Ahmet Necdet Sözer için – Prof . Dr. M. Şehmus Güzel

1975 Yazı. Fransa?nın güneyinde şirin Aix-en-Provence kasabasında yaz sıcağı bindiriyor. Marsilya?ya otuz kilometre. Casis?e otuz kilometre. Akdeniz?e otuz kilometre. Bunalınca sıcaktan denize atıyoruz kendimizi. Denizden önce bir otomobil bulup otomobile atmamız lazım ama kendimizi. Bütün bunlar bir sabah kuşluk vakti kapıyı üç kez çalan bir postacı gibi karşımıza Ahmet Necdet?in çıkmasına kadar sürdü. Ahmet Necdet Erzurum Edebiyat Fakültesi?nden nasıl olmuşsa olmuş üç aylık (mıydı ?) « bilgi ve görgüsünü geliştirmek» isimli bir burs ayarlayıp pılını pırtını toplamadan, neredeyse bir kravat, bir gömlek, bir çeket, bir pantolon Aix?e « ışınlanmıştı ». Aslında ışın bizzat kendisiydi. « Hocalık » filan hiç umurunda değildi. Erzurum?daki öğrenci kentinden çıkıp Aix?teki öğrenci kasabasına varışı bir tür « kurtuluş »tu onun açısından. Öğrenci Yurdu?nda « misafir öğretim üyelerine » ayrılan özel bir bölümde kalıyordu. Öğrenci takımının odalarından biraz daha genişçe bir oda, bir banyo, bir balkon. C?est tout. İşte « Evi ». Evi Yurt?ta benim kaldığım odaya yakın olduğu için ve tanışır tanışmaz kaynaşmamız, birbirimizi kırk yıllık dost gibi kabul edişimiz sonucu Ahmet Necdet?le ayrılmaz ikiz kardeş olduk. Doğrusunu isterseniz ben de doktora tezimi bitirmiş, metnin daktiloya çektirilmesi işiyle ugraşıyorum ve ekim 1975?te yapılacak doktora tezimin savunmasını beklerken bir elim futbol veya basketbol topunda öbür elim Elisabeth?de, yazın ve doktoramı bitirmiş olmanın keyfini çıkarıyordum. Arada bir Casis. Bir Marsilya. Bir Cannes. Bir İsle-Sur-Sorgue yapıyorum ve rahatım. Ahmed Necdet 1970?lerin başındaki « Erzurum Big Brother » havasından Aix?e sanki bir can simidine sarılarak gelmişti ve her şey ama her şey ona günlük güneşlik görünüyordu. Ve sanki uzun zamandan beri ilk kez derin bir nefes alıyordu. Arada bir Nâzım, bir Aragon, bir Apollinaire, bir Baudelaire patlatıyordu, sonra « Haydi gel bir-iki bardak kırmızı atalım » diyordu. Onu kıramazdım, saat kaç olursa olsun. Her şeyi en kısa zamanda görmek, öğrenmek, bilmek istiyordu. Ben de beş yıldan beri Fransa?larda dolaşıp durduğum, çok çalışıp, çok gezip, çok koştuğum için ve öğrenciler arasında en kıdemli olmamdan dolayı ona herşeyi en iyisinden tanıtmak için çabalıyordum. Günlük programımız aslında son derece basitti : Sabahları Yurt?ta ağaçların gölgesine serdiğim bir battaniyenin üstüne biz de seriliyorduk, her sabah o günlerde abone olduğum bir gazete, (Cumhuriyet) ve ülkeden gönderilen birkaç dergi gelmiş oluyordu ve sabah kahvaltısından sonra tetebuat ve kıraat işlerine başlıyorduk. Birkaç kişi her birimiz kendine özgü yorumlarımızla memleket