Aşk ve Cinayet – Ahmet Ümit

ahmet_ÜmitAşk ile cinayet arasındaki benzerlikten söz ettiğimde genellikle tepkiyle karşılandım. Kimse, büyülü bir güzellik, olağanüstü bir heyecan, insanın içini titreten bir esriklik, çılgınca bir coşku olarak tanımlanan aşk gibi “yüce” bir duyguyu, cinayet gibi vahşeti, şiddeti çağrıştıran, insanın karanlık yönününü açığa vuran bir eylemle benzeştirmek istemedi. Sözlü olarak karşı çıkmayanlar, aman bu adam da her şeyi cinayetlerle, katillerle açıklamaya çalışıyor, dercesine yüzlerini buruşturarak kaçtılar yanımdan.

Oysa benim aşkla cinayeti özdeş kılmak gibi bir niyetim yoktu. Sadece, insanın varoluşsal durumu olan bu iki olgu arasında benzerlikler görmüş, bunları arkadaşlarımla, çevremdekilerle tartışmak istemiştim.

Neydi bu benzerlikler?

Öncelikle aşkın da cinayetin de öyle sık yaşanan olaylar olmadığını söylemeliyim. Her ne kadar çapkın kadınlarımız ve erkeklerimiz ayda bir âşık olduklarını söyleseler de, aşk hiç de öyle tatlı kaçamaklara benzemez. Hatta bu kaçamaklarla akrabalığı bile yoktur. Aşk, insan benliğini temelinden sarsabilecek ölçüde güçlü bir ilişkidir. Güçlü olduğu kadar da başka hiçbir ilişkiye yaşam hakkı tanımayacak kadar kıskanç ve benmerkezlidir. İşinizi, aile ilişkilerinizi, arkadaşlıklarınızı, politik bağlantılarınızı, eğlencelerinizi, hobilerinizi, sıkıntılarınızı yani günlük yaşamınızı belirleyen bütün ilişkileri baltalamaktan, sizi kendinize döndürmekten hoşlanır. Aşk bizi bencilliğimizin farkına vardırır. Yalnızca bedenimizin cinsel bölgelerini değil, bütün sinir sistemimizi harekete geçirir. Asıl hedefi ise ruhumuzu ele geçirmek, zekâmızı, yeteneklerimizi, çabamızı kendi hizmetine sokmaktır. İnsan ruhunu satm almaya çalışan Mefıstofaîes’le akrabalığı da bu yüzdendir.

Aşkın amacı aşktan başka bir şey olamaz. Bu yüzden aşk, normal duygusal etkmliklerimizın tersine kendi mantığına, kendi eti-ğine, kendi devinimine sahiptir. O kendi evrenini yaratır. Bunu gerçekleştirirken en jakoben devrimciden daha jakoben davranır. Gündelik yaşamın bütün gerekliliklerini torpillemekten, yıkmaktan, parçalamaktan çekinmez. Çevrede gözü yaşlı eşlerin, sevgililerin, çocukların artmasına aldırmadan kendi yolunda kararlılıkla yürür. Yunus Emre’nin “Aşkı olan an, namusu neyler?” dizesinde dile getirdiği gibi, kendisinden başkasına gereksinimi yoktur O ne ise odur.

İyi de aşk nedir?

Aslında bu da oldukça tartışmalı bir konudur. Aşkın ne olduğu konusunda kitaplar dolusu yazılar yazılmış, bundan çok daha fazla üzerine konuşulmuş ama hâlâ doyurucu bir tanımı yapılamamıştır. Sanırım “aşkın sıradan bir olgu olmadığım söylemek” en kısa ve doğruya en yakın tanımlardan biri olacaktır. Tıpta cinayet gibi aşk da olağanüstüdür.

