Yaşar Kemal (Zülfü Livaneli’nin Konuşması)

Yaşar Kemal bana edebiyatta, müzikte, resimde, hangi dalda olursa olsun oyun oynamamayı öğretti.
*
Bir roman dünyası yaratmak ve o dünyayı gerçeğinden ayırarak bir mikrokozmos haline getirip bu yolla bütün insanlığı anlatmak çok zor bir iştir.

—————————————–
Benim için Yaşar Kemal üstüne konuşmak çok zor. Çünkü kırk yıllık bir dostluğun anlatımı ayrı, Yaşar Kemal’in edebiyatını değerlendirmek ayrı. Dünyada onun yaşamına, hayatına tanıklık ettiğim kırk yılı anlatabilmek, bir toplantının sınırlarını çok aşar. Bu yüzden öncelikle, bir okuru olarak ondan söz etmek istiyorum.

İnce Memed’i okuduğumda ortaokuldaydım. Kitap delisi bir çocuk olarak elime geçen her şeyi okuyordum. Dünya edebiyatından da birçok kitap ilgimi çekiyordu. Beyaz kapaklı Milli Eğitim Bakanlığı klasikleri ile birlikte Varlık Yayınları’nın sarı kapaklı kitapları elimden düşmezdi. Varlık Yayınları bizim hayatımızı zenginleştiren, dolduran yayınevlerinden birisiydi.

Böyle bir çocuk olarak İnce Memed, diğer yerli yabancı kitaplar içinde beni en çok etkileyen roman olmuştu. Ve hayatımda ilk ve son defa bir şey yapmıştım: Kitabı bitirdikten sonra öpmüştüm. Bu davranışa daha çok din adamlarında rastlanır, kutsal kitabı öperler. Evet, kitabı gerçekten öpmüştüm ve etkisinden de günlerce kurtulamamıştım.

KADİM VE GÜNCEL BİR TÜRKÜ

Sonraki yıllarda, kitaptaki o derin etkinin ne olduğu üzerinde çok düşündüm. Belki de Yaşar Kemal’in diğer eserlerine hatta yaşamına yayılan, üslubuna, insanlarla olan ilişkilerine de yansıyan temel türkü neyse bu kitapta vardı ve ben bir çocuk olarak o türküyü duymuştum. Yalnız ben duymadım bunu elbette, Türkiye duydu, her yaşta milyonlarca insan duydu, dünya duydu. Peki neydi o türkü?

Yaşar Kemal hakkında çok doğru ve derin analizler içeren kitaplar henüz yazılmadı. Çok güzel çalışmalar yapıldı ama onun edebiyatı daha uzun zaman incelenecek. Ve o zaman ortaya şöyle bir şey çıkacak: Yaşar Kemal, sadece bir ülkenin milli edebiyat zenginliği içinde değil, sadece bir dilin sınırları içinde de değil. Kadim topraklardaki arkaik kültürleri türküsüyle, efsanesiyle içererek kitaplarına aktarmakla yetinseydi bile büyük yazar olurdu. Ama o, bütün bunların üstüne, yaşadığı çağın insanlarını gözlemleyerek, doğadaki, teknolojideki değişimlerin bu insanları nasıl değiştirdiğini anlamaya çalışarak kurmuş eserini.

Göbekli Tepe’den Çatal Höyük’ten biliyoruz ki dünyanın en eski yerleşimi burada. Kendi deyimiyle Çöl Arabistan’ın Mezopotamya’nın sözlü gelenekleri de burada. Bu muazzam geleneği tek başına sırtlayan bir Herkül gibi eser vermek, hem de bunu çağın değişimlerini kavrayarak başarabilmek kolay değil. Bu işi, edebiyatın ana nehrine dökülen coşkun bir nehir üslubuyla başarabilmek Yaşar Kemal denilen edebiyat mucizesini ortaya çıkarıyor.

EN BÜYÜK DERS

Yaşar Kemal’den, yakası açılmadık türküler de dahil çok şey öğrenmişimdir. Bunların hepsi bir araya gelince, şu yalın öğreti çıkıyor ortaya:

Yaşar Kemal bana edebiyatta, müzikte, resimde, hangi dalda olursa olsun oyun oynamamayı öğretti.

Çünkü sanat bir oyun değildir. Elbette yapıtları okurken, izlerken, dinlerken insanlar zevk almalı. Sanatçı bunu başaracak hüneri ortaya koymalı. Ama sanat hiçbir şekilde bir eğlence kabul edilemez.

