Altın ve Para, Himaye ve Serbestlik – Suat Kamil Aksoy

Bütün konularda olduğu gibi Marks?ın ne düşünüp, ne yazmış olduğu önemli oluyor. Kapitalin formülleri başlığı ile kişisel yorumlarımıza Marks desteği ya da koruması sağlama çabası içerisinde değiliz. Hayatı doğru anlamak adına Marks?ın katkısından mahrum kalmama güdüsü ağır basıyor. Marks’ı yanlış anlamak, yanlış anlatmak ya da yanlış eleştirmek ayıbından da uzak durmak istiyoruz.

Kapitalizmin kriz uğraklarının yapısal mı, yoksa geçici mi olduğu konusundaki fikrinizi şöyle bir gözden geçirin. Belki de krizler yeterli bir gelişkinlik evresinin ardından geçecek ergenlik sivilceleridir. Herhalde büyük çoğunluk hadi canım sende diyecektir. Marksistler krizi başından beri kapitalizmin doğasına içkin saydılar. Sıradan algı ise krizleri artık doğal bulmaya başladı bile. Hatta reel sosyalizminde böyle döngüleri olduğu iddia edildi. Bizde bu fikre bir katkıyla, ekonominin doğurgan olduğunu, bütün doğurgan nesnelerde bir ay halinin gözlemlendiğini, bununda tabiatın bir kanunu olduğunu söyleyerek ifrada kaçarsak kimse kızmasın.

Marks kapitalizmin krize yazgılı olduğunu sermayenin hareket yasaları icabınca iddia etmişti. Bizde bu icabı eleştirmeden ötesine geçemeyeceğimizi kabul ediyoruz.

Kapitalizmin küresel tek bir ekonomi haline geleceği bir evrenin ergenlik sivilcelerine çare olacağını hayal edenler elbette olabilir. Kapitalizmin gelir dağılımı bozukluklarının da bu evrede hallolması durumunda belki de insanlık sosyal sorunlarını çözdüğü bir evreye ulaşacaktır. Bu hayalde bir sorun yok, sorun hayalin gerçekçi olup olmadığıdır. Bütün diğerleri gibi! Anarşizmin kötülüklerin anası olan devleti sonlandırma hayali Marks tarafından eleştirilmiştir. Bu eleştiri hayali gündemden düşürmeye elbette ki yetmemiştir. Dolayısı ile hayal serbesttir, tıpkı eleştiri gibi! Kötülüklere karşı çare bulma arayışı ezilenlerin kaçınılmaz meşgalesi olabilir, hemen herkes için meşru bir aranıştır. Bu aranışların bizzat kötülük olma olasılığı da elbette vardır. İnsanlığa boşa vakit kaybettirmek, olmayacak işlere kalkışmak, fiziken önlenebilir olmasa bile eleştiriye tabi tutulmalıdır. Aranışın kaynağı nesneldir, kendisi ise özneldir. Marks insanlığın kaçınılmaz aranışının yolunu aydınlatma sorumluluğunu yerine getirmeye çalışmıştır. Anarşizm, terörizm, ütopizm eleştirisi bu sorumluluğun tezahüründen başka bir şey değildir. Çare aranışının illaki yanlış da olsa siyasi bir çizgi olması gerekmez, din misyonerliği, ırk arıtmacılığı, uzaylı kurtarıcı ümidi, kendini ileri bulanın emperyal ve zoraki dayatması gibi daha ilk elden kulağa hoş gelmeyen şeyler de aranışın nesnel kaynağından beslenebilirler. Neyin doğru neyin yanlış olduğu ise şıp diye anlaşılabilecek basitlikte değildir.
Altın ve para konusunda berrak bir bilince ihtiyacınız var mı bilemem, biz böyle bir ihtiyaçla hareket edeceğiz.