Evet, cinayet, aşka benzer. Çünkü o da aşk gibi yaşamımızı kesintiye uğratır. Kimsenin başına gelsin istemeyiz ama cinayet işleyen kişi bir âşık gibi bütün sinir sistemini bu iş için seferber etmek durumundadır Yapılan iş, katilimizin bütün yaşamını kökten değiştirecektir. But m. »asam derken yalnızca cinayeti işlerken girdiği risklerden ya da ömrünün geri kalanım hapishanede geçirebileceğinden söz etmiyorum, kuşkusuz bunlar da çok önemlidir ama bence daha önemlisi katilimizin tinsel dünyasında yaşanacak altüst oluşlar, kopacak fırtınalardır. Öğrendiği bütün öğretiler, benimsediği bütün değerler, varsa dini inançları cinayet, anına yaklaşırken ya da öldürme eyleminden sonra teker teker gözden geçirilecek, büyük bir hesaplaşma yaşanacaktır. Ruhsal duyarlığı, bilgisel derinlikle keskinleştirilmiş, sinir sistemi zayıf entelektüellerde bu hesaplaşmanın sonuçlan, tıpkı aşkta olduğu gibi çok daha yıkıcı olacaktır. Bu işin tek yaran, birkaç yüzyılda bir Sade, Baudelarie, Dostoyevski, Kafka gibi büyük yaratıcıların ortaya çıkmasına olanak vermesidir.

Cinayette eğer katil bu işi zevk haline getirmiş bir psikopat değilse -başka bir deyişle aşkı her gece yaşamaya çalışarak aslında onu değersiz kılan bir bar çapkını gibi olağanüstü olanı sıradan olana dönüştürmeye çalışan biri değilse- aşk gibi son derece nadir yaşanan olaylardan biridir. Hiç yaşanması da gerekmeyebilir, tıpkı platonik aşklar gibi platonik cinayetler de insanın benliğini derinden etkiler. Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ındaki kahraman, ilişki kuramadığı ya da aralarına giremediği arkadaşlarından birini öldürebilecek cesareti kendisinde bulsaydı, onlardan bu kadar nefret eder miydi?

Belki de sorunu tümüyle buydu, o cesareti kendinde bulamamak. Hadi itiraf edin, birinin ölmesini ya da birini öldürmeyi hiç istemediniz mi? Her insan bu duyguyu, şu ya da bu şiddette hisseder. Kuşkusuz, birini öldürmek, öldürmeyi istemek, onaylanacak, desteklenecek, kabullenilecek bir durum değildir. Kimseyi öldürmeyi, kimsenin de bizi öldürmesini istemeyiz Ama anlatmak istediğim öldürme duygusunun da tıpkı aşk gibi insanın benliğinde, genlerinde var olduğu gerçeğidir. Belki bu gerçeğin farkına varırsak içimizdeki çılgın âşığı, acımasız katili daha iyi anlar, kendimizi daha iyi tanırız. Tanırız diyorum çünkü, insanoğlunun aşktan da, öldürmekten de kolay kolay vazgeçebileceğini sanmıyorum. Öte yandan içindeki bu yıkıcı duygulardan tümüyle arınırsa insanlığın ona gerçek hazzı ve zevki veren doğal yapısından vazgeçebileceği, bunun da kesin bir mutsuzluk getireceği kaygısını taşıyorum. Çünkü aşkın ve cinayetin itici gücü olan şiddet aynı zamanda yaşama sevincimizin temelinde yatan güdülerden biridir. Belki hep birlikte cinayet yerine aşkı tercih etmeliyiz, diyeceğim ama genelde dünyada, özelde bizim ülkemizde aşk için cinayet işleyen insanların sayısı o kadar fazla ki, yine duraksıyorum. Tutkulu sevgililer, aldatılmayı kendine yediremeyen eşler, aşklarının yüceliği yanında bu dünyayı yaşanır bulmayan çiftler acımasızca birbirlerini ya da kendilerini öldürmeyi sürdürüyorlar. îşin kötüsü bu durumun düzeleceğine dair en ufak bir belirti de yok. Umarım siz cinayete bulaşmadan, coşkusu yüksek, şiddeti yerinde, yıkıcılığı yaratıcılığa yol açan bir aşkla bu işin üstesinden gelirsiniz.

Kaynak:
İNSAN RUHUNUN HARİTASI
Yazan: Ahmet Ümit
Doğan Kitap

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here