Zahit Atam: Yılmaz Abinin ardından Gidenlere Selam Olsun yazısı!

Yılmaz Abinin ardından Gidenlere Selam Olsun yazısı!

İsmail’e verilen söz!

Zahit Atam

Bizim Yılmaz Abi ile ilişkimiz tuhaftır, biz daha yollara düşmeden o kavgaya giriştiği için; kısaca ve velhasılı kelam, onu öğrendiğimde bobin başında çalışıyordum. Meğer ben zorunlu göç ile İstanbul’a ayak bastığım sıralarda bizim Yılmaz Abide içeri girmek ve Selimiye’de misafir edilmek için bekliyormuş: Kitap yakma ritüellerine tanık olacakmış!

İstanbul’a ilk ayak basmamla denizin ne olduğunu görmem bir oldu. Malumunuz biz Karslıyız. Orada deniz yoktu, güneye bakınca Ağrı Dağı, Kuzeye bakınca Kızıl bayrak.

Neyse çocuk yaşta İstanbul’a geldiğimde okula başlamadan önce öğrendik: Kahpe Bizans, seni yeneceğim! Meğer o da bir film repliğiymiş. Ben daha repliği öğrenmeden başlamıştım Bizanslılarla kavgaya, galibiyet şanımızdandır, Ağaya ve Ağaoğlu’na boyun eğmemek Anadolu Çocuklarının şanındanmış!

Sonra top oynamaya başladık, Yılmaz Abi ile daha tanışmıyoruz, o öncü, biz yeni yetişenlerden; top oynamaya başlamam ile galibiyet serisi de başlamış oldu. Çok sıkıcıydı, geleni gideni yen, ama millet yenilince kızarmış; Hanımevlatları oldukları için. O yıllarda bir deyim daha vardı, çok enteresan: Apartman Çocuğu, işte ben de daha o küçük yaşlarda, sümüğü akan, alnı terleyen, üstünde eski püskü bir göynek, işim Apartman çocuklarını evire çevire futbolda yenmek!

Sonra durur mu Anadolu Çocuğu, beni kaleye yerleştirdiler, topu tutacağım, ama top gelmeyince daha iyi uçulur misali kalede hayaller kuruyordum. Meğer o da Yılmaz Abiden mirasmış; o da Yenice’de Ağanın çocuklarına at olurmuş. Sonra bir arkadaşı hastalanmış, karnı şişmiş, kazaya götürmüşler, ama hastaneye yetiştirmemişler, Yılmaz Abi hatırlıyor, arkadaşının annesi çok ağlamış, ağıtlar yakmış! Anadolu’da ağıt kültürün özüdür, sesinin tınısı falan yoktur, yürek sızlaması tınıyı bastırırmış!

Biz de o misal, arkadaşları seçmeye başladık, gecekondu çocuğu Apartman çocuklarına karşı, golü atıyoruz, rakip karşımdaki çocuk değil, Apartman! Neyse birinci galibiyet yüz oldu, ama hala Apartman çocuklarının galibiyeti sıfır! Meğer bizim Yılmaz Abide ilkokul üçte ağanın oğlunu bir yenmiş, Ağa mosmor kesilmiş!

İşte bu işin başlangıç yıllarından bir anı var, çok enteresan: İsmail’in ardından verilen sözü bir hatırlamak lazım.

Denildiğinde göre, bunlar tabi hep anlatılıyor: Yılmaz Abinin köyünde yani Yenice’de ilkokul üçe kadarmış, Hocanın oğlu öğretmenmiş, üçüncü sınıfı bitiren Kazaya, yani Merkeze gidiyormuş, dört ve beşi okumak için, bitirme sınavı yapmışlar: sorular kazık!