Kapitalde metaların değeri ele alınırken para değeri inceleme boyunca sabit varsayılır. Sabit sayılanları yok saydığımızda incelemenin de anlamı yok olur. Değişim ele alınırken, nesnelerin değerleri üzerinden değişildiği varsayılır. Halbuki pratikte nesneler değerlerinden neredeyse hiç bir zaman değişilemezler. Toplumun burjuvalar ve proleterlerden oluştuğu varsayılır, halbuki bu derece bir netlik belki de hiç bir zaman yaşanmayacaktır. Dış ticaret yok sayılır, adeta dünyada sadece o ülke vardır. incelenen sistem içe kapalı bir başka deyişle otarşiktir. Halbuki hayat pek öyle değildir. Marks bu tür sadeleştirmeleri, teferruat kabilinden yönlere sapmamak ve konunun özünü açığa çıkartmak adına yaptığını söyler.

Parametreleri stabil saymak kuramı tartışabilmek için gerekli olsa bile hayatı anlayamamak için birebirdir. Ne var ki elde bir kuram olmadan da hayatı anlamak pek olası değildir.

İnsan soyutlama yeteneği ile övünebilir. Bu yeteneğin kullanılıp kullanılmadığı isi bir başka konudur. İnsan para nedir sorusunun cevabını verebilmiş midir? Soruyu isteyen cevaplayabilir. Ancak para hayatın düşünme gücünün, insanınkini yendiği güzel bir örnektir.

İnsan gereksinimlerini bir yandan üretip, sonra bunları tüketerek yaşayıp gidebilirdi. Modern zamanların tüketim standardı mutlak zorunluluk değildir. Kendine yeter bir köy hayatı bugün de mümkündür. Küçük bir insan topluluğu edindiği belirli becerilerle, belirli bir stok miktarıyla kapalı bir hayatı sürdürebilir. o zaten doğanın bir parçasıdır, en kompleks ihtiyaçlarının karşılığı kendi doğasıyla belirlidir ve vardır. En nihayetinde gayet kompleks ya da en azından bugün insanlığın nanoteknolojisiyle henüz aşamadığı bir evrimin ürünüdür.

Küçük topluluğumuzun hayatında modern yaşamda meta kavramı içerisinde topladığımız birçok şey olabilir. Buğday, et, kumaş vb. Ancak bunlar genişçe bir ailenin arasındaki işbölümlerinden öteye geçmez. Değişim değeri kriteri açısından gerekli emek zamanı ölçümleri yapılabilir, ancak anlamsızdır. Üretilmiş herşeyin bir kullanım değeri vardır, gerek duyulmayan şeyler için çaba harcanmaz. Topluluğumuz dış ilişkilere giriştiğinde, örneğin kendisinde olmayan kullanım değerlerini edinmek istediğinde para serüvenine başlamış olur. Elde bulunan gereksinim fazlası takas edilirken bile bu klasik biçimini almamış bir paradır. Yani para önce herhangi bir meta, takas için kullanıldığında bir orantı biçiminde görünür ve hemen yok olur. İnsanlık tarihi yüzlerce yılın ve milyonlarca değiş tokuşun ardından özel bir metada, yani altında para oluşun süreklileşmiş halini yakalamıştır. Altın, takas işinin standart metası olarak kamudaki otoritesini oluşturmuştur. Paranın aynı zamanda meta olduğu son biçim hala altındır. Para altın nezdinde yaşadığı somut ve maddi varoluşunu terketmeyi başaralı da epey zaman olmuştur. Para tüm metalarda varolan ortak bir özelliğe, yani değişim değerine ilişkin bir soyutlamadan ibarettir. Tüm kullanım değerinin üretilebilmesi için gerekli emek zamanı niceliksel ölçüsünü para da bulur. Değer maddesel bir töze sahip değildir. İnsanlık bu soyutlamayı bilince çıkarmadan çok önce para metalardan kendini soyutlamayı başarmıştır. Yani madde insan düşüncesinden hızlı davranmıştır. Para kendisini nesnesinden soyutlama eylemini, toplumsal bir örgütlenme aracılığı ile gerçekleştirmiştir. Bu bedeninden uzaklaşan özgür ruh sadece insan toplumu içinde yaşayabilecektir.

