Yazar: Özgür Atlas

Kuraldışı Filmi: Otizm Temsili Değil, Nörotipik Bir Fantezi

2019 yapımı Türkçe’ye “Kuraldışı” olarak gösterime giren (Hors-Normes- The Specials, Éric Toledano ve Olivier Nakache tarafından yönetilen 2019 Fransız drama filmidir. 2019 Cannes Film Festivali’nde yarışma dışı gösterildi. Film, Stéphane Benhamou ve Daoud Tatou’nun gerçek hikayesinden esinlenmiştir.) filmi, yönetmenlerin “iyi niyetli” bir otizm portresi sunma çabası olarak görülse de, otistik bireylerin kendileri tarafından eleştirel bir

okumak için tıklayınız

Otizm: Patolojikleştirme ve Normalleştirme Çelişkisi

Otizmin toplumda nasıl ele alındığına dair iki yaygın ancak birbiriyle çelişen yaklaşımı, patolojikleştirme ve normalleştirmeyi, gündelik hayat örnekleriyle açıklayacağım. Otizmi bir hastalık olarak görmek ya da onu yok saymak yerine, otistik bireylerin deneyimlerini anlamak ve desteklemek çok daha önemli. Patolojikleştirme: Otizmi Bir Hastalık Olarak Görmek Patolojikleştirme, otizmi bir “bozukluk,” bir “eksiklik” ya da “tedavi edilmesi

okumak için tıklayınız

Mentalizm: Görünmez Bir Ayrımcılık Biçimi

“Baby Jane’e Ne Oldu?” (1962) filmi, yalnızca gotik bir korku anlatısı değil; aynı zamanda toplumun “deli” olarak etiketlediği kişilere bakışındaki acımasızlığı da gözler önüne seriyor. Bu filmle başlayan tartışmalar, zamanla daha derin bir farkındalığa dönüştü: akıl hastalığı sadece tıbbi bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal bir damgalama ve kontrol aracıdır. Mentalizm Nedir? Tıpkı cinsiyetçilik, ırkçılık

okumak için tıklayınız

“Biz Olmadan Bizim İçin Hiçbir Şey”: Otistik Savunuculuk ve Gündelik Hayat

Otistik bireylerin hakları ve temsiliyetleri söz konusu olduğunda, en güçlü sloganlardan biri şudur: “Biz olmadan bizim için hiçbir şey.” Bu söz, sadece bir talep değil, aynı zamanda otistik bireylerin kendi hayatları, ihtiyaçları ve deneyimleri hakkında söz sahibi olmaları gerektiği yönünde temel bir felsefedir. Bu slogan, otistik savunuculuğun kalbinde yer alır ve gündelik hayatımızdaki pek çok

okumak için tıklayınız

Jean-Paul Sartre : ” HASTALIKTAN BİR SİLAH YAPIN”

SEVGİLİ YOLDAŞLAR!HASTALIKTAN BİR SİLAH YAPIN (Bu yazı Jean-Paul Sartre tarafından Almanya’daki Sozialistisches Patientenkollektiv (SPK)’in yayınladığı “Aus der Krankheit eine Waffe machen” adli kitaba önsöz olarak yazılmıştır.) 17 Nisan 1972 Sevgili Yoldaşlar, Kitabınızı büyük bir ilgiyle okudum. İçerisinde Anti-psikiyatri ait hiç bir şey olmadığını farkettim. Bununla beraber verilen tedavi metodlarının pratikte uygulanabileceğini zanediyorum. Genel olarak bakılırsa

okumak için tıklayınız

Hastalıkla İlgili 11 Tez

Kapitalist düzeni ele alırken çoğu zaman üretim, kâr, iş gücü gibi kavramlardan bahsederiz. Ama gözden kaçan en önemli olgulardan biri, hastalıktır. Çünkü hastalık, kapitalist üretim ilişkilerinin hem sonucu hem de motor gücüdür. 1. Hastalık = Kapitalizmin Ürünü Hastalık, kapitalist üretim ilişkilerinin doğrudan bir sonucudur. İş koşullarından, tüketim baskısına, yaşam tarzından çevresel yıkıma kadar her şey

okumak için tıklayınız

Hastalık: Kırık Yaşamın Aynası mı?

Bir sorunu çözmek için önce onu doğru kavramak gerekir. Hastalık söz konusu olduğunda bu, sadece biyolojik nedenlere bakmakla ya da sadece toplumsal faktörleri suçlamakla bitmez. Hastalık, hayatın bütün çelişkilerini üzerinde taşıyan bir fenomendir. Doğa bilimleri uzun süre hastalıkları sadece bedendeki bozukluklarla açıkladı. Daha sonra, toplumsal nedenlere işaret eden yaklaşımlar öne çıktı. Ama sadece “kapitalizm yüzünden

okumak için tıklayınız

Hastalığın Kavramı: Sağlık mı, Sermaye mi?