Ama Yılmaz Abinin İsmail’e sözü varmış. Bir daha kimsenin atı olmayacakmış, gidenlerin ardından verilmiş bir söz. Neyse Yılmaz Abi soruları çözmeye başlamış, bir iki derken sorular bitmiş, Ağanın oğlu ise daha sorularla cebelleşiyor. Ne olsun? Ağa okula birinci olacak oğlunu görmeye gelmiş, evde kuzu pişiyor, avrattan fırçayı yemiş, git oğlanı getir, sınav bu zamana kalır mı? Kolay mı ağakarısı olmak, kolay mı Ağaoğlu olmak, daha birinci olacaksın, sonra kazaya gidip birinci olacaksın… şu bu.

İmamın oğlu öğretmen Yılmaz Abinin kâğıdını kontrol ediyor, denildiğinde göre Abimizin yaptığından daha uzun sürmüş kontrolü, çünkü öğretmen 3 kere kontrol etmiş yazılanları Ağanın zoruyla. Ama ağanın oğlu hala Adana sıcağında sorularla cebelleşiyor. Bunları sezen yiğit anası Hamo Çavuşu okula göndermiş, “koş herif” demiş “Ağa bizim oğlana sataşacak.” Hamo Çavuş okula gelmiş, kafada köylü şapkası güneş için; Ağa öğretmenin

“Hepsi doğru, ne yapayım ağam!”

Üzüntülü ve gizli sevinçli sözüyle Yılmaz’ın üstüne yürümüş. Ama tam o sırada sınıfta bir karartı olmuş, Hamo Çavuş’un gölgesi yüzünden, pencere ufak, ışığın çoğu açık kapıdan geliyor, Hamo Çavuş uzun, kapıyı kaplamış, Ağa Yılmaz’ın üstüne varmadan dönmüş ve kapıya hücum etmiş:

“Çavuş sen bu oğlanı niye okutuyon, okusa da okumasa da benim kapıda Çavuş olmayacak mı?”

Hamo Çavuşun köylü şapkası elinde, yüzünde önlenemeyen tebessümü çaktırmadan suretine mahcubiyet havası vermeye çalışıyor, ama dişlerinin arasından yüreği fısıldıyor,

“Bizim oğlan delidir, İsmail’e sözü var, Ağa çocuklarına at olmuyor, şimdi atın intikamına başladım, ömür boyu sürecek diyor, ne yapayım ağam söz dinletemiyom.”

O gün bugündür Yılmaz Abinin her isyanı ve her karşı çıkışı isyan bayrağıyla süslüymüş: onun için İstanbul’a gelince, kendini edebiyatçı, sinemacı sanan Ağaçocuklarıyla kavgaya tutuşmuş.

Hatta Cannes’da Altın Palmiye alırken kırmızı halıda yürüdüğünde denildiğine göre İsmail’le konuşuyormuş, İsmail’e cesaret veriyormuş;

“Ha dayan gardaş, bekle biraz Ağanın oğluna vereceğim şamarı, korkma!”

Neyse yarışma bitmiş, almış alacağını İsmail’in kangardaşı Yılmaz Abi, elinde ödül, kolunun birini kaldırmış, millet ödül aldı seviniyor sanıyor, oysa Yılmaz Abi İsmail’e verdiği sözünü tutuyormuş, çaktırmadan ağanın oğluna hareket çekiyormuş!

O gün bugündür çok az insan bilir, Yılmaz Abi Altın Palmiyenin derdinde falan değildi;

Bildiğiniz ilkokul ikideyken atlıktan arkadaşı karnı su toplayan İsmail’e, dert ortağına, ırgatlık sözü ve kardeşliği namına verdiği “ahd” için bütün hayatı yaşamış, ahde de vefalı olduğu için de bilinci kapalıyken ancak o zaman İsmail Yılmaz Abiye ziyarete gelmiş, son günlerini birlikte geçirmişler, İsmaille dertleşirken mutluymuş!

Bazıları hayat denilen kavgaya doğmadan önce başlarlar, çünkü analarının karnındayken anaları tarlada çalıştığı için, annesi ninni söyleyemediği için ana karnında yiğitler ninni yerine direniş türküleri okurmuş,

“Dayan ana geldim” misali, daha tarlardakilere suyu ben dağıtacağım, korkma diye.

Hayat denilen kavgaya yiğit olarak atılanlara selam olsun!

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here