Şehrin Merkezindeki Analist: Psikanaliz “Getto”ya İnerse Ne Olur?

Psikanaliz denilince zihnimizde canlanan imge genellikle şudur: Viyana veya Manhattan’ın lüks bir semtinde, sessiz bir oda, pahalı bir divan ve varoluşsal sancılar çeken eğitimli, orta-üst sınıf bir “nevrotik”. Peki ya psikanaliz bu steril odadan çıkıp, siren seslerinin eksik olmadığı kamu hastanelerine, yoksulluğun ve suçun kol gezdiği “arka mahallelere” (inner city) inerse ne olur? 1995 yılında

okumak için tıklayınız

Kibbutz’da Devrimci Bir Deney: Hashomer Hatzair ve “Yeni İnsan”ın İnşası

Psikanaliz tarihine baktığımızda genellikle Viyana’nın burjuva salonlarını, lüks muayenehaneleri ve bireysel nevrozlarıyla boğuşan orta sınıfı görürüz. Ancak psikanalizin tarihinde, bu steril odaların çok uzağında, tozlu topraklarda ve kolektif yaşam alanlarında (kibbutzlarda) gerçekleşen şaşırtıcı bir deney daha var. Bu yazımızda, psikanalizi sadece bir “tedavi” yöntemi olarak değil, yeni bir toplum ve “Yeni İnsan” yaratmak için bir

okumak için tıklayınız

Divandan Cepheye: Psikanalizin Bir “Savaş Kahramanı”na Dönüştüğü An

Psikanaliz denilince aklımıza genellikle Viyana’nın sessiz sokakları, ağır mobilyalı loş odalar ve yıllarca süren, sadece elitlerin karşılayabildiği seanslar gelir. Ancak psikanalizin tarihi, sadece bu sessiz odalarda değil, II. Dünya Savaşı’nın gürültülü, çamurlu ve kaotik cephelerinde de yazılmıştır. Bu yazımızda, psikanalizi “seçkinlerin lüksü” olmaktan çıkarıp, William Menninger liderliğinde Amerikan ordusunda kitlesel bir iyileşme aracına dönüştüren o

okumak için tıklayınız

Berlin Polikliniği (1920): Psikanalizin “Halk İçin” Doğduğu Yer

Psikanalizi düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor? Muhtemelen Viyana’da lüks bir daire, pahalı bir divan ve sadece toplumun en varlıklı kesiminin erişebildiği, yıllar süren seçkin bir süreç… Ancak tarih, bize çok farklı bir hikaye daha anlatıyor. 1920 yılında Berlin’de kurulan Berlin Psikanaliz Polikliniği, psikanalizin sadece elit bir uğraş olmadığını, köklerinde derin bir sosyal adalet ve hümanizm barındırdığını

okumak için tıklayınız

Bir Arkadaşlıktan Daha Fazlası: Psikanalizin Taht Oyunları – Freud ve Jung

Psikoloji tarihinin en büyük “magazin” olayını sorsalar, şüphesiz cevap Sigmund Freud ve Carl Jung arasındaki o efsanevi dostluk ve ardından gelen sert kopuş olurdu. Bu sadece iki dâhinin kavgası değil, insan ruhunu anlama biçimimizin kökten değiştiği bir devrim hikayesidir. 1. “Veliaht Prens”ten “Hain”e: Bir Yol Ayrımı Freud, Jung’u ilk tanıdığında onu psikanalizin “veliaht prensi” ve

okumak için tıklayınız

Aidiyetin Karanlık Yüzü: Kültler Bizi Nasıl Esir Alır?

İnsan sosyal bir canlıdır; bir gruba ait olma, bir anlamın parçası olma ve bir rehberin onayını alma arzusu genlerimize işlenmiştir. Ancak bu masum ihtiyaçlar, yanlış ellerde birer manipülasyon aracına dönüştüğünde, karşımıza “kült” dediğimiz o yıkıcı yapılar çıkar. 1. “Narsisistik Lider” ve “Yaralı Mürit” Dengesi Kültlerin kalbinde genellikle narsisistik bir lider bulunur. Bu lider, her şeyi

okumak için tıklayınız

Tanıların Ötesinde: Kendimize Anlattığımız Hikayeler Kimliğimizi Nasıl Şekillendirir?

