Ahmet Ümit: “Katil cinayet işlediği yere geri gelir.”

“Kara Üçleme”: “Katil cinayet işlediği yere geri gelir.” Bu saptama, bütün katiller için olmasa da, öldürmekten zevk duyan, cinayeti; cesaret isteyen, zekâ gerektiren, başarılması son derece güç bir iş gibi görenler için geçerli sayılır.

Aynı saptamayı sıkı kitap okurları için de yapabiliriz. Çoğumuz okumaya resimli romanlar ya da polisiye kitaplarla başlarız. Bizi sıkıcı derslerden, büyüklerimizin bıkkınlık veren uyarılarından kurtaracak olan, edebiyatın sözcüklerden örülü düş dünyasına attığımız ilk adım, çoğunlukla heyecan verici serüvenler, polisiye öyküler sayesinde olur. Sonra ufkumuz genişler, okumanın başka zevklerini, tatlarını, yönlerini keşfederiz. Böylece işin sırrına vardığımızı sanıp ilk göz ağrımız olan kitaplarımızı unuturuz ya da unuttuğumuzu sanırız; ta ki iyi okur düzeyine gelinceye kadar. O düzeye geldiğimizde, çoğumuz, cinayet aranın heyecanını yeniden yaşamak için olay mahalline geri dönen katil gibi. çocukluk dönemlerindeki o eşsiz okuma keyfini bulmak amacıyla, yeniden polisiye romanlara döneriz. Her polisiye meraklısı belki iyi bir kitap okuru değildir ama çoğunlukla her iyi kitap okura sıkı bir polisiye meraklısıdır. Bu davranışın altında yalnızca ilk okumaya duyulan büyülü özlem yoktur. Aynı zamanda iyi polisiyenin iyi edebiyat olması gerçeği vardır, iyi bir polisiye iyi bir okurun -hoşça vakit geçirme, estetik zevk alma, bilgilenme, aydınlanma, arınma vb- tüm beklentilerine yanıt verebilir.

Edebi okumanın kıyısında gezinip, çiti atlayarak bir türlü merkeze ulaşamayanların, polisiye roman kültürü Agatha Christie ile sınırlı kalanların, “Ben polisiye roman okumam. Hepsi birbirine benziyor” dediğini duymuşsunuzdur. Oysa iyi polisiye romanlar birbirine benzemez. Edgar Allan Poe’nun yazdıklanyla Agatha Christie’ninkilerin birbiriyle alakası yoktur, Dashiell Hammett ile Patricia Highsmith’inkiler akraba bile sayılmaz, Arthur Conan Doyîe ile John Le Carre’ninkilerin arasında hiçbir bağlantı kuramazsınız. Çünkü polisiye roman, yazarının yaşadığı coğrafyadan, dünyadan, çağdan, günden, kısacası kültürden ayrı düşünülemez. Ve herkesin de bildiği gibi farklı kültürler; farklı düşünceler, farklı davranışlar, farklı yaşam biçimleri üretirler. Bu, polisiye romanın ana konusu olan “suç” -daha doğrusu gizemli suç- için de geçerlidir.

Gizemli suç, polisiye roman için yalnızca basit bir malzeme değil, aynı zamanda yazarın üslubunu da belirleyen bir ana maddedir. Gizemli suçu anlatan romanların, klasik polisiye, kara roman, casus romanları, gerilim romanları olarak kendi arasında türlere ayrılması da bu yüzdendir. “Kara Roman” bunların arasında oldukça özgün bir konuma sahiptir. Klasik polisiye; çok bilinmeyenli bir cinayet bilmecesinin çözümüne dayanır, casus romanları devlet ya da şirketler düzeyinde işlenen bir suçun açığa çıkarılması ekseninde gelişir, gerilim suç işleme anının ya da suçlunun yakalanma anının ayrıntılarından oluşur, “Kara Roman” ise suçun ekonomik ve sosyal nedenleri üzerinde yükselir. Anavatanı Amerika Birleşik Devletleri’dir. Onu yaratan neden ise 1929 ekonomik krizidir. Ekonomik yıkım, suç oranında inanılmaz bir artış yaratmıştır aynı zamanda suç bireysel olmaktan çıkıp, “çeteleşerek” örgütsel bir nitelik kazanmıştır. İçki ve silah kaçakçılığı, fuhuş, çete kavgaları, kumar, rüşvet tüm toplumu sarmıştır. Bu durum edebiyata yansımakta gecikmemiş, Dashiell Hammett ve Raymond Chandler gibi iki büyük usta bu dönemi unutulmaz romanlarla anlatmışlardır.