Metalarda ortaya çıkan değerin, maddesel bir tözü olmadığını, bumun toplumsal olarak gerekli emek zamanının bir tezahürü olduğunu, yani bir toplumsal ilişkinin ifadesi olduğunu hatırlarsak. Paranın bir toplumsal ilişki olarak en spesifik görüngüsüne toplumsal kertede ulaşmasından daha doğal birşeyin olamayacağını da kolayca kurgulayabiliriz.

Önceleri belirli altın miktarları karşılığı belgeler olarak, sonraları belirli bir orandaki altın stoğu güvencesine bağlı altın karşılığı belgeler olarak, ardından altın ve tüm metalarla piyasa üzerinden ilişki kuran kağıt para olarak para bugüne geliyor. Anlayacağınız özgür ruh özgürlüğe biraz ürkek bir yoldan ilerlemiş, her aşamasında otoritesi kendi içinde saklı olan altına bir ayağını basma eğiliminde olmuştur. Kamu otoritesi dayanağı ortadan kalktığı anda, özgür ruhun selameti altın kafeste bulacağı ise kuşkusuzdur. Ürkekliğin kaynağında da kamu otoritesinin güvenilirliğine ilişkin kuşkular vardır. Savaşlar ve krizler bu kuşkuyu hep yeniden üretirler.

Para gayet açıktır ki kamu otoritesinin bir ürünü olmasa bile, metasından soyutlanmış değişim değeri özgürlüğüne bu kamu otoritesi aracılığı ile kavuşmaktadır. Altın ise bütün metalar gibi aynı zamanda paradır. Böyle bile olsa evrensel para olma görevi özgün özellikleri yüzünden altına düşmüştür. Şimdi artık altın istirahat edebilir. Otorite ve aynı anlama gelmek üzere toplumsal uzlaşma değersiz kağıt parçalarına değer taşıyıcılığı görevini yüklemiş bulunmaktadır.
Bizde hikayemize buradan başlayalım o halde. Marks bilindiği üzere sık sık altın için dünya parası sıfatını kullanmıştır. Zamanında İngiliz sterlini altına endeksli olarak kullanılmakta idi. Bizim yüzyılımızda ise yine dolar bir aralar altına endeksli bir para birimiydi. Bu endeksleme işinin zaruri olup olmadığı tartışması aslında hayat tarafından aşılmıştır. Ancak basit bir soru soralım. Neden altın? mesela petrole yada bilinen başka bir metaya endekslesek olmaz mı? Tartışmamızın sonunda muhtemeldir ki, altın fetişizmi ile malul olan insan zihninin düşünme yeteneği, hayatın akışı karşısında bir kez daha ağır bir darbe alacaktır. Aslında altın aşınmayacak bir metal olsaydı, yine de para kimliği ile arzı endam edemeyecekti. Çünkü parasal işlemlerin hacmi için nicel olarak yetersiz kalacaktı. Rezervleri büyük, çıkarılması çok zor olsaydı zorunlu keşif gecikir miydi bilemeyiz, ancak insanlık bilmese bile değerin altının maddi tözü ile ilişkisiz bir şey olduğu gerçeği sessizce sürecekti. Öyle olmadı, yetmedi. bu ilişkisizlik hayatın içinde maddi görüngüler olarak ortaya çıktı. Şimdi karşılıksız dolar yakınmacılığının, euroya geçme tehdidi masallarının dinç kafayla ele alınmaya ihtiyacı var.

