Yeni başlayan sonların yazarı olmak: Beckett olmak

1906-1989 yılları arasında yaşamış bir yazar olmak, bütün yirminci yüzyılın çaresiz tanığı olarak, hayal­lerin, umutların, mücadelenin, yenil­ginin, ve düş kırıklığının öznesi ve nesnesi olmak, başlangıçların ve sonların -ama bir türlü kesin ve mut­lak bir sona ulaşamayan, sürmekte olan, yeni başlayan sonların- yazarı olmak: Beckett olmaktır.

Modernliğe bağlı umutların olduğu kadar, modernlik-karşıtı umutların da yıkıldığı bir çağda, görüntü, gürültü ve hız çağın­da suskunluktan ve kımıltısızlıktan başka ne kalır “karşıt” olabilecek? Görüntü, gürültü ve hız bir yanılsama değil midir aslında suskunluğu ve kımıltısızlığı gizleyen? O halde nedir gerideki “hiç”ten başka? Böyle bir zamanda, hiçliğin içini oymak dışında, sesteki sessizliği ve sessizlikteki se­si, kımıltıdaki kımıltısızlığı ve kımıltısızlıktaki kı­mıltıyı yazmak dışında nedir yazarı yazar yapan, Beckett yapan?

Görüntü, gürültü ve hız çağı: Teknolojinin, ikti­sadın ve her alandaki iktidarın ezdiği insan, iki dünya savaşı ve bölgesel savaşlar, katliamlar ve toplama kampları, insan yaşamının anlamını açık­lamakta yetersiz kalan din ve felsefe, onca bel bağlanan Batı uygarlığının -ve simgelediği modern değerlerin- çözülmesiyle birlikte değeri en aza in­dirgenen insan, “ölen tanrı” nın hayaletinin yeryü­züne saçtığı kötülük… İronik bir “altın çağ” paro­disi.

1984 yılında sorulan bir soruya, “Beklentiler: Sıfır; Umutlar : Sıfır” cevabını verir Beckett. Yaşa­mının her evresinde verebilirdi bu cevabı. Yine de var olunan, yaşamın üstlenildiği ve eserler verilen bir yerdir “sıfır” noktası. İnsanın -ve Beckett’in ­muamması bu olmalı. “Hep denedin, Hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.”

Terk edilmişlik, saçmalık, mahkumiyet, suçluluk, zamanın ve mekânın dışındalık, kendine ve ötekilere yabancılık, güçsüz­lük, müstehcenlik, iğrençlik … Geçmiş de­ğerlerle ilişkisini koparmış, geleceğin de­ğerlerini yaratamayan insan sadece an­lamsız bir dünyaya fırlatılmış ve yalnız değildir, attığı her adım, her düşüncesi, her duygusu da hayal kırıklığına ve aşağı­lanmaya mahkumdur; her proje, daha oluşurken kaynağını kurutur, çürür ve tersine döner.

Her şey bize ihanet etmektedir: Yaşam, ötekiler, kendi gövdemiz, en kişisel dü­şüncelerimiz, en tutkulu duygularımız … Ve biz, sakatlanmış, dilsiz, gövdesiz, ka­ranlığın içinde amaçsız dolaşırız ve dolaş­maya mahkumuz -ama çoğu kez kımılda­yamadığımızdan mahkûmiyetimiz işken­ceye dönüşür; bu acınası halimizde biraz­cık olsun yücelik yoktur, gülünç bir traje­didir her şey … İnsan, hayvansı işleyişlerin egemen olduğu bu iğrenç yaşamda kendi fiziksel aşağılığını sürekli hissederken, “dünya” denen toplumsal olgunun vazgeçilmez varlığı olmanın ve yeryü­zü”ndeki tüm yaratıklar gibi “ölüm”e yazgılı oluşun ikilemini de sonsuz bir te­dirginlik olarak yaşamaya devam eder ­bir “Beckett metninde yaşar gibi …”

Hiçbir yere götürür Beckett -hiç olan insanların hiç için hareket ettiği hiçin dünyasına: Hiçlik ve Her Şey evrenine. Beckett’in bizi kara mizahla ve acı alayla soktuğu bu evrende, mizahın ve alayın üşüten doruklarından, insanın trajedisine (kendi trajedimize) duyduğumuz merha­met duygusuyla ineriz yeryüzüne: Gövde­miz yaralı, aklımız noksan … Bu bir yolcu­luk mudur? Hiçbir yere götürmemiştir ki bizi Beckett!