“Kara Roman” o kadar ilgi görmüştür ki, kısa sürede anavatanı ABD’den, Avrupa’ya göç etmiştir. Avrupalı “Kara Roman”ın öncüsü ise Fransız Leo Malet’dir. Bu aykırı yazar, kendine özgü bir biçim, bir üslup, bir yaklaşımla Avrupalı “Kara Roman”m temellerini atmıştır.

Leo Malet 1909 yılında Montpellier’de dünyaya gelir. îki yaşındayken annesini, dört yaşındayken babasını kaybeden Malet’yi dedesi büyütür. Kâtiplik, hademelik gibi ıvır zıvır işlerde çalıştıktan sonra on altı yaşında anarşist yazar Andre Colomer ile tanışır. Bu tanışma Maiet’nin yaşamında yeni bir dönemin başlangıcı olacaktır. Artık taşradaki günleri sona ermiştir, Paris’in yolunu tutar. O günler yoksul, acı dolu ama aynı zamanda umutla yüklüdür. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından değişim hızlanmaya başlamıştır. Ekim Devrimi gerçekleşmiş, daha özgür, daha mutlu, daha insanca bir toplum düşü dünyanın her yanında uç vermiştir. Avrupa’yı büyük devrimler beklemektedir.

Genç Malet işte bu koşullarda başkente gelir. Paris’te arkadaşı Colomer’in de yardımıyla anarşistlerden oluşan bir çevre edinir. Bu arada karnını doyurmak için şarkıcılık yapar, sahte iş kazalarından tazminatlar koparmaya çalışır. Paris’te her şey gibi sanat da devrimin etkisi altındadır. Romanda, sinemada, resimde denenmeyenler büyük bir yüreklilikle denenmeye başlanmıştır. Malet, Andre Breton ile tanışır, gerçeküstücülerin toplantılarına katılmaya başlar. 1938’de Andre Breton ve Lev Troçki’nin girişimiyle kurulan Bağımsız Devrimci Sanatçılar Federasyonu’na girer. İki yıl sonra da bir bildiriye imza attığı için tutuklanır.

O içerideyken, yıllardır devrim umudunu ezmek için örgütlenen karşıdevrim, sonunda uluslararası arenada saldırıya geçer. İkinci Dünya Savaşı başlamıştır. Tutukluluğu sırasında Almanlar Rennes’e yürürken, serbest bırakır ancak Paris’e ulaşamadan yeniden yakalanır. Almanlar onu toplama kampına yollar. Ama bu kez şansı yaver gider, bir doktorun yardımıyla serbest kalır.

Malet, bizim Peyami Safa ve Kemal Tahir gibi takma ad kullanarak polisiye yazmaya başlamıştır.

Amerikan polisiyelerini taklit eden romanlarında Frank Harding adını kullanır. Bazılarına göre bu ucuz polisiyelerin başarısından cesaret alarak, bazılarına göre de o romanlarda istediklerini anlatamadığı için Kara Üçlemeyi kaleme almıştır.

Kara Üçleme; Hayat Berbat, Güneş Bize Haranı ve Ecel Terleri adlı romanlarından oluşuyor. Üç roman da birinci tekil şahısın ağzından anlatılıyor. Aynı zamanda romanın başkişisi olan anlatıcımız üç romanda da genç ve yoksul bir adam. Bu adam yazarımızın gençliğini çağrıştırıyor. Hatırlanacak olursa Malet de Paris’e geldiğinde aynı durumdadır. Hatta Hayat Berbat m başkişisi Jean Fraiger, tıpkı Malet gibi bir süre işçi hareketinin içinde yer alır. Ama sonra onları pasif bularak ayrılacak, kendi serüvenini yaşamaya başlayacaktır. Üç romanda da Maiet’nin özyaşamından kareler vardır. Ama bundan daha önemlisi romanlarının, insanın yüzünde tokat gibi patlayan yalın gerçekliğidir. Kara katran gibi bir hava püsküren fabrikalar, yoksulların yattığı köprüaltlan, bedenini satan küçük erkek çocuklar, genç kızlar, çatır çatır insan öğüten fabrikalar, duyarsız hapishane görevlileri, hırsız, katil olmaktan başka çaresi kalmayan, sonunda da kurşunlanarak veya giyotinle başı kesilerek öldürülen ya da akıl hastanesine kapatılan aynı genç adam;.

