Kategori: Öyküler

“Palto” adlı öykü – Nikolay Vasilyeviç Gogol

Bir bakanlıkta… Ama hangisinde olduğunu söylemeyeyim daha iyi. Dünyada, bütün bakanlıklarda, alaylarda,  dairelerde çalışanlar gibi, kısacası şu memur tayfası gibi alıngan insan yoktur. Bugün iş o dereceye vardı ki,  birisi bir aşağılamaya uğramaya görsün, bütün topluluğun aşağılandığını söylüyor. Anlattıklarına göre, bir polis  başkomiseri, hangi kentten olduğunu unuttum, geçenlerde gönderdiği bir dilekçede, hükümet buyruklarının asla  göz

okumak için tıklayınız

Dülger Balığının Ölümü – Sait Faik Abasıyanık “İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum.”

Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmağa değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?… Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ü şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki, büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları.

okumak için tıklayınız

Bıldırcın – İvan Turgenyev

Şimdi size anlatacağım olay başımdan geçtiği zaman on yaşında kadar vardım. Olay yazın geçmişti. O zaman Rusya’nın güneyinde bir çiftlikte oturuyorduk. Çiftliğin çevresinde birkaç fersah ötelere kadar bozkırlar uzayıp gidiyordu. Yakınlarda ne bir orman, ne de bir dere vardı. Pek derin olmayan, fundalıklarla kaplı sel yatakları, dümdüz bozkırı yeşil yılanlar gibi kesiyordu. Bu sel yataklarının

okumak için tıklayınız

Aşkın Zafer Şarkısı – İvan Turgenyev

AŞKIN ZAFER ŞARKISI Eski zamandan kalma bir el yazmasında şunları okudum: ” Wage Da zu irren und zu traumen”. Schiller [Aldanmaya ve rüya görmeye cesaret et.] XVI. ncı yüzyılın ortalarında Ferraro’da (o zaman bu şehir, güzel sanatların, şairlerin koruyucusu sayılan asil düklerinin himayesi altında bir mamure olmuştu), Fabiy ve Muciy adında iki delikanlı oturuyordu. Aynı yaşta,

okumak için tıklayınız

Hakkımızı Yedirmeyiz – Sabahattin Ali

HAKKIMIZI YEDİRMEYİZ Namuslu adam kalmamış bu dünyada iki gözüm. Müslümandır, namazında, orucundadır, hakkımızı yemez diyorduk ama, biz onun hatırını saydıkça o, bizim tepemize bindi. Eh, artık çocuk değiliz, yemiyoruz bu numaraları, değil mi ya?.. Bak, anlatayım sana başından da, bana hak ver. Mektebi bitiremedik. Peder ne kadar gayret ettiyse olmadı işte. Binbaşıydı kendisi… Süvariydi ama,

okumak için tıklayınız

İki Kadın – Sabahattin Ali

İKİ KADIN Kerim Ağa iki günden beri yataktan çıkamıyordu. Zaten on beş günden beri ayakta duracak hali yoktu ama, tez canlı olduğu için evde oturamıyor, ya kahveye kadar gidip peykenin üstünde bağdaş kurarak sallanıp inliyor, yahut da eşeğe binip bağa kadar uzanıyor, henüz koruk halinde bulunan salkımların arasından çürük taneleri, vişne ağaçlarından sararmış yapraklarla kurumuş

okumak için tıklayınız

Kafakağıdı – Sabahattin Ali

KAFAKAĞIDI Akşamüzeri hapishaneye bir sürü adam getirdiler. Hepsi elli kadar vardı. Bu kadar kalabalığı süngü takmamış iki candarmanın arasında görünce yol parası borcundan buraya geldiklerini anladık. Nizamiye kapısından girince avluda sıra oldular. Bir gardiyan elindeki kağıda bakarak yoklama yaptı. Ondan sonra duvar kenarına dizilerek çömeldiler, konuşmadan bekleşmeye başladılar. Kılıkları pek perişandı. Poturları parça parça sarkıyordu