Hiçlikten doğan yazı

Bir oyun bozandır Beckett. Bütün gele­neksel anlamların paranteze alınıp yerine başkalarının konduğu (Sartre’m devrimi, Camus’nün başkaldırıyı önerdiği) bu yok­luk ortamında Beckett’in yaptığı sadece bir ifşa, bir ihbardır: İsyan etmez, gözet­ler; saçmayı yargılamak için saçmanın dı­şında durmaz, içine yerleşip bu ilk, temel anlamsızlığa gönüllü olarak girer ve kahramanlarını -biz okurlarını da- asla ora­dan çıkarmaz.

Ama ne olursa olsun bir şeye gönderir kelimeler -Beckett? Düzyazısındaki ve şi­irindeki garip ilgisizlik ve mantık soğuk­luğu yazının yaşam deneyiminden değil, yazının kendisinden -yani hiçlikten- doğ­duğunu anlatmaktadır … Beckett metni: Kendinden başka hiçbir şeyin amacı ve aracı olmadığı için tüm evren olabilen edebiyat … Yazmak: Boşlukta konuşmak, karşında biri varken- herhangi birine söy­lenmeyen kelimeleri, hiçbir dolaysız etki iddiasında olmayan, alet olmayan, sadece imge olan kelimeleri telaffuz etmek … Ya­zı: Özneyle -yazarla ve okuyucuyla- arası­na sürekli mesafe kovan ve kaçan sesler.

“Anlaşılmayı” beklemeyen kitaplar ya­zarıdır Beckett; “hiç” ile bir şey yapar ve bu bir şeydir. “Buradaki tek anlam,” der Georges Bataille, ” kendi tarzında bir anlam, belki bir anlam parodisi, kısacası içi­mizdeki anlamlar dünyasını anlaşılmaz hale getiren ayrı bir anlam olan anlamsız­lıkta yatar.” Anlatının taklit edebileceği bir dünya yoktur ve anla­tırken anlattığının başka bir şey olduğu­nu anlar insan asla her şey anlatılamaz, hep bir şey unutulur ve eğer her şey söy­lenirse, hiçbir şey söylenmemiş olur. Çün­kü her şeyin söylendiği bir dünya bitmiş, tamamlanmış, ölü bir dünyadır:oysa son, ölüm değildir, gelecek olan, ama ne za­man geleceğini kimsenin bilmediği, sade­ce geleceği bilinen şeydir. Bitirmek bu sona doğru yürümektir ve son, sona doğru götüren yoldur, bu anlamda her şeyin çoktan bittiği söyle­nebilir -daha baştan itibaren. “İnsan, bit­meye mahkumken bitemeyen varlıktır.” Dolayısıyla, yaşamı anlamsız kılan ölüm değildir. Tersine, eylemlerimize anlam vermemizi buyuran ölümdür, ama tüm yaşam ölümsüz gibi yaşanır: Hiç olarak.