Galileo insanlığın yanılsamasını berrak bir biçimde gördükten sonra, an be an yaşanan gerçekliğin, kendisi tarafından ilan edilmesinin o kadarda önemli olmadığını farketmişti. Bu gün ise bu gerçekliğe aykırı düşünmek bile bir akıl hastalığı belirtisi sayılır. Marks?tan sonra para konusunda hala yanılsama içerisinde olmak ise en azından ayıp olacaktır. Bilindiği üzere altın bütün metalar gibi herhangi bir sosyal otoriteden bağımsız olarak değer taşıyıcısıdır. Bu bağlamda piyasada değerinden şu veya bu oranda sapan fiyatlarla işlem görmesinin yanısıra, değerinde de değişimler yaşanabilmektedir. Zengin yatakların bulunması ile değeri düşer. Rezervlerin giderek daha düşük oranlı cevherlerden çıkarılması gerekeceği için değerinde bir yükselme eğilimi taşır. Çıkarılmasındaki teknolojik ilerleme sonucu hem ucuzlama eğiliminde, hem de içerdiği cansız emeğin yükselmiş olması dolayımı ile toplumsal verimlilik artışlarıyla da ucuzlama eğilimindedir. Hatta fiyat hareketlerinin piyasa deyimiyle volatil olması sebebiyle riskli bir enstrumandır. Marks bir değer eşdeğeri olarak altının bu fiyat hareketlerinin, onun para olma niteliğinde herhangi bir sorun yaratmayacağını, diğer metaların arasındaki orantıların altının fiyat hareketleriyle ilgisiz olmaları sebebiyle bu orantıları ifade eden ölçü birimi olmasının önünde bir engel olmadığını belirtir. Altının ölçü birimi olma işlevi değerindeki dalgalanmalara rağmen sürebildiğine göre, bu işlevin değersiz nesnelerce sürdürülmesi de olanaklı demektir. Zaten pratikte de böyle olmuştur. Şimdi artık elimize 100 TL alıp bunu inceleyebiliriz. Kağıdının olmasa bile üzerindeki rakamın altın karşılığını kolayca söyleyebiliriz; 2 gr altın! Verili niceliğin, yani fiyatın, değere denk düştüğünü varsayarsak değer için de örneğin 10 saatlik gerekli emek zamanı diyebiliriz.

Fiyatlar her ne kadar bazı etkenlerle hareket etseler de biliyoruz ki bir miktarda keyfi olabilirler. Yüzde yüzlük bir enflasyon seyrüseferinde bizim kağıt artık 1 gram altın ve 5 saat emek haline gelebilir. Yani kağıt paranın karşılığı kolaylıkla değişebilir. Hatta toplumsal mutabakat ile sıfırları silinip milyon katlık bir nicel değişim yapıldığında da hayat eskisi gibi devam eder. Buradan da anlayacağımız üzere kağıt para herhangi bir an karşılık geldiği değere(10saat emek) daha sonraki an karşılık gelmek zorunda değildir. Altın gibi kendi içinde değer de taşımadığına göre hareketinde tamamen serbest ve dayanaksız gibidir. Bu nedenle onun bu serbestliği bir nesnellik oluşturur ve değeri piyasa üzerinden ölçülmek durumundadır. Bu ölçüm yine de paranın değerinin ölçümü olamaz, zira piyasada metaların fiyatlarından başka birşey yoktur. Fiyat endeksleri bir ölçüde paranın değer değişimleri hakkında malumat edinmeyi sağlar. Buradaki belirsizlik bir kaç yönlüdür. Fiyatlar zaten değerlere her zaman denk değildir, denk olsalar bile değerler stabil değildir. Ancak her ne olursa olsun, ister metaların değerleri değişsin, ister fiyatlar değerlerden şu veya bu yönde sapsın, ister zaten değeri olmayan paranın kendisinde bir değişim yaşansın, hepsi ifadesini fiyat endekslerinin içerisinde bulur. Fiyat endekslerinin de en doğru orantıları barındırdığı ise o kadar kesin değildir. Bir başka açıdanda herşey o kadar da bulanık değildir. Örneğin enflasyonun yüzde 200 olduğu bir ortamda paranın değersizleşmesinin değişimde aslan payını ifade ettiği gayet açıktır. Para değerinin değişimini fiyat endeksleri üzerinden izlemekten başka çare olmamakla birlikte, değişimlerin mahiyetini bilmek bir kaç nedenle kolay değildir. İlki verili bir andan sonra yaşanan belirli bir meta grubunun geçici olarak değerden radikal bir sapması ile fiyat endeksi yükselebilir ve ardından da düşebilir. Bu hareket para ile ilgisizdir ama enflasyonu para değerini ölçümlemek için kullanırsak yanılmış oluruz. Ya da değerlerdeki değişimlere uygun bir hareket ile fiyat endeksinde bir artış olursa burada bir değer değişimi yoktur. ancak bir enflasyon ve para değerinde düşme görünümü oluşur. Bir başka olgu örneğin metalar verimlilik artışı sonucu genel olarak ve eş oranlı olarak aynı emek zamanı ile eskisinden yüzde 20 daha çok üretilsinler. Bu durumda meta fiyatlarında hiç bir değişim olmayabilir sadece hasılada büyüme görebiliriz. Eski 120 TL 12 saat iken şimdi aynı 120 10 saattir. Yani paranın değeri gerçekte düşmüştür ancak fiyat endeksleri aynı kalmıştır. Eğer para değerle endekslenebilseydi biz yüzde 20 lik bir deflasyon görecektik, Ama bu paranın değerinin yükselmesi değil sadece yerinde sayması anlamına gelecekti. Bütün bunların sonucunda toplumsal uzlaşma koşullarında para birimlerinin herhangi bir metaya endekslenmesinin hesap tutma biçimini değiştirmek ve ticareti de bu endekslemeye uygun araçlarla sürdürmekten başka bir sonucu olmayacağını kolayca söyleyebiliriz.