Bugün “sağlık” dediğimiz şeyin ne kadar gerçek olduğunu hiç düşündünüz mü?Modern tıp, hastalığı bireyin bedenindeki bir arıza, sağlığı ise bu arızanın tamiri gibi gösteriyor. Oysa Sosyalist Hasta Kolektifi (SPK) yıllar önce çok sert bir şey söyledi: “Hasta olan biz değiliz; hasta eden dünyada yaşıyoruz.” Hastalık yalnızca tıbbi bir olgu değil, toplumsal üretim ilişkilerinin, yabancılaşmanın ve

okumak için tıklayınız

Sağlık Endüstrisi: Kapitalizmin En Büyük Yanılsaması

Bugün “güncel olmak”, silah, bilgisayar ya da otomotiv sanayisine bakmak değildir. Dünyanın en büyük endüstrisi artık sağlık endüstrisidir. Ancak bu, gerçekten var olan bir üretim değil; asla var olmayacak bir şeyi üretme iddiasıdır: “sağlık”. Sağlık Bir Meta mı? Modern kapitalizm, insan bedenini ve ruhunu bir fabrika gibi işler. Ortaya çıkan ürün: “sağlık” adı verilen hayali

okumak için tıklayınız

Hastalık: Kapitalizmin Aynası mı ?

Kapitalist toplumda sağlıklılık ile hastalık arasındaki çizgi gerçekten nerede başlar? Sosyalist Hasta Kolektifi (SPK), bu soruya alışılmışın dışında bir yanıt verdi: “Hastalık, kapitalizmin yarattığı evrensel bir durumdur. Dolayısıyla herkes hastadır.” Hastalığın Kökeni: Yabancılaşmış Emek SPK’ya göre hastalık, bedenin doğal kırılganlıklarından çok, kapitalist üretim ilişkilerinden doğar. Avcı-toplayıcı toplumlarda insan bedeni yılın belli dönemlerinde zorlansa da, yaşamın

okumak için tıklayınız

Hastalığın Sırrı: İnsan Türü ve Devrimci Bir Kavrayış

Sosyalist Hasta Kolektifi (SPK), 1970’lerde yalnızca bir hasta hareketi değildi; aynı zamanda felsefi ve politik bir devrim çağrısıydı. Onların en radikal iddialarından biri şuydu: “Hastalığın sırrı, insan türünün eksikliğidir.” Peki bu ne anlama gelir? Ve “hastalık kavramı” gündelik hayatta nasıl uygulanabilir? İnsan Türü Eksiklik Olarak SPK’ya göre hayvanlar kendi türlerinin içinde tamdır; doğaları onlara bir

okumak için tıklayınız

Sosyalist Hasta Kolektifi: Hastalığı Silaha Dönüştürmek

1960’ların sonunda Avrupa’da yükselen öğrenci hareketleri, Yeni Sol dalga ve anti-psikiyatri tartışmaları, yalnızca politik alanı değil, insanın en kişisel deneyimlerinden biri olan “hastalık” meselesini de dönüştürdü. Bu bağlamda 1970 yılında Heidelberg’de ortaya çıkan Sosyalist Hasta Kolektifi (SPK), sıradan bir örgütlenme değil; hastalığı, kapitalizme karşı bir politik araç olarak yeniden tanımlayan radikal bir hareketti. Hastalığı Silaha

okumak için tıklayınız

Zincirlerden Kurtulmak: Kendi Varlığımızın Kralları

Modern toplumun bize anlattığı masal, aslında bir yalandır. Bize sürekli olarak, dışarıdan gelen bir otoritenin, bir uzmanın ya da bir sistemin bizi kurtaracağına dair hikayeler fısıldadılar. Bize iyilik ve kötülük kavramlarını satarak, doğamızdan gelen gücü, hatta kaosu bile kontrol altına almaya çalıştılar. Bedenimizi ve ruhumuzu utançla, tefeci duygularla ve bitmek bilmeyen bir rekabetle doldurdular. Bizi