Her çağın insanı, değişik etkilere, deyim yerindeyse modalara kapılıyor. Özellikle kitabın, sanatın meta haline dönüştüğü bir dönemde, dünyada sanat akımları, modalar yaratmanın ticari bir boyutu da var. Anglo Sakson modaları, Latin Amerika modaları, Noveau Roman, postmodernizm, Magic Realism modaları… Biri geliyor biri gidiyor. Yaşar Kemal ilk gençlik yıllarımdan beri bana, bu akımlara kapılmamanın, modalara aldırış etmemenin, köke sadık kalmanın önemini anlattı.

Edebiyatta asıl kök nedir? Homeros’tur, İlyada’dır, Odisse’dir, Dede Korkut’tur, Manas’tır, Cervantes’tir, Tolstoy’dur, Stendhal’dir.

Roman insanı anlatır, ancak insanı anlattığı zaman roman roman olur. Düşünün ki dünya edebiyatında belki de en iyi doğa anlatımını başaran bir yazar bunu söylüyor.

İnsanı, insan psikolojisini anlatmak yani Truva’nın o gururlu kralı Priamus’un düşmanına giderek, onun ellerine ayaklarına sarılarak oğlu Hector’un ölü bedenini istemesi bambaşka bir derinliktir. İşte bunu anlatabildiğin zaman büyük edebiyat olur. Oyun oynamamak bu demektir.

Yaşar Kemal bunları anlatarak, genç yaşımda beni sanat cinlerine karşı koruyacak bir zırh giydirdi. Bu zırh sayesinde müzikte de oyun oynamamayı, aynı şekilde köke gitmeyi, binlerce yıllık gelenekten ayrılmamayı öğrendim. Bu ulu nehre bir damla bir şey katabileceksem, bunun ancak bu sayede mümkün olabileceğini kavradım.

Geleneğe direnmek, en güçlü tabulara bile karşı çıkmak gerekir elbette. Ama bu, geleneğin dışında kalmak anlamına gelmiyor. Köksüzlük, geçmişi körü körüne tekrarlamak kadar anlamsızdır.

GERÇEK VE BAMBAŞKA BİR ÇUKUROVA

Bir roman dünyası yaratmak ve o dünyayı gerçeğinden ayırarak bir mikrokozmos haline getirip bu yolla bütün insanlığı anlatmak çok zor bir iştir. Bunu başarmış bazı yazarlar tanıyoruz elbette: Mesela William Faulkner, Yoknapatawha diye bir ülke yarattı, o ülkedeki insanları, pamuk işçilerini, iklimi, tozu, güneşi anlattı. Onun romanlarında pamuk işçilerinin terini, tozlu yolları, sarı sıcağı, nemi hissedersiniz.

Faulkner güneyli bir yazar, Yaşar Kemal de öyle. Bu yüzden ikisi arasında edebi bir akrabalık var.

Faulkner‘de de psikoloji çok önemli, Yaşar Kemal’de de.

Yaşar Kemal de aynen Yoknapatawha gibi Çukurova’yı anlatırken yeniden yaratır. Artık o hem bildiğimiz Çukurova’dır hem değil.

Çukurova bin türlü anlatılabilir; çünkü bin türlü gerçeklik katmanı var. Turistik gerçeklik, onun altında gazetecilik gerçekliği, onun altında siyasi-ekonomik-sosyolojik gerçeklik ama en derinde roman gerçekliği.

Latin Amerika’dan Uzak Doğu’ya kadar, kitap okurları Çukurova adını öğrendi. Çünkü Yaşar Kemal Çukurova mikrokozmosunda insanlar yarattı ve hareket ettirdi. Bu zenginliği bir tipler galerisi, karakterler galerisi olarak gözünüzün önüne getirin. Onun romanlarındaki insanlar ihtirasla kıvranırlar, zengin olma hırsına kapılırlar, onur mücadeleleri yaparlar, kendilerini kanıtlamak için adam öldürürler, korkarlar, korkunun üstüne giderler, cinsel şiddetle doğadaki şiddeti birleştirirler ve bütün bunlardan ortaya bir insanlık senfonisi çıkar.

Yaşar Kemal romanının bir önemli yanı da şu: Latin Amerika’dan çıkıp dünyayı saran ve adına büyülü gerçekçilik denilen akımdan çok önce ve onu hiç bilmeden Yaşar Kemal Anadolu mitosları yoluyla bu tekniği keşfetmişti.

