Yazar: Özgür Atlas

Hayatımızın Merkezine Neden Nietzsche’nin “Güç İstencini” Koymalıyız ?

Bu yazı, David Cooper’ın “Deliliğin Dili” adlı eserindeki Marksist ve Nietzscheci fikirlerden yararlanarak, birey ve toplum düzeyindeki günlük örneklerle kavramı açıklayacaktır. Nietzsche’nin “güç istenci” (will to power) kavramı, genellikle yanlış anlaşılan, hatta bazen tehlikeli bulunabilen bir felsefi fikirdir. Otorite kurma veya başkaları üzerinde baskın gelme arzusu olarak yorumlanması yaygındır. Ancak David Cooper’ın derinlemesine analizlerinde de

okumak için tıklayınız

Para ve Mübadele Değeri İnsan Deneyimini Neden Yozlaştırıyor ?

David Cooper’ın “Deliliğin Dili” adlı eserinde “nefretin yeniden keşfi” kavramı, paranın ve mübadele değerinin insan deneyimini nasıl yozlaştırdığını anlamanın ve bu yozlaşmaya karşı bilinçli bir duruş sergilemenin temelini oluşturur. Bu kavram, Karl Marx ve Nietzsche’nin düşünsel mirasından beslenir ve kapitalist sistemin birey üzerindeki tahrip edici etkilerine karşı geliştirilen radikal bir ahlaki ve eylemsel çerçeveyi ifade

okumak için tıklayınız

”Nefreti” Neden Yeniden Keşfetmek Zorundayız ?

David Cooper’ın “Deliliğin Dili” adlı eserinde merkezi bir yer tutan “nefretin yeniden keşfi” kavramı, bireysel ve toplumsal özgürleşme mücadelesinin temelini oluşturan radikal bir moral duruşu ifade eder. Bu kavram, Karl Marx ve Nietzsche’nin düşüncelerinden beslenerek, kapitalist sistemin yarattığı sömürü ve yabancılaşmaya karşı bir bilinçlenme ve eylem aracı olarak sunulur. İşte “nefretin yeniden keşfi” kavramının ayrıntılı

okumak için tıklayınız

Normalleşmenin Fakirleşmesi ?

David Cooper’ın “Deliliğin Dili” adlı eserinde ele alınan “normalleşmenin fakirleşmesi” kavramı, Karl Marx ve Nietzsche’nin düşüncelerinden beslenir ve kapitalist sistemin bireylerin otantik varoluşlarını ve gerçek ihtiyaçlarını nasıl yozlaştırdığını ve kısırlaştırdığını açıklayan merkezi bir temadır. Bu kavram, normal olarak kabul edilen yaşam biçimlerinin aslında insan potansiyelini ve deneyimini nasıl fakirleştirdiğini, dolayısıyla bir patoloji değil, toplumsal bir

okumak için tıklayınız

Radikal İhtiyaçlarımız ?

David Cooper’ın “Deliliğin Dili” adlı eserinde “Radikal İhtiyaçlar” kavramı, kapitalist toplumun bireye dayattığı sahte ve normalleştirici ihtiyaçlara karşı, kişinin otantik benliğini ve özerkliğini yeniden keşfetmesi sürecini ifade eder. Bu kavram, basit bir arzu veya eksiklikten öte, toplumsal dönüşümle iç içe geçmiş, devrimci ve bütünleştirici bir talepler dizisidir. Radikal İhtiyaçların Kökeni ve Tanımı Cooper, günümüz burjuva

okumak için tıklayınız

Anti Psikiyatrist David Cooper’ın Perspektifi: Otonomi ve Normalleşmenin Şiddeti

David Cooper’ın “Deliliğin Dili” adlı eserinde “içsel doğrular” kavramı, daha çok bireysel “otonomi” ve “delilik” (kendi özgün varoluş biçimi) üzerinden işlenir. Cooper, “delilik”i bir hastalık değil, toplumsal normalleşmeye ve baskıya karşı bir isyan, ailecilikten ve toplumsal kontrol mekanizmalarından özerkliğe doğru bir hareket olarak görür. Delilik, sistem tarafından susturulmaya çalışılan “acı acil gerçekleri” ifade etmenin bir

