Aydının çelişkisine dair sorulara yanıtlar 3 – Nejdet Evren

Aydınlanma çağı denilen ve burjuvazinin palazlandığı 18 yy Avrupasında ruhban yerini burjuva lehine filozoflar almaya başladılar; zira kilisenin egemenliğindeki paradigma burjuvanın çıkarlarına ters düşmekteydi. Yanı sıra feodal beyin ırgatlaştırdığı bireyin sözde de olsa özgür olması, emeğini köle pazarına özgürmüş gibi sunması gerekmekteydi. Akıl üstündü ve şaşmaz olan pozitif bilimsel gerçeklik ile burjuvazinin çıkarları dönem itibariyle bir-e-bir örtüşmekteydi. Aydınlanma dönemindeki filozofların bir çoğunun, hatta denebilir ki hepsinin burjuva kökenli olması bu açıdan şaşırtıcı olmasa gerek. Öz itibariyle aydın, filozof burjuva kökenine sahip ve onunla organik bağ içinde ortaya çıkmıştır. Bu dönemin egemen burjuva ideolojisi her bireyin burjuva ve her burjuvanın da birey olduğu esasına dayanmaktaydı; adına ise “burjuva hümanizmi” denilmekteydi. Özde “burjuva” ve “hümanizm” kavramları, olguları bir araya asla gelemeyecek olmalarına karşın aydınların bir çoğu bu amaca hizmet etmekten geri kalmamıştır. Bilge sevgisi olarak değerlendirilen felsefenin bu dönem itibariyle kırılması da yine palazlanan burjuvazi lehine fikirleri öne çıkartmış, Devid Ricardo’dan J. Stuart Mill, Adam Smith, ve J. Maynard Keynes’e kadar bir çok ekenomi düşünürü liberalizmin neredeyse ilahi bir dayatma gibi kaçınılmaz olduğu öğretisini yapılandırmışlardır. Alman felsefesi Aziz Max’ın/”Alman İdeolojisi” adlı eserlerinde Marx ve Engels’in Max Stirner için kullandıkları takma isimdir, Sanço Pançosu ile şekilllendirilirken Hegel örnek alınmış ve fakat karşı tarftan Feuerbach’ın eleştirisinde Marx felsefenin sadece dünyayı açıklamak değil değiştirmek olduğuna değinerek kaba diyalektiği tarihi bir materyal üzerinden yeniden inşa etmiş ve Engels ile birlikte yeni bir dünyanın düşünülebilir ve yaratılabilir oladuğu fikrini bilimsel temellerde ortaya koyacakmuştur. Marx ve Engels’in de içinden çıktıkları sınıfa bakıldığında burjuva kökenli oldukları çok rahat görülebilmektedir. Buradaki örneklere bakıldığında çok rahatlıkla görüleceği gibi aydının misyonerliği içinden çıktığı sınıf ile doğrudan örtüşebileceğ gibi sınıfının reddine kadar radikalleşebileceği de açıkça görülebilmektedir. “toplum mühendisliği” bir açıdan sosyal Darvinizm ve ötesinde bir olgudur. Burjuva egemenliğini tesis ettikten sonra birey ve içinde bulunduğu toplumsal yapıyı yeniden yorumlamış, laiklik söylemi ile dinsel paradigmayı toplum dışına iterek liberalizm ile de bireyin özgürlüğünü muştulamıştır. Laiklik ve bireysel özgürlük olguları burjuvazinin toplumsal yapıyı yeniden şekillendirmesinin temel taşları olarak belirginleşmiş ve daha sonraki süreçlerde farklı şekillerde toplumları yeniden yapılandırmak için her zaman kullanılmışlardır. Yanı sıra sınıfsal temellerinden koparılmış bir şekilde ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı gibi realitede karşılığı olmayan kavramlar ile uluslaşma, giderek millliyetçilik ve sonunda faşizm ile insanlar burjuvazinin yok etme makinesinden geçirilmişlerdir. “toplum mühendisliği” olgusu burjuvazinin kullandığı ve yapmaya çalıştığı bir şekillendirme olup, aydın olanın bu şekillendirmenin sınsfal farkına varması ve ona hayır diyebilmesi ile mümkündür; zira yukarıdaki örneklerden de çok açık bir şekilde görüldüğü üzere aydın içinden çıktığı sınıfın egemenliğini yok sayabildiği ölçüde aynınlanabilmiş ve gerçek bilimsel bilgiye ulaşabilmiştir; değilse, gerçeği ter-yüz etmekle sadece aydın yaftasını takınmıştır.