Romanlarındaki insanlar düşle gerçek arasında sürekli gidip gelirler, hiçbir zaman tek bir dünyada değildirler ve gerçekle gerçeküstü arasındaki geçişler çok belirsizdir. Bazen kahramanların inançları, düşleri, düşünceleriyle romandaki anlatıcının üslubu öylesine özdeşleşir ki, şaşırırsınız; düşte misiniz, gerçeğin içinde misiniz anlayamazsınız. Ayrıca gerçek nedir? Kime göre, neye göre gerçek?

Bazen düşler, insanın en temel gerçeğidir. Gerçek diye bellediğimizden daha gerçektir. Mitoslar ve masallar da öyle. Çünkü onlar, “gündelik gerçek” kabuğunun altındaki daha derin bir şeyi ifade eder.

Bu yüzden Yaşar Kemal romanındaki gerçeklik algılaması çok derindir ve çağının romanını çok aşar.

KİŞİNİN İÇ DÜNYASININ DERİNLİĞİ

1980 yılında Yaşar Kemal’in yeni çıkan “Kimsecik” romanı hakkında bir yazı yazmıştım. Romanın yayımlandığı günlerde John Lennon, Marc Capman adlı sıkı bir hayranı tarafından öldürülmüştü. Adam sürekli olarak Lennon müziği dinliyor, duvarlarına onun resimlerini asıyor ve hayatının tek kahramanı olarak bu müzik adamına sarsılmaz bir hayranlık duyuyordu. Dünyasında başka kimseye yer yoktu. Ama Marc Chapman ne yaptı? Gidip John Lennon’ı yani kahramanını öldürdü.

Bütün dünyayı şaşırtan bir eylemdi bu ve herkes cinayetin sebebini arıyordu. Oysa cevap Yaşar Kemal’in bu olaydan yıllarca önce yazmaya başladığı ve cinayetle aynı günlerde yayımlanan Kimsecik romanındaydı. Yaşar Kemal o romanında kendi çocukluğuna dönüyor, babasının yolda öksüz ve yetim bir çocuk olarak bulup aldığı, oğlu gibi bakıp büyüttüğü Salman’ın, büyüdükten sonra, hayran olduğu o babayı öldürmesini anlatıyordu. Bu bir “Beni de adam yerine koy. Beni önemse, beni sev” cinayetiydi. Salman’ın elindeki bıçak babasına “Beni kabul et! Ne olur kabul et! Ben varım” diye haykırıyordu.

Bir insanın kendisini başka bir insan karşısında silmesi, sıfırlaması, zamanla korkunç bir şiddete dönüşebiliyor. Yaşar Kemal yeni yayınlanan romanında Marc Chapmanları anlatmıştı.

İNSANI ANLAMANIN YOLU OLARAK ROMAN

Kimsecik romanı ayrıca bir yazarın kendi hayatındaki bir trajediye nasıl bakması gerektiği açısından da bir örnek oluşturur. Romanda babasının öldürülüşünü anlatıyordu Yaşar Kemal ama babasını öldüren katil çocuğu anlamak için yazmıştı o romanı. Bu bence çok büyük bir şey. Bir insanın, babasının katilini anlamaya çalışarak yazması ve onun içinde bulunduğu durumu, onun psikolojisini, onun neler hissettiğini araştırması büyük bir yazarlık ve insanlık özelliği.

O sırada yazdığım yazıda diyordum ki; Mark Chapman’ın trajedisiyle Salman’ın durumu aslında aynı yerde kesişiyor. Bu da bizi roman ve güncellik konusunda düşünmeye zorluyor. Birkaç yıl sürecek bir roman çalışmasına başlarken, iki üç yıl sonra birisi kalkıp birisini vuracak, bu da o sırada dünyanın en önemli haberi olacak, ben de o konuya denk düşen bir roman yazayım diyemeyeceğinize göre roman nasıl güncel olabilir? Bunun sırrı nedir?

Aslında siz dünyanın derin gerçekliğini algıladığınız zaman, o dünya da size uygun bir biçimde davranıyor ve hayat, sanatı taklit etmeye başlıyor.

Sadece birkaç yıl sonra değil, onlarca, hatta yüzlerce yıl sonra yaşanan olayların bile açıklamasını önceden yapabiliyorsunuz.

