Yazar: cemalumit

Damga : Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar – Erving Goffman

Damga bir ilişki türüdür, sabit bir vasıf değil. Damga; damgalayana, normal addedilene, normal rolünü oynayana ihtiyaç duyar. Toplumsal ilişkilerin ve etkileşimlerin seyrinde karşı karşıya gelen iki bireyin arasında geçen bir “hikâyedir” aslında damga, ama bu hikâyede ilginç olan şudur ki; bugün normali tanımlayan bir nitelik yarın pekâlâ bir damgaya dönüşebilir. Normal-damgalı oyununda çiftlerin rol değiştirmesiyle

okumak için tıklayınız

Maymun bilmeye cüret ederse

Tam da goril Koko’nun Paris’te düzenlenen Dünya İklim Zirvesi’ne gönderdiği mesajın videosunun sosyal medyaya düştüğü günlerde Pierre Boulle’un Maymunlar Gezegeni’ni okudum. Ne tevafuk ama! Koko, “siz insanlar aptalsınız” diyordu. Kendi uygarlığımızın içinden o kadar zeki gözüken “homo sapiens sapiens,” yani “düşündüğünün üzerine düşünebilen” Descartes’ın o muazzam öznesi, kartların bambaşka dağıtıldığı bir gezegen ve uygarlıkta kim

okumak için tıklayınız

Kırmızı Saçlı Kadın’ın eleştirel okuması

Kırmızı Saçlı Kadın’ın birinci bölümünü bitirdikten sonra Orhan Pamuk’un en iyi kitaplarından biri olduğunu düşündüm. İlk bölümde Pamuk’un çok sevdiğim sohbet eder gibi anlatımıyla; aşk, baba oğul çatışması ve 80 sonrasının büyüyen İstanbul’unu oldukça etkileyici biçimde okudum. Damağımda yoğun bir Masumiyet Müzesi tadıyla devam ettim. İkinci bölüm de güzel başladı ama maalesef kitabı bitirdiğimde beklentilerimin

okumak için tıklayınız

Bir direnişin tarihi: İgbolar

Şiir, roman, öykü, eleştiri ve politika alanında pek çok eseri bulunan Chinua Achebe Afrika Edebiyatı’ının en önemli isimlerinden birisidir. Nazan Arıbaş Erbil’in çevirisi ile Türkçe’ye kazandırılan Afrika Üçlemesi’nden başka bir eseri Türkçe’de bulunmamaktadır. Achebe’nin kendi kültürü olan İgbo’ların beyaz adamdan öncesini ve sonrasını konu alan bu üçleme, çevirmenin Achebe’nin diline müdahale etmemesiyle; Türkçe’ye İgbo’lara ait

okumak için tıklayınız

Cervantes’in Yüce Sultan (La gran sultana) oyununa ilişkin bir inceleme

La gran sultana Osmanlı İmparatorluğunun tüm görkemini gözler önüne seren bir sahneyle, Osmanlı padişahının cuma namazını kılmak üzere, yaya ve atlı altı bin yeniçeri eşliğinde Topkapı Sarayı’ndan Ayasofya’ya gidişiyle başlar. Tiyatro sahnesinin sınırlarını aşan Cervantes’in gözleri bir sinema kamerası gibi geçit törenini izlemeye gelen düzenli kalabalığın, geçit sırasında padişaha arzuhallerini sunmak için bekleyen halkın panoramik

okumak için tıklayınız

Mavi Kumru Moteli’ndeki Memleket – Selma Sayar

Çevremdeki kitapsever arkadaşların önerileri, hakkında okuduğum yorumlar, Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandığı haberi ve Sema Kaygusuz’un adı; bunların bir araya gelmesi, Barbarın Kahkahası’nı okumak için bir heves, bir heyecan yarattı. Böyle yüksek beklentiyle bir kitaba başlamak, elbette hayal kırıklı yaşamak riskine de neden oluyor. Ama daha ilk sayfalarda felsefesi, meselesi ve adı gibi ilginç konusu

okumak için tıklayınız

Ne zaman aydının iktidar karşısındaki durumu söz konusu olsa, aklımıza düşen şahıslardan biri: Miguel de Unamuno

