Mike Hammer’in Dönüşü – Ahmet Ümit

ahmet_ÜmitTelefon çaldı. Kimsenin varlığını bile bilmediği, numarası rehbere kaydedilmemiş, arada sırada yalnızca şehir içi konuşmalarda kullanılan, kılıfına konup kaldırılmış bir silah gibi sessiz ve onun kadar kapkara bir aygıt olarak bir köşede durup dururdu. Sonunda biri tetikleyince, susturucu takılmış bir tabancanın sesine benzeyen boğuk ve kısık bir sesle yaylım ateşine başladı. İlk çalışı bir uyan atışıydı. İkinci kez çalışında beni ölüm arıyor olacaktı.

Yukarıdaki satırlar, asıl adı Frank Morrison Spillane olan, ünlü Mike Homme)’ tipini yaratan polisiye yazarının Karanlık Yol adlı romanın ilk paragrafında yer alıyor. Mike Hammer, Karanlık Yol’da mafyanın bir anda kayıplara kansan seksen dokuz milyar dolarının peşinde. Yalnız Mike Hammer mi, yaşlısı genci mafya babalan, federal hükümet yetkilileri… Yani bilumum ipsiz uğursuz takımı da bu büyük parayı ele geçirmeye çalışıyor. Böylece kahramanımızla yollan çakışıyor. Sonucu cesaret, kararlılık ve zekâ belirliyor.

Karanlık Yol Mickey Spillane’ın yedi yıl aradan sonra kaleme aldığı son Mike Hammer romanı. Mickey Spillane’ın adı yarattığı Mike Hammer tipiyle birlikte anılır. Hatta çoğu okur yazarını bilmese de Mike Hammer adını asla unutmaz. Mike Hammer da kısa sürede tıpkı Sherlock Holmes, Hercule Poirot gibi ünleri yazarlarını bile gölgede bırakan o efsanevi polisiye roman kahramanlarından biri olup çıkmıştır.

Başlarda okul masraflarını kazanmak için yazmaya başlayan Mickey Spillane’ı bu kadar çok okunan bir yazar haline getiren neydi? Bu sorunun yanıtı yarattığı Mike Hammer tipinde saklıdır. Yalnızca kendi yumruğuna, silahına, aklına güvenen, bu vurduğu vurduk kırdığı kırdık acımasız, maço dedektif tipi beklenmedik ölçülerde okuru etkilemiş, 1930’larda tirajları birkaç bini geçmeyen polisiye romanlar bir anda çok satar hale gelmiştir. “Çok satar” derken neyi kastettiğimizi açıklamak için kısa bir istatistik verirsek durum daha iyi ortaya çıkar. 1970 ortasında dünyada en çok satan polisiye roman yazarları şöyle sıralanıyordu: “Agatha Christie beş yüz milyon, Edgar Wallace üç yüz milyon, Georges Simenon üç yüz milyon, Mickey Spillane yüz elli milyonları Fleming yüz milyon, San Antonio yüz milyon.”1

Mike Hammer romanları bu kadar çok satmaya başlayınca, taklitleri almış yürümüş, dünyada ve Türkiye’de pek çok yazar takma isimlerle Mike Hammer romanları yazmaya başlamıştır. Bizde aralarında Kemal Tahir, Orhan Kemal gibi önemli isimlerin bulunduğu kimi yazarlarımız da Mike Hammer romanları kaleme almaktan kendilerini kurtaramamışlardır.

Okurun, Mike Hammer’i bu denli benimsemesinin altında yatan en önemli neden Mickey Spillane ilk romanlarını kaleme aldığı yıllar olan İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Amerika’da tıpkı 1920’li yıllardakine benzer bir suç patlamasının yaşanıyor olmasıdır. Terhis olan askerlerin sivil yaşama ayak uydurmakta zorlanması, uyuşturucunun yaygınlık kazanması, ırk ayrımı ve sosyal adaletsizlikler sonucu nüfusun önemli bir bölümü saldırgan hoşnutsuzlar haline gelmiştir. Bu yaygın düş kırıklığı, umutsuzluk, gergin bir yaşamın egemen olması insanları kendi bireysel öfkelerini görebilecekleri hayali kahramanlarla özdeşleşmeye itmiştir.

O dönemin en popüler hayali kahramanlarından biri de kendi intikamını kendisi alan, acımasız dedektif Mike Hammer’dir. Mike Hammer’le özdeşleşen okur, hem günlük hayatın tekdüzeliğinden kurtulma olanağını yakalamış, hem de -romanda bile olsa-öfkesini, kinini, içindeki despotu doyuma ulaştırmıştır. Çünkü okur da tıpkı Mike Hammer gibi kendisini yalnız hissetmektedir. Ne polise güvenebilir ne de başka bir devlet kurumuna. Aynı şey sosyal yaşamın diğer alanları için de geçerlidir. Aile artık çözülmüştür, arkadaşlık tarihe karışmıştır, aşk bir ihanet oyunundan başka bir anlam taşımamaktadır. Sıradan insan her gün onlarca kez aldatılmakta, yenilmektedir. İşte Mike Hammer bu insanın duygularına tercüman olur. Onların içlerinde beslenen öfkeyi platonik yoldan da olsa doyurur. Bu yüzden de Mike Hammer çok okunur, çok konuşulur.