Psikoloji dünyasında bir tanı almak, genellikle karanlıkta bir fenerin yanması gibi hissettirir. Belirsiz acılara bir isim vermek; kişiye “yalnız değilim” ve “bu bir hastalık, benim suçum değil” tesellisini sunar. Ancak Rachel Aviv’in büyüleyici çalışması Strangers to Ourselves bize şu can alıcı soruyu soruyor: Aldığımız tanılar, ruhsal deneyimimizi anlamlandırmamıza mı yardımcı oluyor, yoksa bizi o tanının

okumak için tıklayınız

Tevratpötikum: Psikanaliz ve İnancın Ütopik Buluşması

Psikanaliz tarihi genellikle Viyana’daki o meşhur divan, sessiz bir analist ve bireysel içgörü arayışıyla hatırlanır. Ancak 1920’lerin Heidelberg’inde, bu klasik tablonun çok dışında, radikal ve neredeyse “kutsal” sayılabilecek bir deney gerçekleşti. Bu deneyin adı, dönemin ünlü Yahudi mistisizm uzmanı Gershom Scholem tarafından yarı şaka yarı hayranlıkla konulmuştu: “Tevratpötikum” (Therapeuticum). Bu yazımızda, psikanalizi bir tedavi tekniği

okumak için tıklayınız

Suç kavramının Çernişevski ve Dostoyevski üzerinden yorumu (Video)

Bu video, 19. yüzyıl Rus edebiyatında suç kavramının iki dev isim olan Çernişevski ve Dostoyevski üzerinden nasıl farklılaştığını incelemektedir. Çernişevski’ye göre suç, rasyonel bir hata veya bilgi eksikliğinden kaynaklanan teknik bir aksaklık olarak görülürken; Dostoyevski bu durumu insanın ruhsal bütünlüğünü sarsan varoluşsal bir yıkım olarak tanımlar. Video, Çernişevski’nin akılcı ve mekanik insan modeline karşılık, Dostoyevski’nin vicdan, özgürlük ve acı temelindeki derinlikli insan tasvirini ön plana çıkarır. İki

okumak için tıklayınız

Sokak Lambası Altında Bir Devrim: JV Pawar ve Dalit Panterleri’nin Hikayesi

Bazı hikayeler vardır; sadece bir insanın değil, bir şehrin ve bir halkın kaderini nasıl değiştirdiğini fısıldar. Bugün size, 1940’larda Mumbai’ye bir teknede kaçak bir yolcu gibi gelen, ikinci katı görünce “yere düşer miyim?” diye korkan o utangaç çocuğun, Hindistan’ın en radikal devrimci hareketlerinden birini nasıl kurduğunun hikayesini anlatacağım: JV Pawar. 1. “Sokak Benim Çalışma Odamdı”

okumak için tıklayınız

Zamana Aykırı Birinin Göz Gezdirmeleri – FRIEDRICH NIETZSCHE

1 Benim Olanaksızlarım. — Seneca: ya da erdemin boğa güreşçisi. — Rousseau: ya da impuris naturalibus’ta51 doğaya geri dönüş — Schiller: ya da Säckingen’in ahlak-trompetçisi. — Dante: ya da mezarlarda edebiyat yapan sırtlan. — Kant: ya da düşünülür karakter olarak boş laf.52 — Victor Hugo: ya da saçmalık denizindeki Pharus.53 — Liszt: ya da âşinalık okulu — kadınlara.

okumak için tıklayınız

Nazım Hikmet, Güneşi İçenlerin Türküsü: Umut ve Işığın Toplumsal Estetiği

Işığın Çağrısı Nazım Hikmet’in şiirinde güneş, yalnızca fiziksel bir ışık kaynağı değil, aynı zamanda insan ruhunu ve toplumsal bilinci aydınlatan bir semboldür. Güneş, tarih boyunca birçok kültürde yaşam, yenilenme ve hakikatle ilişkilendirilmiştir. Şiirde “güneşi içenler” ifadesi, bireylerin ve toplulukların bu ışığı içselleştirerek umudu bir yaşam pratiğine dönüştürdüğünü ima eder. Bu içselleştirme, bireysel bir deneyim olmaktan

okumak için tıklayınız

Diogenes ve Kendi Kendine Yeterlilik: Antik Yunan’da Bir Özgürlük Arayışı

Kinizmin Temel Prensipleri Kinik felsefenin en tanınmış isimlerinden olan Sinoplu Diogenes, M.Ö. 4. yüzyılda yaşamış ve felsefesini sıra dışı yaşam tarzıyla somutlaştırmış bir düşünürdür. Onun felsefesinin merkezinde, “kendi kendine yeterlilik” anlamına gelen “autarkeia” kavramı yer alır. Bu kavram, bireyin dışsal nesnelerden, maddi zenginliklerden, toplumsal onaydan ve geleneksel hazlardan bağımsız olarak yaşayabilmesi idealini ifade eder. Diogenes’e