Pozitivizm ile birlikte bilim sınıflar üstü bir yere yerleştirilmiş ve sınıfsal temeli gizlenmiştir/ bu temelden kopartılmıştır. Bu yaklaşım ile fizik bilimlerdeki nesnellik ön plana çıkartılarak asıl mistifike edilmek istenen sosyal ve ekonomik normlar da bilim seviyesine çıkartılmıştır. Oysa ki ne okonomi ne de sosyoloji bir bilim değildir. Üstelik fizik bilimlerindeki uğraşı alanlarının seçilmesindeki ekonomik-politik kaygılar göz ardı edilmiş ve bilim neredeyse her şeyin mutlak çözüm yeri ve tanrının yer yüzündeki konumunu almıştır. Unutulmamalıdrı ki hipotezlerin teorilerin de bir dili vardır ve hepsi sonuçta kavramlar üzerinde yükselirler. Üretim araçları üzerindeki mülkiyet biçimlerine bağlı olarak palazlanan burjuvazinin bilimsel çalışmalar üzerinde de egemen olması kaçınılmaz olmuştur. Fikret Başkaya’nın ısrarla değindiği gibi “şeylerin doğru çağrılması” aydın olanın bir sorumluluğu olması gerekirken resmi ideolojinin paradigmalarını savunmak adına bilim insanlarının bir çoğunun kavramları kullanırken mistifike edilmiş hallerini savunmakta ısrar etmeleri durumuna şaşmamak gerekmektedir. Zira aydın bilim insanı ünvanı verilen her kişi hem aydın ve hem de entelektüel olamaz.

Aydın, toplumunun bilinç düzeyinden ileride olma şansını yakalayan kişidir; bu nedenle egemen olan gücün aydın olana her daim gereksinimi olacaktır, zira, paradigmasını toplumun çoğunluğuna benimsetebilmesi için aydın olanın bilgisinden, söz söyleme sanatından ve ikna ediciliğinden yararlanması gerekir. Yanı sıra aydın olanın entelektüel bir yapısı vardır ve bu yapı her zaman egemen olanın endişe duyduğu bir yapıdır; zira, entelektüel olan aydın egemenin paradigmalarına kulak asmayan, tam tersine “paradigmaların iflası” nı tanımlayan bir kimlik olabilecektir. Bu nedenledir ki egemen olan güç her daim aydına gereksinim duyduğu kadar ondan şüphe duymuş, endişe etmiştir.

Her toplumda teknikerler bulunur. Bunlar teknik konuda öğrenim görmüş ve teknik bilgisi ile salt gösterileni, salt isenileni üretirken teknik bilgisinden yararlanılan kişilerdir. neyin üretileceği, neden üretileceği, teknik bilginin neyin hizmetinde olacağı gibi sorular teknikerlerin üstlendiği görevler kapsamında kalmamaktadır. Hal böyle olunca teknikerleri aydın olarak kabul etmek mümkün değildir. Teknikerlerini aydın sayan bir toplum aydın tanımını bilmiyor ya da işine gelmiyordur. Düşünce tüm teknolojik ve bilgi birikimine bağlı olarak yaşama dair yargıları, değerlendirmeleri, üretimi ve tüketimi planlarken bundan aşkın olarak var olan maddi olgulardan hareketle farklı olanı bulma, yeniyi yaratma ve bunları yaparken de ne amaçla bunları yaptığını sorgulayabilme yetkinliğinde olan bir olgudur. Aydın olanı teknikerden ayıran olgu budur ve bir tekniker bu aşamayı gerçekleştirdiğinde artık salt emredilen ile sınırlı kalmayacak, teknik bilgisini amacına uygun olarak yönlendirebilecektir. Tam bu noktada aydınlanma yolunda ilk adımını atmış olacaktır. Bilgenin dediği gibi, kendini sorgulamayan toplumun aydınını sorgulaması söz knusu olamayacağı gibi aynı durum aydın olan için de geçerli olacak demektir.