okumak için tıklayınız

Dekolman – Sabahattin Ali

DEKOLMAN Yine işsiz dolaştığım günlerdeydi. Ankara’da hususi bir hastane sahibi olan bir akrabamın yanında sığıntı gibi yaşıyordum. Hastanenin üst katını kaplayan eve çekine çekine girer, bir köşede kitap okumaya uğraşır, evin şımarık çocuklarının beni içerletmeyi hedef tutan hallerini, akrabamın: -Siz dejenereler…- diye başlayan nasihatlerini bazan gülümseyerek, bazan dalgın görünerek karşılamaya çalışırdım. Evinde yedikten, içtikten, yattıktan

okumak için tıklayınız

Fikir Arkadaşı – Sabahattin Ali

FİKİR ARKADAŞI Gel, şurada birkaç tane atalım!.. Canım efendim, yarım saat oturmakla evde sopa yemezsin. Evli değiliz ama, böyle şeylerden anlarız. Burada enfes meze veriyorlar; hem de ucuz. Bu kadar görüşmüşlüğümüz var, bir rakımızı iç bari… Yavrum… Hey, garson!.. Getir bakalım bir şeyler!.. Otur iki gözüm. Seninle ahbaplığımız o kadar eski değil ama, nedense pek

okumak için tıklayınız

Bir Mesleğin Başlangıcı – Sabahattin Ali

BİR MESLEĞİN BAŞLANGICI Gece yarısından iki saat kadar sonra trenimiz Sıvas’a geldi. Ankara ile Kayseri arasında bizi adamakıllı bunaltan sıcağa mukabil Sıvas’a yaklaştıkça ve gece ilerledikçe hatırı sayılır derecede sert bir soğukla karşılaşmıştık. Arkadaşımla birlikte ceketlerimizin yakasını kaldırarak, istasyon büfesine girdik, birer çay istedik. İçerisi nefesten ve sigara dumanından buğulanmıştı. Bütün masalar doluydu. Başlarını masanın

okumak için tıklayınız

Evdeki – Yusuf Atılgan

EVDEKİ Bugün karşı arsaya yığılı kalasları kaldırdılar. Kocaman kamyonlar onca kalası iki saat içinde aldı gitti. Hiç ayrılmadım pencereden. Annem bir iki kere “ne oturuyorsun, ortalık süpürülecek” dedi: aldırmadım. On yıl önceki arabayı düşündüm durdum. Okul dönüşü bu pencereden top oynayan çocuklara bakardım. “Kız, koca mı arıyorsun arada?” derdi annem, utanırdım. On yıl önce annemi

okumak için tıklayınız

Son Kuşlar – Sait Faik Abasıyanık

Kış, Ada’nın her tarafında yerleşebilmek için rüzgârlarını poyraz, yıldız poyraz, maestro, dıramudana, gündoğusu, batı karayel, karayel halinde seferber ettiği zaman; öteki yakada yaz, daha pılısını pırtısını toplamamış, bir kenara, oldukça mahzun bir göçmen gibi oturmuştur. Gitmekle gitmemek arasında sallanır bir halde, elinde bir pasaport, çıkınında üç beş altın, bekleyen bu güzel yüzlü göçmen tazeyi benden

okumak için tıklayınız

Sokaktan Geçen Kadın – Sait Faik Abasıyanık

SOKAKTAN GEÇEN KADIN Soluk, güzel yüzlü bir kadındı. Sarı denecek kadar açık, berrak gözlerinin kenarlarında dost, arkadaş, ahbap bir ifade vardı. Her hoşuma giden yüze gözlerimi açarak bakarım. Gözlerimdeki bozukluğu doktora göstermiş değilim. Kadını geçtikten sonra bile düşünmeme sebep bana acır gibi bakması oldu. “Ah bu gözlerim,” dedim… Gözlerime daha bir takım ağır lâflar edeceğimi

okumak için tıklayınız

Sivri Ada Geceleri – Sait Faik Abasıyanık

SİVRİ ADA GECELERİ Güneş batıyor, martılar haykırıyor, karabataklar sudan çıkmış, ıslak kanatlarını kaldırabilmek için deli gibi çırpınıyorlar, ayı balığı büyük bir nefesle çıkıyor. Büyük bir nefesle tekrar dalıyor. Martılar geliyor, karabataklar gidiyor. Akşam büyük bir vaveyla içinde vahşi, kırmızı dalgalar esmer kayaları dövüyor. Mağaranın içinde Kalafat, kıpkırmızı lekelerle sular içinde karides avlıyordu. – Sotiri, diye