Toplumsal uzlaşma ortadan kalktığında ise herhangi bir endekslemenin çare olması akıl dışıdır. Kamu otoritesine güvenmiyorsanız, onun parasını neye endekslediği pek önemli olmaz, tek gerçek kasanızdaki altındır. Bu da yetmez elinizde birde silah olmalıdır. Biz yine de toplumsal uzlaşmayı koruyalım. Dünya genelindeki uzlaşmaya bakalım. Para birimleri bazı ülkeler için ortaktır. Türkiyede merkez bankası sorumluluğundaki para birimi TL dir. Kur bu banka tarafından günlük olarak belirlenebileceği gibi, serbestte bırakılabilir. Fiyat endeksleri ve faiz oranları çerçevesinde merkez bankası piyasada alım satım yaparak kura etki edebileceği gibi, yaptığı işlemlerle bankaya gelir kaydetme çabası içinde de olabilir. Bugünlerde uygulanmakta olan yönteme göre, TL ile her tür döviz arasında işlem yapmak herkes için serbesttir. Piyasadaki faiz oranı da aynı şekilde serbesttir. Merkez bankası da biraz büyük bile olsa en nihayetinde piyasada herkes gibi bir oyuncudur, Piyasa risklerini kendince ölçüp zarar etmeyeceği bir biçimde hareket etmeye çalışmaktadır. Düzenleyici fonksiyonu isi büyüklüğü tarafından otomatik olarak işlemektedir. Bu serbestlik koşullarında Merkez Bankasının devlet bankası olup olmaması hiçbirşeyi değiştirmez. Piyasanın belirleyiciliği bize de banka yerine piyasaya bakmaktan başka çare bırakmaz. Bu açıdan Merkez Bankasının davranışlarını siyasal saiklerle eleştirmenin anlamı yoktur. Hele Türkiyede neredeyse hiçbir takıntısı olmayan, gayet teknik bir kadro tarafından yönetilen Merkez Bankasının, piyasanın gereği dışında birşey yapmadığı çok açıktır. Piyasayı savunanların Merkez Bankasını eleştirmeleri savunduğunu reddetmek gibi bir abeslik olur. Sosyalizm adına ise bir piyasa kurumunun piyasaya uymakla eleştirilmesi uygunsuz olacaktır.