Aydın bir/birden çok gösterenden her zaman yararlanabilir; ancak onun bir gösterene gereksinimi yoktur. Aydın olan tabiri caiz ise elinden tutularak yürütülecek bir çocuk değildir. Onun kendince kullandığı yöntemler/metodlar hep var olmalıdır ki bir gönderene bağlı kalmasın. Bir gönderen ile bağlı kaldığı ve onun gölgesinden ayrılmadığı sürece sözde kalmaktan kurtulamayacaktır. Soyut olan ile somut olanın bir diğerinden ayrı bir varlığı yoktur. Sürrealist akımdaki eserler dahil hepsinin somut dünyada bir karşılığı vardır; ancak, soyutlanan şeyin gösterim biçimi sanatçıya göre değişse bile -ki bu durum sanatçının mahareti ile ilgilidir – aydın açısından hiçbir zaman karşılıksız, somuttan kopuk odeğildir. Somut gerçeklikten koparılan her soyutlama olsa olsa bir dogma olarak varlık kazanabilir; ötesinde bir anlam ifade etmeyecektir. Kavramlar somuttan hareketle çok uzan zaman sürecinde insanlaşmanın yarattığı ortaklaşmalardan ibarettir. Bu ortaklaşmaların bilinç düzeyine çıkması ile soyut dil ile iletişim kurmak daha anlamlı ve kolay olmuştur. Kavramlar üzerinde mutlak anlamda bir ortaklaşma düşünülmemelidir. Ayrıca mistifike edilmiş kavramları da göz ardı etmemek gerekir. Örneğin “kalkınmak”, “gelişmişlik” “sürdürülebilir” gibi kavramların mistifike edilmiş, çarpıtılmış olabileceklerini unutmamak gerekir. Aydın bu kavram kargaşasında kavramın gerçek tanımını yaparak onun ter-yüz edilmişliğini deşifre etmekle yükümlüdür. Kimsenin genel-geçer evrensel ortaklaşa tanımlanan bir kavramdan söz etmeye cesareti olmamalıdır.

Bir çok konuda entel geçinenlerin bir çoğu ve özellikle küçük burjuva eğiliminde olan aydınlanmışların bir özelliği olguyu açıklar iken “ama”, “fakat”, gibi bir söylem ile gerçeği kabul edinmiş görünmeleridir. Aslında “ama,fakat” gibi sığınaklar gerçeklikten kaçmanın bir gösterenidir. Zira, hiçbir değer onurlu yaşama hakkından üstün olamaz. Onurlu yaşama hakkı evrensel normatif tüm düzenlemelerde sözde güvence altına alınmış, sözde uluslararası ölçeklerde kabul görmüştür. Buna rağmen, silahlanma yarışı bir gün olsun durmamış, savaş çığıtkanlığı gün ola bir adım geriye gitmemiştir. Tam tersine tüm dünyadaki yaşam formatlarını yok edecek düzeyde nükleer silahlar ile donanılmaya devam olunmuş, savaş görüntüleri rutin magazin haberine dönüşmüştür. Dünyadaki sıcak savaşların yaşatıldığı coğrafyalara bakıldığında bu savaşların kapitalist-emperyalist paylaşımlarla yakından ilgili oldukları rahtlıkla görülecektir. Aydın olan tüm ahlaki ve tüm normatif sınırlandırmalardan bağsız olarak radikal bir şekilde genel olarak kabul edilmiş olsalar bile yanlış gördüğünü açıklayabilmesi gerekmektedir. Bu durum aydının özerkliğidir. Özerk ve radikal olmayan aydınlanmış olsa bile aydın olamaz, entelektüel hiç olamaz. Amasız ve faktsız dünyadaki tüm savaşlara, tüm silahlara hayır demek aydın olmanı n olmazsa olmazıdır. Bu gibi örnekler çoğaltıldığında aydının radikal, özerk ve hayır diyebilen bir kişilik olduğu rahatlıkla söylenebilir. Şiddetin kökenlerini tartışmak ayrı bir konudur. Ancak tüm iktidar biçimleri şiddet olmadan ayakta duramazlar; şiddet ve iktdar madalyonun ayrılmaz iki yüzü gibidirler. Mükemmel bir iktidar yer-yüzüne hiç gelmedi, zira ne mükemmel vardı ne de mükemmlele ulaşmak gibi bir gerçeklik…Bunların hepsi birer aldatmaca olarak toplumlara sunulmuş paradigmalardan başka bir şey değildir. Aydın olan kişi hiçbir zaman mükemmeli bulduğunu ve artık değimez, genel geçer bir yasaya ulaştığını ileri sürmez; o, her zaman yenilenen, yenileyen, kendini ve toplumunu öz eleştiriye tabi tutan kişi olmalıdır. Paradigmalar, ezberler, tartışılmadan kabul gören tüm dogmalar aydın olanın karşısındadır ve o da bunlara karşı duran kişidir. Bu nedenle aydın olan kişi hem öz-eleştiri yapabilmeli hem de sürekli yenilenip, yenileyebilmelidir.