havadislerini değerlendiriyorduk. Her sabah, kahvaltıdan sonra, « Vatanı kurtarıyorduk » ama vatan bizimle kurtulmak istemiyordu. Ahmet Necdet bizi dalgın dinliyor, bize müzipce bakıyor, bıyık altından tebessümle yetiniyordu. O biliyordu. Biz henüz bilemiyorduk. Tartışma, sohbet öğlene dek sürüyordu. Öğlen yemeklerini ve bir yere gidilmemişse akşam yemeklerini iki adım ötemizdeki üniversite lokantasında atıştırıyorduk. Epey tantanayla. Hizmet işini gülerek, eğlenerek, öğrencilerden birini veya ikisini kapmaya çalışan ve kapan güzel, çirkin, sevimli ve neşeli kızlarla karşılıklı atışarak, takışarak, sevişerek, öpüşerek (şaka canım)…
Ahmet Necdet işte böyle bir sabah öğlene yakın, birkaç gündür bir « huri » gibi bahçede, üniversite lokantasında yarı giyinik yarı soyunuk, saçlar hep uzun ve hep dağınık, yaşlı ama kubbe yerinde, konuşmak yerine dans etmeyi, kollarını başının üstünde dolaştırmayı ve aynı anda kendi çevresinde dönmeyi, göbek dansından ince figür gösterileriyle yılanları bile yuvasından çıkarmayı başaran, evet konuşmak yerine şarkı söylemeyi veya bir şiir patlatmayı tercih eden, gençliğinde epey kalp yakmış kendi kalbini de birkaç kez yakmış ve kül olmadan birkaç kalp daha yakmaya kesin kararlı bir güzele, altmışlarında bir güzele, abayı yaktı. Ahmet?ciğim ne yapıyorsun kadının ilk temasta öbür dünyaya gitme tehlikesi var filan demelerimize aldırmadı ve olanlar oldu. Artık Ahmet Necdet nerede Huri de orada. Kadın Ahmet?e aşık. Nasıl olmasın ? Fransızcayı Baudelaire, Apollinaire, Aragon « ağzıyla » konuşan ve şiir gibi yaşayan ve içen bu adama nasıl aşık olmasın ? Ahmet te ona aşık. Kadın ölmedi. Ahmet Necdet te. Öğrenci yurdununun değişik noktalarında keşistiler, birleştiler, ayrıldılar, koklaştılar, yüzlerini ve saçlaranı birbirlerine sürdüler. Arada bir Ahmet Necdet « Şehmus?cuğum ben ondaki şiire bayılıyorum » filan demeye başladı. Tamam bu işin şiiri yazıldı bile. Bu böyle ne kadar sürdü bilemiyorum… Bir gün ama Ahmet Necdet?in rengi benzi attı : « Eşimden mektub aldım, yakında beni ziyarete gelecek, Huri?yi ne yapmalı ? » Kolay. Huri?ye daha genç ve daha yakışıklı (O günlerde Ahmet?ten daha yakışıklısını bulmak ta pek kolay değildi hani) birini bulmalı veya Huri?yi Avignon Tiyatro Festivali için Avignon?a (Aix?e şöyle böyle altmış kilometre kadar) göndermeli. Evet Huri anlayışlı çıktı ve aradan çekildi. Ahmet Necdet?in şirinliği de bu işte rol oynadı. Ve Ahmed Necdet eşini « kuma » sorunu olmadan gönül rahatlığıyla karşıladı. Huri?nin bir gece ansızın tak kapı gelmesinden de hep çekinerek… Ama Huri bir daha gelmedi. Eşi çok hoş, çok sevimli bir kadın, gerçek bir yenge olarak hepimizin beğenisini kısa zamanda ve hakkıyla kazandı…