Bu yüzden, insanın biri olma, bir şey anlamına gelme çabasıyla birlikte başlar mutsuzluğu da; ve bütün bilgelik ve mut­luluk, bizi iyi kötü sona doğru taşıyan anonim ve durgun akıntıya (katılıncaya kadar) yaklaşmaktadır. Murphy, bu ilk Beckett romanı, hiç olmak, dünyadan, gövdesinden ve ruhundan kaçmak iste­yen Murphy ile hiç olmasına izin verme­yen ötekiler arasındaki çatışmanın roma­nıdır. Alay ve hiciv güçlükle gizleyebilir buradaki trajediyi. Ikinci roman Watt ise, toplumla ilişkisini sürdürmek isteyen, an­cak bunda başarılı olamayan, giderek dil düzeyinde de iletişim gücünü yitiren ve gidebileceği tek yer tımarhane olan bir diğer anti-kahramanın, Watt’ın hikayesidir. Her iki romanın da (görünür) bir başlangıcı, (kuşkulu) bir sonu vardır ve (muhtemelen) bir şey olur. Ama ses ?anti ­kahramanların, diğer kişilerin (ve Bec­kett’in) sesi- konuşmaya önceden başla­mıştır, sonra da devam edecektir, susması için hiçbir neden yoktur ve bizim yakala­yabildiğimiz -okuyabildiğimiz- kelimeler sonsuz ve sonuçta hedefsiz bir söylemin parçalarıdır. Bu yüzden Beckett okumak hep aynı kitabı -ve hiçbir şeyi- okumaktır. Beckett’lı, söylemi bizi yaşam diye adlan­dırılan şeyin dehşetine maruz bırakırken, kitap(lar) da bize sadece kitap olduğu duygusunu verir ; kelimelerin gerçekdışı sıralanışı, sözün her adımda kendi boşlu­ğuna neden olan kendiliğinden yürüyü­şü …

Edebiyatın sessizliği

Son yazarın ölümüyle birlikte edebiva­tın yok olacağı günü hayal eden (Bec­kett’in belki en yakın olduğu yazar) Ma­urice Blanchot, son hakikatın ;sessizlik ol­duğunu ve edebiyatın sessizliğin doruk noktasında sona ereceğini düşünür. Ses­sizliğe yazarak varılacaktır. Çünkü Blanc­hot’nun dediği gibi, ” her edebi eser, biz­den söz ederken bize yönelen bu konuş­kan sonsuzluğa karşı sıkı bir savunma – ve yüksek bir duvardır.” Söylemek istediğini söyledikçe daha azını söyleyen, hiçbir şey söyleyen Beckett romanları hem bu “konuşkan sessizliğe” karşı bir barikattır, hem de sonu gelmez bir edebiyat olarak sonu gelmez bir yenilgiye mahkumdur. Söz ‘le sessizliğin, varlık ile hiçliğin çakış­tığı noktayı bulmuştur Beckett:Son yazar! Söz, sözsüzlük, kelimesizlik, kımıltısızlık, bedensizlik-kaos öncesi: Bugün .

Tarihin dışına çıkmış bir çığlıktır, bir kımıltı bir sus işaretidir Beckett?Ama tarih devam etmekte … O halde, in­sanı bu sıfır noktasından ne çıkaracak?

Değişim için kuşkusuz gerekli olan karanlıkta, sonun çoktan burada ol­madığını, bitmeyenin sonunun gel­mediğini kim iddia edebilir ki? Bec­kett’in, “son yazar”ın sesi bütün tınısını buradan alır -Murphy’nin, Watt’ın (biz çağdaşlarının) sesi de.
Biz çağdaşları, Türkçe’ de yaşayanlar, yıllardır okuruz Beckett üzerine yazıları, Beckett’ten çevirileri … Yine de ruhuyla, kalemiyle Türkçe okumak isterseniz Bec­kett romanlarını; en sadık, en güzel “ihaneti” öneririm: Uğur Ün çevirilerini; yani;

*Son Yazar Samuel Beckett/ Yazarın kendi başlığı / Işık Ergüden

Watt (Ayrıntı Yay., Aralık 1993)
ve Murphy (Ayrıntı Yay., Ekim 1994)
Ve yakında: Mollüy, Malone Ölüyor ve
Ad­landırılamayan … yine Uğur Ün’ den ve Ayrıntı Yayınları’ndan.

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Makaleler
Edip Cansever kendini anlatıyor…

Okuduğum ilk yapıt? Gördüğüm ilk film? Dinlediğim ilk ezgi? Bugün bunları anımsamam olanaksız. Gene de bu konuda bir iki söz...

Kapat