Faizler ve fiyatlar konusunda kamu otoritesinin etki alanında borçlanma gereği ve gümrük duvarı vardır. Borçlanma gereğinin piyasa faizini belirlemesinden çok, piyasa faizinin borçlanma maliyetini belirlediği düşünülmelidir. Geriye fiyatlar kalıyor. Gümrük tarifeleri uzlaşmanın ayrıntısını, kurlar ise genelini kontrol etme aparatı gibidir. Himaye ve serbestlik konusu ise burada devreye girer. Himaye yada koruma iç ve dış fiyatlar arasındaki farkı sürdürücü, serbestlik ise çözücü fonksiyon görür. İktisatçılar bu konudaki görüşlerine göre ikiye ayrılırlarsa Marks serbest ticaret yanlılarının arasında kalır. Adam Smith ve David Ricardo da öyledir. Bir gümrük memuru olarak Adam Smith’in gümrüklere karşı olması ilginçtir. Marks ise serbest ticaret yanlılarının fikirleriyle alay ettiği bir metinde himayeciliği gericilik olarak niteler. Cumhuriyeti eleştirmek için monarşi yanlısı olmak zorunda olmadğını söyleyerek cumhuriyetçi kampta kalması gibi, serbest ticaret yanlıları kampında da kalmış olur. Marks iktisadi gelişmenin önündeki sınırların kaldırılmasından yana olmakla birlikte, serbest ticaret yanlılarının işçi sınıfını yandaş kılmak için uydurdukları palavralara da gerekli yanıtı verir. Palavra aslında bildik bir palavradır. Gümrükler kaldırılınca tahıl ucuza gelecektir, işçilerin yiyecek giderleri azalacağı için ücretleri göreceli olarak iyileşmiş olacaktır. Marks ise bunun emek gücünün değerini düşmesi anlamına geleceğin ve ücretlerin düşmesine yol açacağını kendi kuramı gereğince anlatır. İki ülke arasındaki gümrüklerin ortadan kaldırılmasının nasıl bir sonucu olabileceğine bakalım. İktisadi yapı arasındaki uyumsuzluk ve fiyatlar arasındaki uyumsuzluk hızlı bir biçimde kalkacak bir piyasa dengesi oluşacaktır. Tam bir dengelenmenin ardından her iki ülke para birimlerinin hareketleri eşgüdümlü hale gelecektir. Bu pratikte tek bir para birimi demektir. Bir başka şey yapılırsa, iki ülke başka ülkelere karşı aynı gümrük tarifeleri uygularsa iki ülke arasında kur hareketleri tam olarak dengelenmese bile uyumlulaşır ve üçüncü ülkeler karşısında ortak bir hareket içine girerler. Bütün bunlardan çıkan sonuç ekonomik sınırların tamamen kaldırılması durumunda ülkelerin para birimleri arasındaki değişimlerin ortadan kalkması ve bu paraların artık ayrı da olsalar tek para olmaları olacaktır. Tersten düşündüğümüzde ise ekonomik sınırlar devam ettiği sürece bütün paraların kendi sahalarının paraları olarak kalmak zorunda kalacaklarıdır. Keynes?in hayalinin bir dünya para birimi yaratmak olduğu bunun için çaba harcadığı söylenir. Bundan insanlık adına bir yarar elde etmeyi mi amaçlıyordu bilemeyiz. Serbest piyasanın ve kapitalizmin olağan deviniminin yarattığı şeylere direnç göstermeyi piyasa adına savunmakta bir tutarsızlık olacaktır. Endeksleme işinin de dünya piyasasının evrimi ile hep devreden düştüğüne bakılırsa, görünmez elin arzusuna ne adına direnileceğini açıklamak da zordur. Verili durumda ise ekonomik sınırlar tamamen ortadan kaldırılmadan bir dünya parasının oluşması imkan dahilinde değildir. Gümrüklerin ortadan kalkmasının ülkelerin iktisadi