okumak için tıklayınız

Sinağrit Baba – Sait Faik Abasıyanık

SİNAĞRİT BABA “Cehennem Nişanı”nda beş sandaldık. Güzel bir ocak akşamı. Hava lodos. Denize kırmızı rengin türlüsü yayılmış. Çok kaynamış ıhlamur rengindeki hayvan, geniş, ölü dalgalar. Sandallar ağır ağır sallanıyor, oltalar bekliyor, insanlar susuyor. Otuz sekiz kulaç suyun altındaki derin sessizliğe, dibindeki dallı budaklı kayalara yedi rengin en koyusu girer mi şimdi? Sinağrit baba döner mi

okumak için tıklayınız

Meserret Oteli – Sait Faik Abasıyanık

MESERRET OTELİ İstasyona iki erkekle bir kadın indi. Yağmur çok şiddetli yağıyordu. Genç bir hamal, bu üç kişilik grubun eşyalarını yüklendi. Kadın, hamala, — Meserret Oteli’ne, dedi. Hamal, — Meserret Oteli’ne mi? diye sordu. Bu soruşta, işitmemekten değil, bu güzel sözü bir daha tekrarlatmak isteyen, acemi bir haletiruhiye var gibiydi. Kadının sesi, yağmurlu havanın içine

okumak için tıklayınız

Lüzumsuz Adam – Sait Faik Abasıyanık

LÜZUMSUZ ADAM Ben bir acayip oldum. Gözüm kimseyi görmüyor, kimsenin kapı­mı çalmasını istemiyorum. Dünyanın en sevimli insanları olan posta müvezzilerinin bile… Mahallemden pek memnunum. Yedi senedir çıkmadım oradan desem yeri. Hiçbir dostum da nerede oturduğumu bilmiyor. Mahallem dediğim; şu yedi senedir -üç ayda bir Karaköy’e inip dükkân kirasını almak bir yana- yaşadığım yer, üç dört

okumak için tıklayınız

İpek Mendil – Sait Faik Abasıyanık

İPEK MENDİL İpek fabrikasının geniş cephesi ayla ışıldadı. Kapının önün­den birkaç kişi acele acele geçtiler. Ben isteksiz, nereye gideceği meçhul adımlarla yürürken kapıcı, arkamdan seslendi: — Nereye? — Şöyle bir gezineyim, dedim. — Cambaza gitmiyor musun? Cevap vermediğimi görünce ilave etti: — Herkes gidiyor. Bursa’ya daha böylesi gelmemiş. — Hiç niyetim yok, dedim.Yalvardı, yalvardı, beni,

okumak için tıklayınız

Hallaç – Sait Faik Abasıyanık

HALLAÇ Vapurdan çıkarken onu fark etmiştim. Omzundaki dikkatimi çekmişti. Her zaman yanılırım: O omzundaki şeyi bir musiki aletine, bir eski zaman okuna benzetirdim de… Hallacın kirişiydi. Yine öyle oldu. Görmediğim, bilmediğim bir musiki âleti ile hallaç kirişini birbirine karıştırıp eski romanlarda resimlerini gördüğüm seyyar mızıkacılardan hallaca, hallaçtan seyyar mızıkacılara bir saniyede gidip geldim… Yaz yeni

okumak için tıklayınız

Güğüm – Sait Faik Abasıyanık

GÜĞÜM Birdenbire evimi özledim. Anam buruşmuş oturuyordu. Ayva ağacında kuş vardı. Sonra penceremin altına, keskin hançer yapraklı, kabuğu ayrılmış bu okaliptüsü kim dikmişti? Zeytin yeşili yapraklarını sonbaharda kadınlar gelir, anamdan rica eder, toplarlardı. Öksürüklere, soğuk algınlıklarına birebir gelirmiş. Sonra bahçemizde sekiz ördekle iki küçük köpek vardı. Unnap ağacı dikenliydi. Komşuda nar vardı. Unnabın yemişi, yemişlerin

okumak için tıklayınız