Mike Hammer romanlarını şiddet ve sadizmle süslü diye eleştirenler olmuştur. Gerçekten de Mike Hammer türü polisiye romanların öncüsü sayılabilecek Dashiell Hammett’ın ya da yine aynı türde ürünler veren Raymond Chandler’ın yapıtlarında şiddet ve cinsellik bu denli açık olarak yer almamaktadır. Hatta zorunlu olarak şiddete başvuran dedektiflerimiz, bu eylemlerinden dolayı alttan alta bir suçluluk hissederler. Bu yüzden en karmaşık olayları çözdüklerinde, en belalı mafya çetelerini dağıttıklarında bile zaferlerine sevinmezler. İçinde yaşadıkları çürümüş toplumda işlenen suçlardan biraz da kendilerini sorumlu tutarlar, en azından esrarını çözdükleri suçla her şeyin yoluna girdiğini, tüm kötülerin temizlendiğini düşünmezler.

Mike Hammer farklıdır. Kendini toplumsal kaygılardan bütünüyle kurtarmış gibidir. Kendi bireysel yargıları için adam öldürür, yalan söyler, entrika çevirir. Ama değer yargılan belirsiz, değişken ya da kaypak değildir; maço mantalitesine uygun olarak biçimlenmiştir. Arkadan vurmak, “kahpelik” yoktur Mike’ın kitabında. O, dünyanın en tehlikeli cangıhndan bile daha tehlikeli olan günümüz metropollerinden birinde -tıpkı okurları gibi- insan görünümlü, keskin dişli vahşi yaratıklara yem olmamak için kıran kırana bir kavga yürütür. Kavgayı da kuralına göre yaptığı için, yaralansa da, sık sık ölümün soğuk nefesini ensesinde his-setse de, sonunda “kuyruğu titretmeden” çıkar işin içinden.

Mike Hammer’in ayakta kalmak için başvurduğu bu şiddet ve vahşet, içinde yaşanılan toplumdan, çağdan kaynaklanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’ndan daha büyük bir vahşet gösterisi düşünebilir misiniz?

Mike Hammer yüz binlerce asker gibi işte o savaşın içinden çıkıp gelmiştir. Milyonlarca insanla birlikte savaşın, sivil yaşamdaki insanlar üzerindeki etkilerini görmüştür. Barıştan sonra da bir tür gizli savaşın hâlâ sürdüğünü, sınıfların, çetelerin, ırkların birbirlerini boğazlamaya devam ettiğini her uyanık insan gibi o da fark etmiştir. Fark etmekle kalmamış, sessiz çoğunluk gibi av olmak yerine, kendi yöntemleriyle avcı olmayı seçmiştir. Bu yöntem, toplumsal uyum açısından son derece yanlış bir davranış sistemi olarak değerlendirilebilir. Herkesin aynı yöntemi uygulaması halinde ortaya çıkacak faşist nitelikli kaosun yaratacağı etkinin toplumda büyük yıkımlara yol açabileceği söylenebilir. Ve bu tezler doğrudur. Bizim demek istediğimiz Mike Hammer’in kullandığı yöntemin haklılığı değil, ama bu dedektifi yaratan koşulların -Mike Hammer gibi kurgusal roman dünyasında değil- gözümüzün önünde sürüp gittiğidir.

Yani Mike Hammer romanlarım şiddet içerdiği için eleştiren Amerikalıların öncelikle toplumlarındaki sosyal güvenlik şemsiyesinin durumunu gözden geçirmelerinde fayda vardır. Çünkü şiddeti doğuran ana etken yoksulluk ve işsizliktir. Yine istatistiklere başvuracak olursak: Sosyal güvenliğin daha az olduğu ABD 4 ile Avrupa ülkeleri arasındaki farkı görebiliriz. “1970’lerde her yüz bin kişiye düşen adam öldürme sayısı ABD’de 9,3 iken, Finlandiya’da 3, İtalya’da 1,4, Batı Almanya’da 1,2, İsveç’te 1,1, Fransa’da 1, Yunanistan’da 0,8, isviçre’de 0,8 ve ispanya’da 0,5’tir.”2

Dalıa korkuncu, ABD’de 1970’li yıllardan sonra işlenen cinayetlerde faili meçhullerin, nedensiz yere işlenenlerin, toplu suçların sayısının artmasıdır. Suç işleme yaşı da giderek küçülmektedir, artık çocuklar bile cinayet işlemeye başlamıştır. Bütün bunların yaşandığı toplumda Mike Hammer’in, çoğu ölümü hak etmiş katillere karşı uyguladığı şiddet oldukça masum kalmaktadır. Ve Mike Hammer’in çok okunmasını, bu şiddete karşı çaresiz kalan insanların bir tür tepkisi olarak değerlendirmek de sanırım yanlış olmaz.

Kuşkusuz amacı yalnızca şiddet, vahşet ya da porno olan yayınlan tartışmak, eleştirmek, bu anlamda yetişkinleri uyarmak, yetişkin olmayanları koruyucu önlemler almak yararlıdır. Ama Mike Hammer örneğinde olduğu gibi sapla şamanı birbirine karıştırmamak koşuluyla.

Mickey Spillane’m son Mike Hammer romanı Karanlık YoVûa da yeterince silahlı çatışma, ölüm olayı var ama bunlar insanı televizyon haberlerindeki şiddet kadar bile irkiltmiyor. Kavgalar, silahlı çatışmalar, bu heyecanlı romanda anlatılan suç atmosferinin gerekli birer unsuru gibi duruyor. Tıpkı enfes bir makarnanın olmazsa olmaz koşulu olan doğru seçilmiş sos gibi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here