okumak için tıklayınız

Kendini Keşfetmek: Mağdur Olmaktan Şifacı Olmaya

Modern toplum, ruhsal sıkıntılarımızı çözmek için bizi tek bir yola yönlendiriyor: Bir uzmanın ofisine ve bir reçete defterine. Bize, bu karmaşık sorunların sadece yukarıdan, yani bir otorite figürünün bilgeliğiyle çözülebileceği söyleniyor. Ancak bu düşünce, bizi kendi içsel gücümüzden kopararak, çaresiz birer mağdur konumuna itiyor. Oysa gerçek çözüm, dışarıdan gelen bir hapta ya da bir uzmanın

okumak için tıklayınız

Kurban Olma Hâli: Kendi Yolumuzu Bulma Gücü

Modern toplumda, kendimizi bir tür kurbanlık bilinciyle etiketleme eğilimi giderek yaygınlaşıyor. Bu bilinç, bizi kendi kararlarımızı bağımsız olarak veremeyeceğimize, sorunlarımızı tek başımıza çözemeyeceğimize ikna eder. Sanki hayatımızın direksiyonunda biz değil, bir uzman oturmalıdır: Bir psikolog, bir yaşam koçu, bir mentor veya bir danışman… Bu durum, aslında bir yanılgıdır. Her birimiz, kendi iyileşme yolumuzu bulma yeteneğine

okumak için tıklayınız

Akıl Hastalıkları ve Sapkınlık: Dünden Bugüne “Normal”i Belirlemek

Tarih, “normal” ve “anormal” arasındaki çizginin ne kadar değişken ve kırılgan olduğunu gösteren örneklerle doludur. Orta Çağ’da Engizisyon, toplumun dışında görülen herkesi; cadıları, sapkınları ve aykırı düşünenleri cezalandırmak için dinin otoritesini kullanıyordu. İşkence, dışlama ve yakma, “uygunsuz” olanı ortadan kaldırmanın yollarıydı. Ancak Kilise’nin gücü zayıflamaya başladığında ilginç bir dönüşüm yaşandı. Cadı avcılarının ve din adamlarının

okumak için tıklayınız

Duygusal Ölüm: Pozitivizm Takıntımız ve Yitirilen Hayat

Ekşinin tadını bilmeden tatlıyı nasıl anlayabiliriz? Bir uçurumun kenarında durmanın dehşetini hissetmeden, güvenli bir toprakta yürümenin huzurunu nasıl deneyimleyebiliriz? İnsan doğası, tıpkı yaşamın kendisi gibi, dualisttir. Mutluluk, üzüntünün varlığıyla anlam kazanır. Işık, karanlığın zıttı olduğu için parlaktır. Modern toplumun her şeye rağmen mutlu olma, pozitivizm takıntısı, bizi bu temel dualizmden koparıyor. Mutsuzluğu, öfkeyi, korkuyu bir

okumak için tıklayınız

Modern Toplumun Acımasız Paradoksu: Mutsuzluğun İlaca Dönüşümü

Hayal edin: İnsanları korkunç derecede mutsuz eden koşullara maruz bırakan, sonra bu mutsuzluğu ortadan kaldırmak için onlara ilaç veren bir toplum. Kulağa bir bilim kurgu romanından fırlamış gibi mi geliyor? Yoksa tanıdık mı? Ne yazık ki, bu kurgu çoktan gerçeğimizin bir parçası oldu. Modern toplum, bizi depresyona, anksiyeteye ve derin bir yabancılaşmaya iten koşulları değiştirmek

okumak için tıklayınız

U Teorisinin Gündelik Hayatımıza Yansımaları

Otto Scharmer’ın U Teorisi, sadece şirketler veya büyük projeler için değil, aslında her birimizin günlük hayatında yaşadığı değişim ve dönüşüm süreçlerini anlamak için de harika bir çerçeve sunar. Bu teoriyi gündelik yaşamın basit anlarına uygulayarak, farkındalığımızı artırabilir ve daha bilinçli kararlar alabiliriz. U’nun Sol Tarafı: Otomatik Pilottan Çıkmak Downloading (İndirme): Sabah uyandığınızda her zamanki gibi

okumak için tıklayınız

Otto Scharmer’in Mistik U Teorisi

Otto Scharmer’in U Teorisi, bireysel ve toplumsal değişim süreçlerini anlamak için geliştirilmiş güçlü bir çerçevedir. Bu teori, özellikle karmaşık ve belirsiz durumlarla karşı karşıya kalındığında, alışılagelmiş düşünce ve eylem kalıplarının ötesine geçerek geleceği “ortaya çıktığı haliyle” görmemizi amaçlar. Scharmer, bu süreci “U” harfiyle sembolize eder çünkü değişim, yüzeyden başlayıp derinlere inen ve sonra tekrar yüzeye

okumak için tıklayınız