Ne zaman aydının iktidar karşısındaki, hele de baskıcı bir iktidar1 karşısındaki durumu söz konusu olsa, alması gereken tavır, geliştirmesi uygun düşen tepki tartışılsa adı ilk aklıma düşen şahıslardan biridir Miguel de Unamuno, -şüphesiz başkalarına haksızlık etmeksizin- yurtdışından Howard Zinn, Eduardo Galeano, bizden Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi isimlerle birlikte. Ne mutlu ki, İnsanlığın

okumak için tıklayınız

Hitler’in üstün ırk propagandasını yıkan zenci atletin öyküsü

1930’lu yıllar. Avrupa kaynamakta, Almanya’da yükselen faşizm tüm dünyayı tehdit etmekte ve Naziler’in gücü artmaktadır. Adolf Hitler, yaklaşan 1936 olimpiyatlarını, ideolojisini dayadığı ‘ari ırkın üstünlüğü’ düşüncesini sağlamlaştırmak için bir büyük fırsat olarak görür.

okumak için tıklayınız

Cioran’ın Var Olma Eğilimi: “Hiçlik kuşkusuz daha rahattı. Varlık’ta erimek ne kadar da zor!”

“Keşiflerimizin hemen hemen tümünü öfkelerimize, dengesizliğimizin azıtmasına borçluyuz” Bu cümleyle başlıyor Var Olma Eğilimi. Yine İnsan’dan bahsediyor E.M Cioran; var olma sancısı çeken insandan; tabii ki yine bize öğretilen bildiğimiz şekliyle değil, bize öğretilmemiş şekliyle, rutinimizi bozarak karşımıza çıkıyor.

okumak için tıklayınız

Oblomov’un hırkasından çıkamadık

Rus edebiyatına ilgimiz, nedense, diğer ülke edebiyatlarına göre her zaman daha yakından olmuştur. Büyük bir çoğunluk en azından bu edebiyatın temsilcisi isimlerden birkaçını bir çırpıda sayabilir durumda: Dostoyevski, Tolstoy, Gorki, Çehov gibi… Kuşkusuz bu köklü edebiyat bir çırpıda sayabildiğimiz birkaç isimden ibaret değil –örneğin Birsen Karaca, hazırladığı Rus Edebiyatı Öykü Antolojisi’nde (Kavis Kitap, 2010), daha

okumak için tıklayınız

İspanya İç Savaşında Bir Rektörün Direnişi: Miguel de Unamuno ve Tarihi Konuşması – Ercan Eyüpoğlu

Kendi üniversitesinin çatısı altında baskına uğrayan Miguel de Unamuno “işgalciler”in şaşkın bakışları altında, şu tarihsel konuşmayı yapar: “Hepiniz, benim, susmadığımı ve susmayacağımı biliyorsunuz. Yetmiş üç yıllık ömrümde susmayı, suskun kalmayı bir türlü öğrenemedim.” Sevgili Rona Aybay Hoca’nın 24 Mayıs 2012’de bu sütunlarda yayımlanan yazısı, pek çok yapıtı Türkçeye de çevrilen fakat gereğince tanınmayan büyük İspanyol

okumak için tıklayınız

Tarih, Oblomov’a yalnızca insanlığın ne kadar zavallı olduğunu öğretmişti

Oblomov böyle eve kapanıp ne yapıyordu? Okuyor mu, çalışıyor mu, yazı mı yazıyordu? Evet, eline bir kitap, bir gazete geçerse okurdu. Önemli bir eser çıktığını duyunca da okumaya heveslenirdi; kitabı elde etmeye çalışır, ondan bundan ister, çabuk getirirlerse okumaya koyulurdu. Konuyu şöyle böyle anladı mı, zihni işlemeye başlardı; biraz daha gayret etse eseri kavrayabilirdi; ama