Aydın yanılmaz değildir. Tüm aydınların yanılması hem mümkün hem de kaçınılmazdır; bu durum onu değersizleştirmez, zira mükemmel olmadığına göre, aydın olan kişide de mükemmeli aramak boşunadır. İnsanların tümü yanılgılarının topladır. Herkes yanılır. Önemli olan ise, yanılgılardan sonuçlar çıkartabilmektir. Bireysel yanılgılar ile kanaat edilen kişi olan aydının yanılgısı arasında sonuçları açısından oldukça büyük farklılık kaçınılmazdır. Aydına toplumunca yüklenen misyon gereğince her yanılgısının bireysel ve toplumsal kaybı bireysel yanılgıların kaybından katbekat fazladır. Bu nedenle aydın olanın yanılgı payını da düşünürek, hesaba katarak analitik sonuç ve vardığı çözümleri açıklamadan, yapmadan önce bireye göre on kez daha düşünmesi, tartışması, gözlemlemesi gerekmektedir. Tüm bu yükümlülüğüne rağmen aydın olan kişi bireyden ayrı bir üst noktada değildir; zira onu üstlenen kendisidir.

Yazar olmakiçin aydın olmak gerekmiyor. Her yazar üslubunu bir şekilde yaratır ve bu üslup onu hem yazar hem de aydın yapan ögedir. Daha açık bir söylem ile her yazar aydın değilidir. Öyle olsaydı paradigma yazarları bir çok demegog aydın sayılacaktı. Yazarın düşünce bakımından bağsızlığı aydının analitik önermesindeki bağsızlığından çok farklıdır. İlki istediği kulvarda at sürerken ikincisi zorunlu olan bir kulvarda at sürmek zorundadır. İlki rahattır, ikincisi zorluklarla karşı karşıya…İlki düşünce özgürlüğüne sığınır, ikincisi yasaklara takılır…Önce kendini sonra bir diğerini ve giderek toplumunu kandıran yazar bir demagoist olmaktan öteye geçemez ve hele hele bir aydın hiç olamaz. Aydın olan sözcükleri, kavramları, şeyleri “doğru çağırmalıdır”. Hiçbir şey sosyal-ekonomik-politikadan bağsızlaşamaz; zira, insan sosyal-ekonomik-politik bir canlıdır. Aydınlaşan, aydın olan, entelektüel ve yazar her kimse bu parantez dışında değildir. Bir çok yazar ve aydınlanmış olanın yaptığı şey kavramları egemen düşünceye bağlı olarak yorumlamak, değerlendirmek ve sunmak şeklinde görünmektedir. Aydın olana ters bir olgu olsa da nemalanmak adına, küçük burjuva adına kendince, bireysel bir yer edinme biçimidir; ve halen örnekleri oldukça çoktur…

Aydının rütbesi olmaz, rütbelenen aydın olamaz…Aydın olan sığınmaz, sığınan ise aydın olamaz…

Nejdet Evren,

2019/Mayıs-Temmuz/karışık/zamanar

Esin Kitabın Künyesi:
Aydınlar Üzerine, Jean Paul Sartre,
Can Sanat Yayınları, 7. basım; Nisan 2015, İstanbul, 220 sayfa
Çeviri: Aysel Bora.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here