Zaman akıp geçti : Ahmet Necdet önce kravatını çıkardı. Sonra çeketini. Gömlekle dolaşırken kimi yaz akşamı serinliğinde üşüdüğü olunca « Sana artık bir kovboy montu alalım » dedik. Ve aldık. Bir de jean çekti altına. Tamam. Ahmet Necdet, hesabını yapın 1975?te 42 yaşında olmalı, bizim gibi giyinir oldu, saçlarını bile uzattı, sakalını da.

14 Temmuzda havai fişekler filan atılıyor, kutlamalar gırla gidiyor. Biz de, « Bizim A Takımı » diyelim, Aix?in en meşhur tur alanı Cours Mirabeau?da birkaç turdan sonra alışık olduğumuz, garsonundan patronuna, patronunun eşine (Onu A. A. hepimizden daha iyi tanıyordu), müşterilerine kadar herkesi tanıdığımız kahvemizin terasına çöktük. Biralar söylendi. Ahmet Necdet şaraptan şaşmaz. Tamam ona bir kırmızı. Havai fişekler atılıyor, bizden şöyle böyle bir elli veya yüz metre kadar ötede… Biz sakin sakin içkilerimizi yudumluyoruz, Ahmet Necdet döktürüyor… Birden bir yanık kokusu. Nedir, ne oluyor ? Keskispas ? Vay babam. Ne oldu dersiniz ? Ahmet Necdet?in o yepyeni, o tiril tiril montuna isabet eden havavi fişek döküntüsü montunu bir parça yaktı. Ve bu bir anı olarak kaldı. Ahmet Necdet bu konuda bir şiir yazdı mı ? Bilemiyorum. Ama o günlerde şair olduğunu açık etmiyordu. Sair gibi yaşamasına, şair gibi sevmesine ve şair gibi konuşmasına rağmen.

Günler günleri izledi ve Ahmet Necdet?in şarap aşkı geliştikce gelişti. O günlerde yine Erzurum?dan gelmiş kendi halinde, kibar bir öğretim üyesi daha vardı, hem bizimle olmak isteyen, yaşamak ve yaşamın tadını çıkarmak isteyen, hem bizimle olamayan, çünkü Erzurum « toplumsal baskısının » eziyetini bir türlü üstünden atamayan, ama hep efendi bir adam, Ahmet Necdet ondan veya ondan değil de onun belki bir gün bunları anlatmasından çekindiği için şarabımızı vakti gelince ve herkese faş etmeden içiyorduk… Bilhassa yemek sonrasındaki fazla şişeleri.

O yaz Ahmet Necdet?le günlerimiz, sabahlarımız, akşamlarımız ve gecelerimiz böyle geçti. Sonra günü geldi ve Ahmet Necdet bizden, Huri?den ve Aix?ten ayrıldı. Uzun zaman mektuplaştık. Mektuplarını bir gün bulursam sizlerle paylaşmak isterim. Çok iyi bir insan olarak anılarımızda kaldı. Şiirlerini okudum. Kitaplarını yayınlamasına çok sevindim. Şiir kitaplarından söz ediyorum tahmin edeceğiniz gibi. Çünkü onun için coğrafya profesörü olmak ekmek parası meselesiydi. Hayatını şiire adamıştı. Sadece şiire ve sevdiği şairlere. Toprağın bol olsun Ahmet Necdet kardeşim. Işıklar içinde yat. Şiirlerinle yaşayacağız ve seni asla unutmayacağız. Her şarap şişemi açtığımda ilk iki yudum toprağa senin için. Söz.

İşte şimdi tam zamanıdır ve « Gökten Şiir Dökülür » acımızı azaltmak için :

GÖKTEN ŞİİR DÖKÜLÜR
yürek yorgun düşerse söyle gün neye döner
gündüzlerle tükenir / elbet geceye döner

bir bellek olur ışır çorum’dan alaybey’e
narkoz esrarı sürer / diazem meye döner

çokluk sürçen zamandır bir çifte kaburgada
ürperir sultan gelin / aşk bilmeceye döner

hüzne kapı açsa da dostluklar birer birer
pusudaki her kurşun bir konfetiye döner

tenha bir bahçedesin ki orda ahmet necdet
gökten şiir dökülür / söz düşünceye döner

Yazan: Prof . Dr. M. Şehmus Güzel

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
İnsanı Aramak / Fetus?un Gözleri (Son) – Nejdet Evren

Bilinç, insan türünü diğer türlerden ayıran düşünsel bir olgudur. O, doğanın zor koşullarına uyum sağlamayı değil doğayı kendisine uyarlamayı hedefleyen...

Kapat