle en açık haliyle ?halkın sanatçısı halkın savaşçısı olmalıdır? diyordu, iktidar ise isyan edenleri sindirmek için elinden geleni yapar, o nedenle Yılmaz Güney?in hayatı boyunca başına inanılmaz olaylar geldi. Bertrand Russell?ın deyimiyle ?sistem ünlü insanları iktidarın yalakası yapmaya koşullanmıştır?. Bu nedenle Yılmaz Güney?in dilinden Türkiye?yi anlatmaya kalktığınızda aslında bu toplumun ve siyasi iktidarın gizli tarihini deşmeye başlıyorsunuz, aynı şekilde biat etmedikçe direnişiniz giderek bir toplumun kendisini anlamak için örnek olay haline geliyor. Türkiye?nin Ruhu, çünkü bu toplumun yazılmamış ve hakikati şekillendiren kurallarını anlamak içindi çıkış çabası, Direnmenin Trajedisi, çünkü direniş tarihi Güney?in canından, özünden çok şey vermesiyle ve hayatı boyunca ?onuru için direnebilmek adına nesnelliğe karşı kürek çekmesiyle şekillendi?, nihayetinde unutulmasın mide kanserinden hayata gözlerini yumdu.

Roman geçmişi anlamaktan daha çok geçmişe bakıp bugünü yorumlamak ve tarihin dersleriyle onurlu bir yaşamı savunmak çabasıyla şekillendi, direnişin derslerini keşfetmek için çabaladık. Yaklaşık 15 yıllık araştırmalara dayanıyor, İngilizce makaleleri ve Türkçe yazılan hemen bütün kitapları okudum, tanıklarla konuştum, filmlerini seyrettim, tarih/sinema/sosyoloji/psikoloji disiplinleri içinde bir çözümleme ile hayatı yorumlamaya çalıştım. Zaman içinde gördüm ki kitap büyük oranda benliğimi kapladı ve beni de değiştirdi. Bu kitap tarihe tanıklık yapmak kadar bugünün silik aydın figürlerine karşı da bir itirazdır, pek çoklarımız şunu çok iyi bilir çünkü geçmişin Nazım Hikmet ve Yılmaz Güney?i iktidara direnen insanlardı ve uluslararası başarılar elde ettiler, günümüzde ise onların yerine muadilleri bizzat düzenin yardımları ve yol göstericiliğinde yerleştirildi. Bu anlamda Türkiye?deki değişimi anlamak için bir çabaydı aynı zamanda.

(romandan bir parça)

Bizim Sırrı?dan öğrendiğim bir ayna meseli vardır, aklımdan hiç çıkmamıştır.

Kars?ta bir kasaba varmış, Tuzluca, buranın da bir köyü varmış Tekelti, özelliği de aynı bizimki gibi kapalı ekonomisiymiş, halkı kendi halinde yaşarmış, her kasabanın da bir tarihi ve bir pazarı vardır. Bir gün çerçilerden birisi bu pazara gitmiş ve dedesinin askerdeyken şaşırıp aldığı bir cep aynasını tezgâhına koymuş, ama tarihin bir fi noktasında oraya daha önce hiç gitmemiş ayna, yani ahali ayna nedir bilmezmiş. Adamın biri tezgâhın başına geçmiş, bir şal alacak, yola düşecekmiş. Birden irkilmiş, içini bir ürperti almış, korkmuş. Bir adım yana gitmiş, korkusu geçmiş, sonra elinde olmadan attığı adımı geri almış aynı noktaya gelmiş, yine çok korkmuş, ama bu kez geri adım atmamış,

?İn misin cin misin bu nedir, gardaş??

Adam demiş ?o kayıpların suretini gösterir.?

Adam bakmış bakmış, hüzünlenmiş, hüngür hüngür ağlamış,

?Bu benim kardeşimdir, üç yıl önce kaybettik, benden beş yaş küçüktü, nasıl da çökmüş ihtiyarlamış, nasıl da mahzun mahzun bakıyor.?

?Al senin olsun, 1 kuruş.?

Adam almış aynayı, sarılmış ona doya doya, giderken de iki de bir aynayı cebinden çıkarıp bakıyormuş, doyamıyormuş kardeşinin suratına bakmaya, bir yandan da ?nasıl da çökmüş, mezarına yeterince gidemedik, ardında bıraktığı yetimlerin derdine düşmüşken? diyormuş. Bakıp bakıp ağlıyormuş, ne kadar kendini tutsa gözleri doluyormuş. Eve gelmiş, karısı şaşırmış adama, gözyaşı nedir bilmez herif elindeki bir şeye sarılıyor, öpüyor onu, ağlıyor. Dillenmemiş, anlamamış erini, adam yorulmuş, kaybın verdiği yasla gözü yaşlı uzanmış yatağa, odunun sıcağı da bastırınca uykuya dalmış. Kadın hemen elinden aynayı almış, bu herifi ağlatan nedir ki diye bakmış,

?Demek bu orospu için gözyaşı döküyorsun, boyun devrilsin herif, bu yaştan sonra dilber peşinde koşmak sana yakışır mı??

O da başlamış ağlamaya, kocasının kendini bırakacağını düşünmüş, çıkmış gitmiş evinden muhtar babasının evine. ?Baba, ne yapacağız bu kadını, kimdir nedir? Bu yaştan sonra ben o eri neyleyeyim? diye özetlemiş durumu.

Adam ?ver hele ver şunu bir ben de bakayım? demiş.

Baba aynayı almış, ?kim bu gavat, senin kocan sapık mıdır??

Oradan ikisi de kalkıp gidip hocanın kapısını çalmışlar, adama muhtar derdini anlatmış, kızı başka bir odada derdine yanıyormuş,

?Kim bu dinsiz, gavur, senin damada büyü yapmışlar?, böyle sürüp gitmiş.

Diyeceğim ayna olmak zordur, insanlara kendini gösterirsen durup düşünmek yerine sana sövüp rahatlamayı seçebilirler. Ayna olacağız da bakalım gün ola devran döne, gördüklerinden rahatsız olmayacak halkı nasıl bulacağız orasını ben bilmem. Asıl dert budur?

Benim asıl derdim buydu, nasıl anlatmalı onu düşünüyordum, halka öyle hikâyeler anlatmalıyım ki hem halk kendini hem de kendi özlemlerini görsün?.

Zahit Atam
BirGün Gazetesi, 19.05.2013

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Cumhuriyet Hanım?ın Cenazesi – Zafer Köse

Cumhuriyet Hanım, Yalova?nın Taşköprü Köyü?nde defnedildi. Günlerden pazardı, 12 Mayıs 2013. Köylüler, omuzlarındaki tabutta sadece bir naaş değil, büyük bir...

Kapat