ÇEVRE BİLİNCİNİN ÖNCÜSÜ

Yaşar Kemal ilk romanlarını yazdığı yıllarda, çevre konusu bu kadar önemli bir şey değildi; çevre duyarlılığı hemen hemen yoktu. Hele Türkiye’de, belki de göçebe genlerimizden gelen bir özellikle doğanın kirlenmesi gibi konular hiç gündeme gelmezdi. Deniz kirlenmiş, orman bitmiş, toprak erozyonla yok olmuş, değişen doğa koşulları ceylanları, kartalları yok etmiş… Bu sorunlar kimsenin gündeminde de değildi, umurunda da. İşte o dönemde, Yaşar Kemal, belki de dünyada ilk olarak bu konu üstüne ciltlerce roman yazdı, insanlarda çevre bilinci uyandırmaya çalıştı. Doğanın değişiminin, insanın değişmesi olduğunu vurguladı. Kapitalizmin teknolojiyi kullanarak üretim kapasitelerini artırmak uğruna doğayı mahvettiğini, doğayı yok ettiğini elli yıl önce yazmaya başladı.

Oysa biz bu konuları ancak bugün konuşuyoruz değil mi? İnsan soyunun doğayı yok ederek aslında kendini yok ettiğini söylüyoruz. Gündemimizde Kyoto protokolü, Al Gore’un belgesel filmi var.

ROMANLA YAŞAMAK

Yaşar Kemal, kırk yıldır hiç ayrılmadan sürdürdüğümüz abi-kardeş ilişkisi içinde bana hayatının çeşitli dönemlerini anlatmıştır. Bu anılar içinde Arif Dino büyük bir yer tutar. Osmanlı’nın ünlü Abidin Paşa’sının torunu, Abidin Dino’nun ağabeyi olan bu dünya entelektüeli, Adana’da tanıdığı, Karacaoğlan şiirleri derleyen, şiirler yazan genç Kemal’e büyük katkılarda bulunmuştur. Ona dünya edebiyatını öğretmiş, hatta bölüm bölüm Faulkner’i çevirerek roman yazmasını istemiştir.

Ama Kemal ona “Daha hazır değilim” der. Arif Dino nedenini sorunca da “Daha edebiyat teorim hazır değil” cevabını vererek onu şaşırtır. Yani bu Çukurovalı genç, içinden geçenleri kağıda dökmeden önce ne yazmalı-nasıl yazmalı sorunu üzerinde düşünmekte, bir edebiyat kuramı oluşturmaya çalışmaktadır.

Oysa köyden gelen bir genç olarak önünde, kolayca izleyeceği bir yol çizilidir aslında. Köy Enstitüsü çıkışlı yazarların başını çektiği, hemen hemen bütün solcuların saygı duyduğu bir “Sosyalist Gerçekçilik” akımı mevcuttur. Beklenir ki Yaşar Kemal de bu yola girsin ve ömrü boyuca, yoksul köylü-zengin ağa çelişkisini işleyen sosyolojik romanlar yazsın. Ama hayır! O kendisine yeni bir yol çizmeye, örnek yerindeyse Maxim Gorki’nin naturalizmi yerine Anton Çehov‘un daha ince psikolojik mizahını benimsemeye yatkındır.

Bunun nasıl mümkün olabildiği üzerine çok düşündüm. Yaşar Kemal’i tanıdığım yıllardan beri, onun köyü tanıyan bir romancı ama bir “köy romancısı” olmadığı gerçeği; köyü, insan ilişkilerini incelediği bir laboratuvar, bir mikrokozmos olarak ele alışı beni hep şaşırttı. Bunun sırrını merak ettim. Sonra anladım ki Yaşar Kemal’de ancak büyük şairlerde, büyük romancılarda, olan muazzam bir sezgi gücü, ileri görüşlülük ve bir zevk var.

Zevk sanatta çok önemli bir öge. İnsan ancak kitsch’le sanatı ayırabiliyorsa yaratıcı oluyor. Adana yıllarında Abidin Dino’nun yeni yaptığı tabloları dizip, genç Kemal’e “Hadi seç bakalım” dediği ve onun beğenmediği tabloları yok ettiği gerçeği, bu garip olguyu yeterince açıklamıyor mu zaten. Yaşar Kemal bunu “kilim zevkiyle” açıklamaya çalışıyor ama bence yeterli değil. Başka bir şey var.

BİR BAŞKA İHTİRAS

Yaşar Kemal, hayatı en ufak kıpırtılarına kadar seziyor. Bu kıpırtıları sezdiği zaman onları romanına müthiş bir ihtirasla geçiriyor. “İhtirasla” diyorum çünkü onun roman yazma tutkusundan daha büyük ihtirası olan bir insan tanımadım ben. İnsanlarda iktidar hırsı olur, para hırsı olur, yaşam hırsı olur, her şey olur ama roman yazmakla ilgili bu kadar büyük bir ihtirasa, önüne gelen her engeli yıkıp devirecek “üstü kan köpüklü meşe seli” gibi bir ihtirasa kolay rastlanmaz.