okumak için tıklayınız

Bazarov’un Dünyasında Umut: Nihilizmden Varoluşçuluğa Felsefi Bir Analiz

Giriş İvan Turgenyev’in Babalar ve Oğullar (1862) adlı romanı, yalnızca bir kuşak çatışmasının değil, aynı zamanda modern insanın anlam krizinin romanıdır. Romanın başkahramanı Yevgeniy Vasilyiç Bazarov, 19. yüzyıl Rus düşüncesinde “nihilizm” kavramının edebi temsilidir. Bazarov’un Tanrı’yı, gelenekleri, duyguları ve otoriteleri reddeden tavrı, pozitivist bilimin rasyonel soğukluğu ile birleşerek onu çağının ruhunu özetleyen bir figür hâline

okumak için tıklayınız

1984 Romanında Totaliter İktidar Neden Düşmanını Yok Etmekle Yetinmez, Onu Haklı Olduğuna İnandırmak İster?

George Orwell’in 1984 romanı, totaliter iktidarın yalnızca fiziksel zor yoluyla değil, öznenin bilinç yapısını dönüştürerek işlediğini gösteren en kapsamlı edebi metinlerden biridir. Romanda iktidar, düşmanını ortadan kaldırmakla yetinmez; onu kendi haklılığına içtenlikle inandırmayı amaçlar. Bu tercih, rastlantısal ya da sadistik bir aşırılık değil, totaliter iktidarın ontolojik ve epistemolojik doğasından kaynaklanan zorunlu bir stratejidir. Orwell, bu

okumak için tıklayınız

Romalılar tarafından şehirleri yakılıp yıkılan Numantialıların destansı direnişi

ROMALILAR YENİLMEYE ALIŞIKTI. Tarihteki çoğu büyük imparatorluğun yöneticileri gibi üst üste pek çok muharebe kaybedip yine de savaşı kazanabiliyorlardı. Aldığı darbeyi hazmedip ayakta kalamayan bir imparatorluk zaten imparatorluk sayılamaz. Fakat Romalılar bile MÖ 2. yüzyılda kuzey Iberya’dan gelen haberleri kolayca hazmedemezdi. Adanın yerlisi Keltlerin yoğun olarak bulunduğu Numantia adındaki küçük ve önemsiz bir dağ kasabası,

okumak için tıklayınız

Pablo Neruda: “Adımı değiştirmek ilk direnişçi hareketimdi”

Adınızı neden değiştirdiniz, “Pablo Neruda” ismini seçmenizdeki neden nedir? P.N.: Hatırlamıyorum. 13-14 yaşlarındaydım. Babamın yazmak istememden duyduğu rahatsızlığı hatırlıyorum. Tamamen iyi niyetiyle, yazarlık yaparak aileme ve kendime zarar vereceğimi, özellikle de hayırsız bir evlat olacağımı düşündü sanırım. Böyle düşünmesinin ailevi nedenleri vardı ama bu nedenlerin benim için bir değeri yoktu. Adımı değiştirmek yaptığım ilk direnişçi

okumak için tıklayınız

Elias Canetti: Kitleyi oluşturan direniştir

Özel bir kitle türü de reddetmeyle oluşur: Bir araya toplanmış çok sayıda insan o zamana kadar kendi başlarına yapmış oldukları şeyi yapmayı artık kabul etmezler. Ansızın ortaya çıkan bir yasağa uyarlar; yasağı kendileri koymuştur. Bu, artık unutulmuş eski bir yasak ya da zaman zaman canlandırılan bir yasak olabilir. Fakat her halükarda yasak müthiş güçlü bir etki yaratır. Bir emir

okumak için tıklayınız

George Orwell’in 1984 Romanında Direnişin İmkânı: Özgürleşme mi, İktidarın Senaryosu mu?

George Orwell’in 1984 romanı, yalnızca totaliter bir rejimin betimlemesi değil; aynı zamanda iktidar, hakikat ve özne arasındaki ilişkinin en radikal sorgulamalarından biridir. Romanın merkezindeki temel sorulardan biri şudur: Bu düzende gerçek bir direniş mümkün müdür, yoksa direniş fikrinin kendisi bile iktidarın önceden kurguladığı bir yanılsama mıdır? Winston Smith’in bireysel başkaldırısı, Julia ile ilişkisi ve “Kardeşlik”

okumak için tıklayınız

Adam Smith’s Four Stages of Social Development Theory (VİDEO)

Adam Smith’s theory of social development examines human history by dividing it into four fundamental stages: hunting, pastoralism, agriculture, and commerce. According to this theory, the progress of societies is built not on intellectual accumulation, but on economic factors and the expansion of property rights. Smith views the most advanced stage, commercial society, as the

okumak için tıklayınız