Ekmek, şarap, aşk ve güneş, yani insanca yaşamaktan başka bir şey istemeyen, üstelik çalışkan, hatta zaman zaman cesur, kendine göre dürüst, hepimizden bir şeyler taşıyan genç bir adam. Elverişli koşullar olsa bir sanatçı, yararlı biri olabilecek genç bir adam.

Seçeneklerinin içi boşaltılmış bütün zamanların bir kahramanı. Yani gerçek bir “Kara Roman” kahramanı.

Leo Malet’in kara romanıyla Amerika’dakiler arasında belirgin bir fark göze çarpar. Dashiell Hammett da Raymond Chandler da sosyal kokuşmuşluğu anlatırken, bunu bir dedektif aracılığıyla aktarırlar. Bu dedektiflerimiz becerikli, yumruğuna sıkı tiplerdir. Değer yargılarını yitirmiş toplum katmanlarında katilin izini sürerken de, karmaşık olayı çözdüklerinde de işlerinin bitmediğini çok iyi bilirler. Belki birkaç suçlu yakalamışlardır ama onları üreten sistem olduğu gibi durmakta ve her an, her dakika yeni suçlar ve suçlular üretmeye devam etmektedir. Ne var ki dedektiflerimiz bir yeni zaman Don Kişot’u gibi onların peşinden koşmayı sürdürürler ve peşine düştükleri kişileri de enselemeden evlerine dönmezler. Oysa Malet’nin Kara Üçleme’sinin hiçbirinde umutsuz da olsa dedektif yoktur. Kahramanları hep başarısızlığa, ölüme yazgılıdır.

Çünkü hayat berbattır. Çünkü güneş haramdır. Çünkü insan ecel terleri dökmek zorundadır. O bizlere, katili, hırsızı, sapığı, manyağı anlatır. Ama bunu yaparken, suçluyu yaratan çevreyi de çok iyi çizer. Suçluyla toplumun, etle tırnak gibi birbirinden ayrılamayacağını gösterir. Katil, hırsız, sapık olan kahramanımız romanın sonunda yaşamını yitirirken derinlerde bir yerlerde çok daha büyük bir suçun varlığını hissederiz.

Katilin ölümüyle yeniden sağlanmış gibi görünen denge aslında çok daha büyük bir kaosa işaret etmektedir.

Malet kahramanlarını “kötü” kişilerden seçer ama onlara duyduğu derin şefkat satır aralarında hemen kendini hissettirir. Banka soyan, zararsız insanları kurşunlayan bu kişiler bir şair duyarlılığı içinde gösterilir.

Kişilikleri parçalanmıştır, cinsellikleri yaralıdır, girdikleri sokağın çıkmaz olduğunu bile bile bir geçit umut etmekten kendilerini alamazlar. Bazen dünyanın en masum insanıdırlar, bazen bir canavar gibi davranırlar.

Böylece Malet toplumsal olandan bireysel olana, psikolojik olana geçer. Hayat Berbattaki Jean Fraiger’in, kadınları tatmin edememekten duyduğu korku, silahıyla penisini özdeşleştirmesi; Ecel Terler’indeki Paul Blondel’in sevgilisinin elinden alınmasına tepki olarak suçsuz bir memuru öldürmesi, şiddete yönelmede toplumsal etki kadar, bireysel eksikliklerin yol açtığı etkinin de önemli olduğunu gösterir. Bu anlamda Malet’ye psikolojiyi polisiye romanda ilk kullanan yazar dersek sanırım abartmamış oluruz.

Kara üçWsiyle Malet polisiye romana yem bn so uk get -ren adeta devrimsel bir değişiklik yaratan “Kara Roman ınAvru-pa’daki kurucularından biri olmayı hak etmiştir Hem de, Amerikalı meslektaşlarından oldukça farklı bir üslup ve tarz yaratarak. Bu yüzden Kara Üçleme polisiye roman tarihinde her zaman farklı bir yere sahip olacaktır.

Hayat Berbat, Güneş Bize Haram ve Ecel Terleri polisiye meraklılarının mutlaka kütüphanelerinde bulunması gereken yapıtlar. Polisiyeye başlamayı düşünenler içinse iyi bir fırsat.

Ahmet Ümit
Yeni Binyıl, 23 haziran 2000

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here