okumak için tıklayınız

Cemal Süreya: Orhan Kemal’in mektupları

Fikret Otyam’ın Arkadaşım Orhan Kemal adlı kitabında Orhan Kemal’in mektuplarım okuyorum. Bu mektuplar Orhan Kemal’in günlük hayatını göstermesi bakımından çok ilginç. Ancak mektuplarda bazı adlar olduğu gibi yayımlandığı halde, bazı adlar açıklanmamış. Bunu Fikret Otyam mı, yayınevi mi yapmış, anlayamadım. Fikret Otyam, çeşitli notlar, açıklamalar, anılarla mektupları birbirine bağlamış. Bu yüzden kitap bir bütünlük kazanmış.

okumak için tıklayınız

“Bu maden ocağı, dünyayı yemek üzere çökmüş, doymak bilmez bir yırtıcı hayvana benziyordu” Emile Zola

Kara bir mürekkep kadar yoğun ve karanlık gecede, düz ovada, Marchiennes’le Montsou’yu birleştiren ve pancar tarlaları arasında ip gibi uzanan yolda, bir adam tek başına yürüyordu. Bastığı yeri bile göremiyor, engebesiz vadinin uçsuz bucaksızlığını da, ancak denizi döven sağanağı andıran, çırılçıplak tarlaları ve bataklıkları yalayıp gelirken buz kesen mart rüzgârından sezebiliyordu. Göğün tekdüze karanlığını bozan

okumak için tıklayınız

Kristin Ross: “Rüyaları ve fikirleri eylemler üretir, tersi değil.”

Ortak Lüks teori ve pratiğin iç içe geçtiği bir çizgide kurgulanmış harika bir kitap. Yazarın başka türlü olmasının olanaksız olduğunun altını çizdiği anlatı, tarihî ve siyasî teoriyi, eylemleri ve fikirleri sımsıkı örüyor. Kristin Ross, 1871 baharında dünyayı sarsan yetmiş iki günün, mucizevi başlangıcı ve trajik bitişiyle, olmuş bitmiş tarihini yazmak iddiasında değil. Aynı şekilde, yazar

okumak için tıklayınız

Germinal! Modern insanın kara yazısı…

Kara yazıyı, yazarlar, romancılar değil iktidar ve sermayenin işbirliği yazmakta nicedir. Ama geri sayım, Zola’nın başlattığı yerden, hâlâ devam ediyor. “Ve ayaklarının altında, derin darbeler, kazma darbeleri devam etmekte idi. Bütün arkadaşları orada idiler, sanki kendisini her adımda takip etmekte idiler. Şu pancar fidanının altındaki iki büklüm çalışan Maheude değil mi idi? Sağda, solda, daha

okumak için tıklayınız

Dostoyevski’nin kumar ve sara hastalığı

Dostoyevski ve kansının yurtdışında geçirdiği yıllara, özellikle de ilk dönemlere, Dostoyevski’nin kumar ve sara nöbetleri damga vurmuştur. Bunların her ikisi de çiftin büyük acılar ve sıkıntılar çekmesine neden oluyordu. Daha önceki yurtdışı seyahatinde olduğu gibi, Dostoyevski rulet masasına karşı koyamıyordu. Maddi sıkıntılardan bunalmış ve yeni romanı (Budala) üzerinde çalışmaktan sıkılmış bir halet-i ruhiye içinde, Dostoyevski

okumak için tıklayınız

Gülten Akın: Ahmed Arif’in şiiri, onurun ve alçakgönüllülüğün, derinliğin ve yalınlığın şiiridir.

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM: Ahmed Arif’in şiirine, umudun, inceliğin, korkusuzluğun şiiri demişler. Ekleyeceğim: Onun şiiri, onurun ve alçakgönüllülüğün, derinliğin ve yalınlığın bile şiiridir. Bu özellikler sonradan edinilme değil, doğulunun geleneksel özellikleridir. Akıl ve yürek bir olmuştur. Hayat, en acı, en umutlu deneylerini sermiştir. O yirmi şiir yazılmıştır.

okumak için tıklayınız