okumak için tıklayınız

İçsel Doğrular ve Bulaştığımız Yanlışların Baskısı

Bireyin içsel doğruları ile hayatta karşılaşılan veya bulaşılan “yanlışlar” (patolojiler, sapmalar, yanılsamalar veya toplumsal baskılar) arasındaki karmaşık ilişkiyi anlamak önemlidir. Bİliyoruz ki; kişinin otantik benliğinden uzaklaşmasının derin bir acıya ve işlev bozukluğuna yol açıyor. James Hollis’in Perspektifi: İçsel Doğrular ve Ruhun İhaneti Hollis’e göre, “içsel doğrular” kişinin ruhunun derinliklerinden gelen çağrılar, yaşamın amacı ve bireyselleşme

okumak için tıklayınız

Günlük Hayatın Psikopatolojisinden Doğan Yeni Mit

James Hollis’in “Hayatın İkinci Yarısında Anlam Bulmak” adlı kitabından hareketle sekizinci bölümün özeti burada yer alıyor. Bu bölüm, yirminci yüzyılın başında Freud’un “Günlük Hayatın Psikopatolojisi” adlı eserine atıfta bulunarak başlar. Freud, psikopatolojinin sadece akıl hastanelerinde değil, sıradan günlük yaşamın mekanizmalarında da gözlemlenebileceğini belirtmiştir; bilinçten gizlenmiş dürtülerin, dil sürçmelerine, unutkanlığa ve tehlikeli duyguların kabul edilebilir kılıflarla

okumak için tıklayınız

Gündelik yaşamımızı dönüştürme hedefi, derinlemesine ve çok boyutlu bir çabayı gerektirir

Komünlerde gündelik yaşamımızı dönüştürme hedefi, derinlemesine ve çok boyutlu bir çabayı gerektirir. Sağlanan “language-of-madness.pdf” kaynağı, bu dönüşümün her alanında atılabilecek spesifik adımları ve karşılaşılabilecek potansiyel zorlukları, mevcut toplumsal sistemin (özellikle kapitalizmin) dayattığı baskıcı yapıları ele alarak detaylandırır. İşte bu dönüşümün her bir alanına ilişkin daha spesifik adımlar ve olası zorluklar: 1. Aile Yapısının ve İlişkilerin

okumak için tıklayınız

Anti-Psikiyatri ile Ana Akım Psikiyatri Arasındaki Farklar

Psikiyatri, akıl sağlığı sorunlarını anlamak ve tedavi etmek için geliştirilmiş bir tıp dalıdır. Ancak 1960’lardan itibaren, bu yaklaşımın bazı varsayımları ve uygulamaları ciddi şekilde sorgulanmaya başladı. Bu sorgulamanın adı anti-psikiyatri hareketi oldu. Anti-psikiyatri, akıl hastalığını yalnızca biyolojik bir sorun olarak görmez. Ona göre akıl hastalığı tanımları, toplumsal, kültürel ve politik bağlamdan bağımsız değildir. Yani “normal”

okumak için tıklayınız

”Yahu kardeşim sömürülüyorsun, daha iyi bir hayatı hakkediyorsun, daha medeni daha adil bir hayatı yaşamak elinde diyoruz ama dayak yiyoruz.”

Bu durum tam olarak “gölgeyle yüzleşme direnci” ve statükonun konforu meselesine denk geliyor. 1. Neden Tepki Geliyor? 2. Psikolojik Dinamik 3. Tarihsel/Yapısal Boyut 4. Çarpıcı Cümle “Zincirlerini göstermek isteyen, genelde zincirlerin sesinden korkanlardan dayak yer.”

okumak için tıklayınız

Hayat Cennet Olabilir mi? Bir Fantezinin Anatomisi

Hayatın “cennet” gibi olabileceğine dair inanç, hem insanlığın en eski mitlerinden hem de modern zamanların tüketim kültüründen beslenir. Bir yanda dini vaatler, ütopyalar ve masallar; diğer yanda reklamların, influencer’ların ve kişisel gelişim endüstrisinin parlak imgeleri… Hepsi aynı soruyu fısıldar: “Bir gün, her şey mükemmel olacak.” Fantezinin Kökenleri İnsanın zihni, eksik olanı tamamlamak üzere kurgulanmıştır. Mağara

okumak için tıklayınız

“Yaptığı her şeyi eziyet olarak yapan ebeveynin varlığı”