sonuçları olan yasal mevzuat ve kararları da eşitlemeye zorlayacağı kurgulanabilir. Yani dünya parası himayenin her türünün ortadan kalkmasını gerektirmektedir. Sınırların devam ettiği koşullarda ise mevcut para sisteminin zaten olması gerekenin en ideali olduğu kabul edilmek durumundadır. ABD dolarının egemenliğine karşı söylenen sözler tamamen anlamsızdır. Bu sözler ABD’nin iktisadi ve siyasi liderliğinin doğal sonucu olan ikincil durumlara işaret etmektedirler. Liderliği sona eren ülkenin para biriminin egemenliği zaten otomatik olarak ortadan kalkacaktır. Aslında bütün para birimleri kaynaklandıkları bölgelerin gücü ile oranlı bir egemenliğin parçaları sayılsalar daha doğru olur. Egemenlik paranın egemenliğidir. Ülke liderlerinin ağzından çıkan yeni para talebi, bak dolar yerine euro kullanırım ha sözleri bilgisizlik değilse latifeden ibarettir. ABD egemenliğinin dolara tanınan iltimas sayesinde sürdüğünü düşünmek bilimsel bir yaklaşım değildir. ABD dünya üzerinde üretilen değerin içinde büyük bir paya sahiptir. ABD’nin dışarıdan kaynak transferi alarak bu payı büyüttüğünü söyleyebiliriz. Ancak egemenliğin kaynağı bu transfer değildir. Egemenlik değer üretiminde de liderliği elinde tutmasından kaynaklanmaktadır. Kaynak transferi ise bu egemenliğin doğrudan sonucu olarak gerçekleşmekte ve egemenlik böylelikle perçinlenmektedir. Marks’ın döneminde aynı şey İngiltere için sözkonusuydu. Bugün elbette ABD ile birlikte isimleri sayılabilecek başka ülkelerde vardır. Emperyalist metropoller deyince herkes kastedileni anlamaktadır. Bu metropollerin gücünü sadece dış kaynak transferinden sağladığını düşünmek doğru değildir. Transferler zaten elde bulunan iktisadi gücün meyvesidir. Emperyalist ülkelerin gücünün asıl kaynağı kendi bünyesindeki işçi sınıfıdır. Ülkeler arasındaki iktisadi büyüklük farkları işçi sınıfı niceliğinin yanısıra, onların değer üretme kapasiteleri arasındaki orantı ile belirlenmektedir. Değer üretme kapasiteleri görece yüksek olan ülkeler, diğer ülkeler aleyhinde değer transferleri elde etme, hegemonik ilişkilere yönelme imkanları edinmektedirler. Bu durum kaçınılmaz gerilimlerin yanı sıra himaye ve serbestlik konularında salınımları sürekli gündemde tutmaktadır. Son dönemde hegemonik güçlerin serbestleşme yönünde ağırlık koyduğunu görüyoruz. Neoliberal salınım hegemonyaya karşı korumacı tepkiler üretebilir.

Ancak serbestleşmenin değer üretimi açısından dünyayı eşitleyici sonuçlar üretmesi, hegemonik güç merkezlerinin oransal güç kayıplarına sebep olabilir. Bu durum hegemonik merkezlerde korumacı eğilimlerin tümüyle gündemden düşmesini engelleyecektir. Özetle kapitalizm küreselleşirken de sınırları sürdürücü dinamiklere sahip olacaktır.
Formüllerle düşünmeye devam etmek üzere hoşçakalın.

Yazan: Suat Kamil Aksoy

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Körleşmek, öyle bir tutsaklık şeklidir ki; bakarken görmemek, gördüğüne gözünü kapatmaktır. – Nejdet Evren

Bilgi ne kadar sınırsız ise insan o kadar tutsaktır. Bu tutsaklık biçimi zincirsiz bir tutsaklıktır ve adına ?tutku? denilmektedir. Tutkular...

Kapat