Bu tutkuyu zaman zaman ürpererek hissetmişimdir. Yaşar Kemal için hayatın denklemi çok yalındır. Octavo Paz’ın “Ya şiir, ya kaos” dediği gibi o da “Ya roman, ya ölüm” ilkesiyle yaşar. Hayattaki en ciddi işin roman yazmak olduğunu, romanın bir ölüm kalım meselesi olduğunu iliğinde kemiğinde hissederek yazması çok önemli bir şey.

Yıllar önce Stockholm’de bizim evde, o küçücük sürgün evinde otururken, bir şeyler konuşuyorduk. Yaşar Kemal birden “Eyvah!” diye ayağa fırladı. Ne olduğunu anlayamadım. Büyük bir felaket oldu diye korktum. O, panik içinde “Benim hemen eve gitmem gerekiyor. Hemen götür beni, hemen götür beni” diye telaşla yineliyordu. Sonradan öğrendim; meğer o sıralarda yazmakta olduğu romanda, bir çocuğun çok sevdiği ölü yunus balığını kumsala gömdüğünü yazmış. Sonra da bu sahne aklına gelince “Ben böyle iğrenç bir şeyi nasıl yazabildim?” diye paniğe kapılmış. Sanki bir yakını ölmüş ya da dünya savaşı çıkmış gibi gerçek bir panik yaşıyordu.

EVRENSEL TEMALAR

Bütün bu özelliklerini uzun uzun konuşmamız gerekiyor ama ne yazık ki zaman sınırlaması var. Yaşar Kemal’in her romanını her sahnesiyle belki saatlerce konuşabilirim. Mesela Hollywood filmlerini görüyorum, onun temalarından küçücüğü üzerine koskoca filmler yapıyorlar.

Bir örnek vereyim: Kiralık katil, öldürmesi gereken adamı takip ediyor, onun evine, daha doğrusu kulübesine geliyor, pencereden gizlice içeriyi seyrediyor. Adam dışarıda kumar oynadığı için evde yok, çoluk çocuk perişan, aç biilaç oturuyorlar. Gide gele aileye acımaya başlıyor, ailenin çocuklarını tanıyor, öldürmesi gereken adamın evine çocuklar için gizlice oyuncaklar bırakıyor, bayramda mahzun olmasınlar diye. Mesela bu büyük temalardan bir tanesi, böyle derin psikolojik sahneler var.

Başka bir romanında gene kiralık bir katil bir eve giriyor; yataklarında uyumakta olan bir çifti öldürecek. Tabancayı çekiyor ama bir türlü ateş edemiyor. Çünkü uyuyan insan masumdur, nasıl ateş edeceksin? Dışarıda yoğun bir ay ışığı var. Bir ara rüzgar perdeyi kaldırıyor ve genç kadının çıplak göğsü ay ışığında parlıyor. O anda cinsel şiddetle hayatın şiddeti bir araya geliyor ve katil, kurşunları yağdırmaya başlıyor. Bunlar çok büyük temalar, derin temalar ve Yaşar Kemal bunları, belki kendi bilincini de aşan bir yaratıcılıkla ortaya koyuyor.

Dünya edebiyat çevrelerinin Yaşar Kemal’i başta Homeros olmak üzere en büyük yaratıcılarla kıyaslaması boşuna değil. Galiba bazı insanlarda, kendi bilinçlerini aşan bir yaratıcılık fışkırması oluyor. Ve bu fışkırma sonucunda “Büyük Sanat” ortaya çıkıyor.

Bu yüzden ben Yaşar Kemal için “Yerelden evrensele giden yazar” vs tarzındaki tanımlamaları pek beğenmiyorum. Bu çapta bir yaratıcılık hem yereldir, hem evrensel. Yaratıcılık her yerde yaratıcılıktır. Ve bu dünyanın en büyük yaratıcılarından biri, Yaşar Kemal adıyla Türkiye’ye nasip olmuştur.

Zülfü Livaneli
Yapı Kredi Yayınlarının düzenlediği bir toplantıdaki konuşma, 25 Eylül 2010

Bu metin, Livaneli’nin, Edebiyat Mutluluktur kitabında yer almaktadır.

Yorum yapın

Daha fazla Denemeler, Estetik, İnceleme, Makaleler, Romanlar
Güney Eşkıyaları – Müslüm Kabadayı

Doktorlarının hastalığının ağırlaştığını açıkladığı bugünlerde, çağdaş destancılarımızdan Yaşar Kemal’in İnce Memed romanındaki kahramanlarla ilgili kimi açıklamaları da içeren aşağıdaki metni...

Kapat