Ebeveynliğin Yükü mü, Çocuğun Yarası mı? Bazı ebeveynler, çocukları için yaptıkları her şeyi gönüllü bir sevgi ifadesi yerine, yük ve fedakârlık söylemleriyle tanımlar. “Ben senin için neler yaptım, bilsen…” cümlesi, görünürde sevgi dolu bir hatırlatma gibi dursa da, çocuğun ruhunda ağır bir borç duygusu bırakır. Eziyet Dili ve Psikolojik Etkileri Bu tür ebeveynlik, çocuğa doğrudan

okumak için tıklayınız

Çocuklarından Ayrılmakta Zorlanan Ebeveynlerin Çocuklarına Etkisi

Bizden hiç ayrılamayan ebeveynler, farkında olarak ya da olmayarak, hem psikolojik gelişimimizi hem de yetişkinlikteki ilişkilerimizi derinden etkilerler. Bu durumun etkilerini birkaç başlıkta özetleyebilirim: 1. Bireyleşme Sürecinin Engellenmesi 2. Duygusal Bağımlılık Döngüsü 3. Görünmez Yük ve Suçluluk 4. Aktarımda Yansıma 5. Örnek Bir anne, yetişkin çocuğuna sık sık “Sensiz ne yaparım, sen benim her şeyimsin”

okumak için tıklayınız

“Benim gibi bir anne bulamazsın” söyleminin, psikolojik açıdan incelenmesi

1. İdealleştirme ve Eşsiz Olma İddiası Bu söylemde anne, kendisini tekil, rakipsiz ve yerinin doldurulamaz bir figür olarak konumlandırır. 2. Bağlanma Üzerindeki Etkisi 3. Aktarım Sürecinde Yansıması Terapi ya da analiz sürecinde, bu söylem analiste karşı aşırı bağımlılık ya da analisti idealize etme şeklinde yeniden canlanabilir. 4. Örnekle Açıklama Çocukken anneniz sıkça “Benim gibi bir

okumak için tıklayınız

Aktarım Nevrozunun Çözümü ve İçselleştirme Süreci – Örnek

Psikanalizde aktarım nevrozunun çözümü, hastanın geçmişteki içsel ilişkilerini (örneğin anne-baba ile olan bağı) kısmen dışsallaştırmasını sağlayarak bu ilişkileri yeniden görünür ve dönüştürülebilir hale getirir. Terapi sürecinde bu ilişkiler, analist üzerinden “şimdi ve burada” yeniden yaşanır. Örnek:Çocukken annesi tarafından sürekli yönlendirilen, kendi kararlarını vermesine izin verilmeyen bir danışanı düşünelim. Bu danışan, terapide analisti de başlangıçta “kontrol

okumak için tıklayınız

Analizin Son Evresinde Uzatılmış Ayrılış ve Yas Süreci

Analizin son evresindeki uzatılmış ayrılış, yas sürecinin bir kopyasıdır. Terapide bu evre, hastanın geçmişte sevdiği ve nefret ettiği önemli figürlerle (anne, baba veya diğer bağlanma nesneleri) kurduğu ilişkilerin terapist üzerinde yeniden yaşanmasıyla şekillenir. Analist, süreç boyunca farklı zamanlarda bu figürlerin yerini alır; bazen eleştiren bir anne, bazen uzak duran bir baba, bazen de destekleyici bir

okumak için tıklayınız

“Başarılı terapinin sonuçlarından biri, içsel canlılığın hareketi olan akış hissinin geri kazanılmasıdır”

1. Psikodinamik Perspektif Psikodinamik kuram, akış hissinin kaybını genellikle bastırma, savunma mekanizmaları ve çözümlenmemiş iç çatışmalar ile ilişkilendirir. 2. Nörobiyolojik Perspektif Beyin ve sinir sistemi açısından akış hissi, prefrontal korteks, limbik sistem ve dopamin/serotonin dengesi ile yakından ilişkilidir. 3. Fenomenolojik (Deneyimsel) Perspektif Fenomenoloji, kişinin öznel deneyimine odaklanır. Burada akış hissi, “yaşam enerjisinin hissedilebilir şekilde bedende

okumak için tıklayınız

“Lütuf Psikolojisi: Minnet Üzerinden Kurulan Görünmez Zincirler”

1. Giriş: Görünmez Bir Bağ Toplumda bazen öyle ilişkiler kurulur ki, ortada açık bir zorbalık ya da baskı yoktur; fakat kişi kendini karşısındakine karşı “borçlu” hisseder. Bu borç, çoğu zaman maddi değil, duygusal bir yükten ibarettir. Lütuf psikolojisi tam da bu noktada devreye girer: Minnet duygusunun, fark ettirmeden kontrol mekanizmasına dönüşmesi. 2. Lütuf Psikolojisinin Anatomisi

okumak için tıklayınız